ANA SAYFAYA GİTMEK İÇİN TIKLAYIN.

 

 

 

 

 

 

 

 

İÇİNDEKİLER:

1       Tasavvufi Uyarılar -1-

2       Tasavvufi Uyarılar -2-

3       Şeyh Sabri Soyyiğite Mektup

4       Şirk Çeşitleri

5       Melamiliğe Eleştirel Bakış:

6       a) Nisbet Fiil Şirk mi?

7       b) İnşallahsız İfadeler,

8       c)Alla’ı Aracı Yapmak

9       Şeyh Ahmet Koza’a Mektup

10  Şeyh Bekir Dereli’ye Mektup

11  Melamiler ve Hurufilik

12  Hz Ali’yi Yanlış Tanıtıyorlar

13  İlgililere Kısa Bir Açıklama

14  Tasavvufun Şirk Oluşturan Sorunu: RABITA

15  Rabıtanın Küfür Olduğu Fetvaları

16  Büyük Kürt Âlimi Mevlana Halidi Bağdadi

17  Delaili Hayrattaki Aşırılıklar

18  İstimdat

19  İşte Şeytanın RUHANİYET Yöntemi

20  Büyüklerin Kitaplarından Mantık Dışı Sapkın Söylemler

21  Celaleddin Rumi ve Moğollarla İlişkisi

22  TAM İLMİHAL Saadeti Ebediye Kitabındaki Yanlışlar

23  Vehhabiye Nasihat Kitabındaki Yanlışlar

24  Düşünce Zinası

25  Gücdüvaninin Ruhaniyeti

26  Emir Sultan’ın Seyyıdliği

27  Cibali Baba

28  Kabağı Kestiği Anda…

29  Arabi’ye Göre Manevi Hükümet

30  Cifir ve Hz Ali

31  El İbriz’deki Sapmalar

32  Röntgenci Şeyh Olmaz

33  Melamiler Hakkında Genel Kanaat

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TASAVVUF YOLUNDA OLANLARIN DİKKATİNE

Her tasavvuf mensubu bu uyarıları okumalıdır: 

 

UYARILAR -1-

“Tasavvuf kültürü, hak ile batılın karışımı olduğu için doğduğu günden itibaren gerek mensupları, gerekse muhalifleri tarafından eleştirilmiştir. Çünkü tasavvuf seçmeci (eklektik) bir sistemdir. İslam'dan aldığı ibadetler, takva, vera, ihsan, dua, teşbih, rıza, ihlas gibi unsurların yanında teorik ve pratik alanda denilebilir ki, üçte ikisi yabancı unsurlardan oluşmaktadır.

Kısaca tasavvuf biri İslam, diğeri İslam dışı iki unsurdan ibarettir. Birincisi, İslam'dan aldığı motiflerdir. Bunlar ibadetler, takva, ahlak, edep, ihlas, vera, tevbe, istiğfar, ihsan, ahireti dünyaya tercih etme, haramlardan sakınma, edep ve güzel ahlak gibi motifler.

İkincisi, İslam'dan aldığı bu motifleri yerine getirirken, içine düştüğü sapmalar ve felsefi tasavvuf tezleridir. Sapmaların başında Kur'an ayetlerini batıni bir metodla tevil etmesi ve anlamlarını saptırması gelmektedir. Tasavvufi tefsir ve kitapların pek çoğunda bu özellik vardır. Sonra, istiğase, ölülerden yardım isteme, rabıta, gaybı bildiğini ve kalbleri okuduğunu söylemesi, ibadetlerde aşırılık, sazlı sözlü ve danslı zikir törenleri, Hint dinlerindeki gibi bir zühd anlayışı, halvet ve uzlet, mal ve çoluk çocuktan nefret, dünya hayatına pesimist ve negatif bakış gibi konular sıralanabilir.

Felsefi tasavvufun tezleri ise, vahdet-i vücud, vahdet-i şuhud, insan-ı kâmil, makamlar ve rütbeler, ricâlul-gayb, hakikat-ı muhammediye, nur-u muhammedi, tasavvufun divanı, sırlar ve semboller, şeyhlerin olağanüstü konumları ve müridlerin aşağılık durumları, şeriat, tarikat, marifet, hakikat ayrımı, keramet üretimi, aşk ve şarap edebiyatı, hurafe ve dindışı şeylerle dolu menkıbe (mitoloji) kültürü gibi şeylerden oluşan İslam'a yabancı unsurlar olarak sıralanabilir.

Tasavvuf, haklı olarak gerek mensupları, gerekse muhalifleri tarafından her devirde eleştirilmiş ve bundan sonra da eleştirilecektir. Adı, kaynağı, geliş yolu, teorik ve pratik kültür yapısı müslüman ve gayrı müslimler tarafından hep eleştirile gelmiştir. Hatta son yüzyılda kendi din ve inançlarına, felsefe ve düşüncelerine daha yakın bulunan oryantalistler tarafından daha çok eleştirilmiştir denilebilir.

Müslüman ve gayrı müslim tarafından neredeyse eleştirilmeyen tarafı kalmayan tasavvufun bu yapısı elbette savunanlarına bir şeyler hatırlatması gerekir. İslam, Hinduizm ve Şamanizmden hristiyanlığa, Hermes dininden Mani dinine kadar neredeyse hissesi bulunmayan bir inançlar ve kültürler şirketi olan tasavvufun bu yapısı üzerinde sevenlerinin biraz düşünmesi iyi olur.

Eleştiren insanları şu veya bu şekilde karalayarak, itham ederek, hatta hakarete varan ifadelerle kötüleyerek cephe almadan önce, taklit yolu ile savuna geldikleri bu kültürü Kur'an ve Sünnet'in söyledikleriyle karşılaştırsalar, onlara aykırı düşen yönleri dışlayarak uygun olan yerleri savunsalar daha iyi olmaz mı?

Kur'an ve Sünnet'e uygun şeylere karşı çıkan kişileri eleştirmek, hatta dinin sahih ve sarih bir nassına aykırı inanç ve düşünce besleyenlere layık oldukları hükmü vermekte onlarla beraber olduğumuzu belirtmek isteriz. Ama "Şüphesiz biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve onların yolundan gitmeye devam ediyoruz"1 mantığının İslam değil, cahiliyye mantığı olduğunu da unutmamak gerekir.

Tasavvufun bu kadar yabancı unsuruna bağrını açanlar ve savunanlar bu eleştirilere de muhatap olmaya devam edeceklerdir. Onun için savuna geldikleri ve yer yer İslam'ın sınırlarını aşan hoşgörü ve sevgi dinine uyarak eleştirilere karşı daha sabırlı ve toleranslı olmaları hem kendileri, hem de bütün ümmetin fertleri için daha iyi olacaktır. Eleştirilerden rahatsız olup müslümanları suçlamak ve karalamak ne tasavvufu kurtarır, ne de başkalarına yarar sağlar. Bir Arap atasözünde denildiği gibi, deve barındıranlar kapılarını yüksek yaparlar.

Eleştiri Tutarlı Olmalıdır

Tasavvuf ve İslam kitabına yönelik Yüzüncü Yıl Ün. İlahiyat Fakültesi Araştırma görevlilerinden Ahmet Öğke tarafından İlim ve Sanat2 dergisinde bir eleştiri yazısı yayınlandı. Belirttiğim gibi, kitabımın ilgili kişiler tarafından eleştirilmesinden hiç bir şekilde rahatsızlık duymam. Aksine, emri bil maruf ve nehyi anil münker görevinin yerine getirilmesini görerek hoşnutluk duyarım.

Ancak Ahmet Bey kardeşimizin eleştiri metoduna katılmadığımı belirtmek isterim. Kitapta tasavvufçuların düşünce ve uygulamalarından yapılan alıntılarda bir yanlışlığın olup olmadığı, alıntılarda belirtilen inanç ve düşüncelerin yahut uygulamaların ölçü kabul ettiğimiz Kur'an ve sahih sünnete uygun olup olmadığını araştırıp yargılamaya gitmek yerine, tasavvuf mensuplarının söylediklerini "şıracının şahidi bozacıdır" türünden dikkate alıyorum. Ancak bir şeyin İslami olup olmadığını Ahmet, Mehmet, Ali, Veli'nin söyledikleriyle değil, Kur'an ve Sahih Sünnet'e uygun olup olmamasıyla ölçmemiz yahut değerlendirmemiz gerekir.

Beklerdim ki, Ahmet Bey, kitapta söz konusu edilen inanç ve düşüncelerden, uygulama ve davranışlardan Kur'an ve Sünnet'e aykırı olanları belirtsin ve hem benim, hem de okuyucuların varsa yanlışlarını düzeltmesinde katkısı olsun. Fakat ne yazık ki iş A takımı, B takımı mantığıyla tasavvufu kabul edenler ve etmeyenler perspektifinden ele alınmış, müslümanların inanç ve ibadetlerinde bulunan kimi yanlışlarını tashih etmesine katkıdan çok, polemik nitelikli olmuştur. Şüphesiz bâtılın gitmesi için öncelikle hakkın ortaya çıkması gerekir. Onun için eleştirilerin, düşüncelerini beğenmediğimiz muhataplarımızı dışlamak yahut karalamak amacı yerine, gerçeğin açığa çıkması ve yanlışın düzeltilmesi amacına yönelik olması gerekir.

Beklerdim ki, kitabın eksiklik veya yanlışlıklarını eleştirmenin yanında İslam'ın inançlarından olmayan bir dizi tasavvuf doktrininden hiç olmazsa bazılarının İslam olmadığını da belirtsin ve partizanlık yapmak gibi oklar hep karşı tarafa yöneltilmesin, Allah için söyleyiniz; tasavvufun doktrinlerinden vahdet-i vücud, vahdet-i şuhud, ricâlu'l-gayb3, hakikati muhammediyye, insani kamil, hatemu'l evliya, rabıta, cehennemin kafirlere zevk vermesi, her şeyin Allanın görünümü olması ve kim neye taparsa tapsın Allaha tapmış olacağı gibi burada sayamayacağımız konuların İslam'la ne ilgisi vardır? Kur'an'ın veya sahih sünnetin neresinde geçmekte veya işlenmektedir? Allah'ın en büyük tağut olarak nitelediği ve hem dünya, hem ahiret azabına çarptırdığını belirttiği4 Firavn'ın Allah'ı en iyi bilen ve mü'min olarak ölen bir insan diye müslümanlara sunmanın İslam'la bağdaşan yanı neresidir? Muhammed'in Allah'ın nuru ve ruhu olduğu, yüce Allah'ın çamurdan yarattığını belirttiği Hz. Adem başta olmak üzere bütün yaratıkların Muhammed'in ruhundan veya nurundan yaratıldığı, onun her surete girme özelliği bulunduğu, Adem yaratılmadan önce Muhammed'in peygamber olduğu inançları acaba hangi dinin inançlarıdır.

Düşünmenin Alanı

Şöyle bir soru akla gelebilir; İslam düşünmenin önüne set mi çekiyor? Niçin insanlara istedikleri gibi düşünme hürriyeti tanımıyoruz? Niçin aklın her şey hakkında hüküm vermesine meydan vermiyoruz?

Şüphesiz İslam, düşünmenin önüne set çekmemektedir. Aksine, insanların kendi yapılarından başlamak üzere bütün evrenin yapısını düşünmeleri, olaylardan ve geçmiş ümmetlerden ibret alarak Allah'a kulluk yapmaları gerektiğini söylemektedir. Üstelik düşünmenin bir ibadet olduğunu da belirtmektedir. Kur'an-ı Kerim, yerin ve göklerin yapısını, gece ile gündüzün birbirini izlemesini, varlıkların yaratılış hikmetini düşünmemizi emretmektedir. Düşünmenin önüne set çekmek bir yana, İslam düşünmeyen, aklını kullanmayan, kavramayan, ibret almayan ve taklit yolunu seçen insanları hayvanlara benzetmekte, hatta onlardan daha aşağı olduğunu belirtmektedir. İslam, aklın her türlü mitoloji, yanlış inançlar, gelenekler ve baskılardan kurtulması için gereken her şeyi söylemektedir.

İslam'ın istediği, aklın sadece bilgi üretebileceği alanın içinde kullanılmasıdır. Aklın doğru bilgi üretemeyeceği, zan ve tahminin ötesine geçemeyeceği gayb âlemi dediğimiz alanda kullanılmasını hem akla haksızlık saymakta, hem de bilgi ifade etmeyen zanlarla dünya ve ahiret hayatı hakkında ahkâm kesmenin doğru olmayacağını söylemektedir. Mesela, ilk yaratıkların yaratılışı hakkında vahyin insanlara söyledikleri dışında, acaba aklın söyleyeceği şeyler zan ve tahminden öteye geçebilir mi? Ruhun yapısı hakkında bugüne kadar akıl, vahyin söyledikleri dışında insanlığa tahminden başka ne söyleyebilmiştir? Kıyametin ne zaman kopacağı hakkında söylenecek şeyler uydurmadan öteye geçebilir mi? Onun için Kur'an-ı Kerim zanna dayanarak hüküm vermenin doğru bir şey olmadığını belirtmektedir.

"Onlar ancak zanna uyarlar. Halbuki zan hiç bir şekilde hakkın yerini tutmaz"5. "Onlar ancak zanna uyuyor ve sadece tahminde bulunuyorlar"6. "Onlar sadece zanna ve nefislerin heveslerine uyuyorlar"7. "Karanlığa taş atar gibi, 'mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir, derler. Yahut beştir, altıncıları köpekleridir, derler. Yahut yedidir, sekizincileri köpekleridir, derler. De ki, onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir. Onları pek az kimseden başkası bilmez"8. Bunun için onlar hakkında kimseyle tartışma ve onlar hakkında kimseden bir şey sorma"9

Son ayette görüldüğü gibi, insanlık dünyasında meydana gelen ve tanık olan kimi insanların dışında kimsenin bilmediği bir olayın kahramanlarının sayısını, vahiy bildirmediği için, salt akılla bilmenin mümkün olmadığı anlatılmaktadır. Onun için Kur'an, bunların sayısı hakkında ortaya atılacak bütün düşüncelerin zandan öteye geçmeyeceği ve zannın da kesin bilgi ifade etmediğini söylemektedir. Gayb denilen ve bizim akıl yahut duygularımızla kavrayamayacağımız bütün konular için aynı ölçü geçerlidir.

İnsanların istedikleri gibi düşünmeleri konusuna gelince; şüphesiz İslam gerek somut maddi alem, gerekse fizikötesi alemle ilgili kesin bilgiler getirmiş, ölçüler koymuştur. Bunlar dinin kesin hükümleri­dir. İnsanların mü'min olabilmeleri için getirilen bu bilgilere inanmaları ve aksini söylememeleri gerekir. Aksi halde İslam'ın söylediklerini kabul etmeyenler safında sayılırlar.

İslam'ın getirdiği bu hükümler veya bilgiler düşünmenin veya söylemenin şartı değil, mü'min olma veya mü'min kalabilmenin şartıdır. Mü'minler, vahyin verdiği bilgiler çerçevesinde istedikleri kadar düşünür ve akıl yürütürler. İslam'ın bunu yasaklaması bir yana, emretmesi söz konusudur. Ancak dinin tahrif edilip bozulmaması, başka bir deyişle, insanların sapıtmaması için bu çerçeveye bağlı kalmak gerekir.

Ama İslam'ın söylediklerine inanmayan ve mü'min kalma endişesi taşımayan insanlar istedikleri gibi düşünür ve akıllarının estiği gibi hükümler verebilirler. Çünkü İslam'ın bağlayıcılığı, ancak ona inananlar içindir. İnanmayan insanlara mutlaka benim söylediğim şekilde düşüneceksiniz, aksini söyleme hürriyetine sahip değilsiniz diye bir şey söylenemez.

İslam, prensiplerine aykırı şeyler söyledikleri taktirde insanların dinin belirlediği çerçevenin dışına çıkacaklarını, kısaca Allah'ın ayetlerini yalanlamış olacaklarını ifade etmektedir. Bu da gayba inanmama olarak sayılmaktadır. Onun için Allah'a imandan sonra gayba iman ilkesi gelmektedir.

Bu kural çerçevesinde tasavvufun bazı tezlerine bakalım; Allah'ın şu veya bu varlık şeklinde göründüğü yahut varlıkların Allah'ın görünümleri olduğu, bir ölçüde uluhiyet taşıdıkları, Allah'dan başka varlıkların görülmemesi gerektiği, yaratılan ilk varlığın Muhammed olduğu, Muhammed'in Allah'ın nurundan yaratıldığı ve bütün varlıkların Muhammed'den meydana geldiği, Muhammed'in insan-ı kâmil olduğu ve insan-ı kâmilin Allah'ın isim ve sıfatlarına sahip olduğu, cehennemin kafirlere zevk vereceği yahut bir zaman sonra yok olacağı, hangi din ve inançtan olursa olsun insanların eninde sonunda Allah'a kavuşup saadete erecekleri, evreni ricâlu'l-gayb denilen gizli güçlerin yönettiği, birilerinin hatemu'l-evliya olduğu gibi daha pek çok konuda acaba vahyin hükmü böyle midir? Bu şeylerin vahiyden bir dayanağı var mıdır? Yoksa "Allah onların doğru olduğuna dair hiç bir delil indirmemiştir"10 dediği ve dinin söylediklerine aykırı delilsiz ve dayanaksız şeyler midir?

Böyle gaybi konularda vahiy bize bilgi vermemişse, kafamızdan söyleyeceklerimiz zan ve tahminden ibaret olmaz mı? Vahyin verdiği bilgilere bağlı kalmadan, salt akıl yürütme yahut düşünme ile ahkâm keserek vahyin ilkelerine aykırı düşen kişilerin vardıkları bu şeylerin sonuçlarına katlanmaları gerekmez mi? Şüphesiz bu kural, gayb konularında söylenen şeyler için geçerli olduğu gibi, dinin maddi hayatla ilgili koyduğu hükümleri tanımayanlar için de geçerlidir.

Vahiy, Allah'ın yarattıklarına benzemekten, eş ve çocuk edinmekten, doğmak ve doğurmaktan, benzer ve denginin bulunmasından, kendisinin uyuklama ve uyku tutmasından münezzeh olduğunu, inanmayanların kâfir olup cehenneme gidecekleri ve cehennemde azap göreceklerini, maddi veya manevi herhangi bir şeyi Allah'a ortak koşmanın şirk olduğu ve şirki bağışlamayacağını söylediği halde, buna aykırı şeyler söyleyen insanların, haklarında dinin belirlediği hükümlere muhatap olmaya itiraz etmeye hakları var mıdır? Dinin böyle düşünen veya inanan kişiler hakkında verdiği hükmü ifade edenlere kızmaya yahut onlardan nefret etmeye kimsenin hakkı olmamalıdır.

Ahmet Öğke'nin değerlendirmelerine gelince:

Tasavvufun Temel Kuralları

a- Hemen belirteyim ki, sevgili Öğke henüz turfa bir sufi görünmektedir. Ya tasavvuf kültürünü henüz iyice tanımamaktadır, yahut gençliğin verdiği bir heyecanla hak-batıl karışımı olan tasavvufun savunuculuğunu yapmaktadır. Kur'an ve sahih sünnet gözlüğü ile baktığı zaman acaba tasavvufun vahdet-i vücud, vahdet-i şühud11, hakikat-i muhammediye, insan-ı kâmil, hatemu'l-evliya, ricâlu'l-gayb, insanların gaybı bilmesi, uzlet ve halvet hayatı, dünyada züğürtlüğü terviç etme12, evlenmeme, egemen güçlerin yönetimlerine boyun eğme veya onlarla dirsek teması yapma13, ölülerden yardım isteme, rabıta ve müzikli danslı zikir ayinleri, keramet diye meydanlarda ve televizyon ekranlarında sergilenen şarlatanlıklar gibi uygulamalara gönül huzuru ile İslam diyebilir mi? Nasları yamultmadan, taklit yolunu tercih etmeden ve kimilerini memnun etmek için Allah'ın dinini tevil etmeden bu şeylerden birinin Rasulullah'ın ve ashabınının hayatında bulunduğunu acaba söyleyebilir mi? Tevil ve tahriflere gitmeden gönül huzuru içinde söyleyebileceğini sanmıyorum.

Terimlerin Çarpıtılması

b- Her İlim dalının kendine mahsus terimleri olduğu bir gerçektir. Buna kimsenin itirazı yoktur. Ancak bu terimlerin içeriğinin İslam inançlarına aykırı olmaması gerekir. Mesela, fıkıhta akid terimi vardır. Bunu herkes kabul eder. Ama yapılan, akid, akdin şartlarına uygun değilse, akid adı onu meşru yapmaz.

Tasavvufun terimleri de böyledir. Mesela insan-ı kâmil terimini ele alalım. İnsan-ı kâmil'den maksat, İslam'ın öngördüğü ideal mü'min ise, buna kimsenin bir diyeceği olmaz. Ama bu terim altında insan-ı kâmil kabul edilen Hz. Muhammed'in yaratılan ilk varlık olarak Allah'dan meydana geldiği ve bütün varlıkların onun nurundan veya hakikatinden yaratıldığı anlayışı anlatılırsa, elbette bunu kabul etmek mümkün değildir. Aynı şekilde, Kur'an ve Sünnet Adem'in yaratılan ilk insan olarak topraktan yaratıldığını belirtmesine rağmen, yaratılan ilk insanın Muhammed olduğu ve topraktan değil, Allah'ın nurundan yaratıldığı anlatılırsa, elbette kabul edilemez.

Vahdet-i vücud terimi de bu şekildedir. Allah'ın yarattığı evrende hiç bir çatlağın ve düzensizliğin bulunmadığı anlamında kullanılırsa, buna kimsenin itirazı olmaz. Nitekim yüce Allah, "Gökleri yedi kat yaratan odur. Rahman'ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak bulabilir misin? Gözünü tekrar tekrar çevir bak, ama göz umduğunu bulamayıp yorgun ve bitkin düşer"14 buyurmaktadır.

Ama varlıklar Allah'ın görünümleridir, yahut Allah varlıkların kendisidir şeklinde İslam inancına aykırı bir içerik taşırsa, elbette bunu hiç bir müslüman kabul etmez. Tasavvufçu bir müfessir olan Alauddin Simnani, Füsûsu'l-Hikem kitabını şerheden ve vahdet-i vücudu savunan çağdaşı Kaşani'ye yazdığı mektupta bunun küfür olduğunu şöyle belirtmektedir;

"Fütuhatı tahşiye ederken şu teşbihe başladım: Subhane men ezhara'l-eşyae fehuve aynuha: O zâtı teşbih ederim ki, eşyayı izhar etti, kendisi eşyanın aynıdır. Kenara yazdım ki: Allah gerçeği söylemekten utanmaz. Sen birinin "Şeyhin fazlası şeyhin aynıdır" dediğini işitsen elbette ona hoş davranmaz, kızarsın değil mi? O halde akıllı bir kimsenin bu hezeyanı Allah'a nisbet etmesi nasıl caiz olur? Allah'a nasuh tevbesiyle tevbe et ki, bu korkunç tehlikeden kurtulasın. Bundan Dehriler, Tabiatçılar, Yunanlılar, Şekmaniler bile uzak dururlar"15.

Vahdet-i vücud felsefesinin İslam'a aykırı olduğunu ve yabancı kültürlerden alındığını anlamamak için ya insanın tevhidden haberinin olmaması, yahut tasavvuf sevgisinin gözlerini bürümüş olması gerekir. Vahdet-i vücud felsefesinin İslam'a aykırı olduğunu bugüne kadar sayısız âlim belirtmiştir. Bir örnek olarak İbn Arabi'nin felsefesi konusunda uzman olan Dr. Ebu'l-Ala Afifi'nin söylediklerini belirtmek isterim16.

Rabıta kavramı da aynı şekildedir. Rabıtadan maksat, mü'minlerin Allah'a bağlı olmaları, dine sarılmaları ve aralarında kenetlenmeleri şeklinde bir anlam ise, hiç bir kimse buna itiraz etmez. Ama rabıta, ibadet esnasında şeyhin siluetini göz önünde canlandırmak ve onunla trans halinde olmak şeklinde olursa, bunun da İslam'a uygun olduğunu hiç bir müslüman söylememelidir.

Rabıtanın niçin yapıldığını isterseniz Kur'an ve Sûnnet'e göre Tasavvuf kitabının yazarından dinleyelim:

"Her an Allah'ı karşısında görüyor-muşsun gibi yaşamak, hemen hemen imkansızdır. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Mekandan münezzehdir17. O halde onun (Allah'ın) yerini alacak ve konsantrasyonumuzu muhafazada bize rehberlik edecek müşahhas bir obje18 lazımdır. Tasavvufa bu obje şeyhin, yani Allah'ın en mükemmel tecellisi19 olan insan-ı kâmilin20 suretidir. Allah'ın en mükemmel tecellisi ve onun tasarruflarına iştirak halinde olan21 insan-ı kâmil'in yüzünü göz önünde tutmak, kainatın ruhu22 ile temas halinde olmak mânâsı taşır ki, işte bu zikr-i daim dediğimiz sürekli birliğin en ileri mertebesidir. Zira mürşid bir silsile ile peygamberimize, o da Allah'a bağlı olduklarından şeyhin suretine sığınmak23, yani kendini onda kaybetmek, Allah'a bağlanmaktır"24.

Şimdi rabıta teriminin bu anlamını Allah'a ve ahiret gününe inanan hangi müslüman savunabilir? Tasavvuf üzerine titredikleri kadar, kendi menfaatleri açısından Allah'ın dini üzerinde de titremeleri gereken insanlar acaba rabıtanın bu anlamını ve şeklini nasıl savunabileceklerdir?

Okumayı Küçümseme

c- Başka din ve kültürlerden bir takım şeylerin alınması normal bir şeydir. Ancak bu şeylerin İslam prensiplerine aykırı olmaması gerekir. Nitekim cahiliyye anlayış ve geleneklerinden alınanlar ya İslam'a aykırı olmayanlar, yahut İslam'a uygun içerik kazandırılanlardır. Ehl-i Kitap'dan alınan şeyler de bu şekildedir.

Tasavvufun aldıklarına baktığımızda ise, bunların çoğunun İslam inançlarına aykırı olduğunu görüyoruz. Hulul ve ittihad anlayışları, insan-ı kâmil, hatemu'l-evliya, ricâlu'l-gayb, büyük ölçüde şeyh-mürid anlayışı, rabıta, ölülerin ruhlarından yardım isteme, uzlet ve halvet hayatı, dünyadan ve maldan nefret etme anlayışı, menkıbe kitaplarının dolup taştığı uçtu-kaçtı keramet anlayışı vb. Bu ve başka konularda İslam'ın motifleri yabancı kültürlerle doldurulmuş ve insanlara İslam olarak sunulmuştur.

Değilse, Kur'an ve sahih sünnetin neresinde vahdet-i vücud, gavs ve kutuplar, rabıta ve tevessüller, hatemu'l-evliya anlayışı, şeyhin beşer üstü konumu ve müridin aşağılık durumu, hayattan, evlenmekten, maldan, ilim tahsilinden nefret etme, inziva hayatı yaşama ve istisnalar dışında, her devirde egemen güçlerden yana olma vardır?25

İslam'ın mü'minlere ilk emri okumak iken, tasavvufçuların en âlimi sayılan Gazali'nin şu sözleri acaba İslam'ın doğru yolu mudur, yoksa Yeni Eflatunculuğun uzantısı İşrak felsefesi midir?

"Bil ki, tasavvuf ehlinin meyli öğrenme ile elde edilen ilimlere değil, ilham ilimlerinedir. Onun İçin ilim tahsil etmeye, yazarların yazdıklarını okumaya, görüşleri ve gösterilen delilleri araştırmaya gayret etmemişlerdir. Aksine yolun mücahede yapmak, kötü sıfatları yok etmek, bütün ilişkileri kesmek ve himmet künhü ile Allah'a yönelmekten geçtiğini söylemişlerdir.

Nebilere ve velilere bu (bilgilenme) işi; öğrenme, okuma ve kitaplar yazmakla değil, dünyaya karşı zâhidlik, dünya ilişkilerinden ilgiyi kesme, meşguliyetlerini kalpten çıkarma ve himmet künhü ile Allah'a yönelmekle olur. Kim Allah için olursa, Allah da onun olur.

Bunun yolunun şöyle olduğunu söylemişlerdir: Dünya ile bütün ilişkileri kesmek, kalbi onlardan boşaltmak, aileden, maldan, çocuktan, vatandan, ilimden, velayet ve makamdan kalbi boşaltmak. Mürid öyle bir duruma gelir ki, kalbinde her şeyin varlığı ile yokluğu eşit olur. Sonra kendi başına bir zaviyeye çekilir. Sadece farz ve sünnetlerle yetinir. Kalbi bomboş ve himmetini toplamış olarak oturur. Kuran okuyarak, bir tefsir düşünerek, hadis veya başka bir şey yazarak himmetini dağıtmaz. Aklına Allah'dan başka bir şeyin gelmemesi için çalışır..."26

Okuma, yazma ve öğrenme yolu dışında bilgilenmenin yolunu Gazali bizler (!) gibi anlayışı zayıf müslümanlara şöyle anlatmaktadır:

"Bil'ki kalbin acaipliklerini duyular kavrayamaz. Çünkü kalbin kendisi de duyunun idraki dışındadır. Kalpte âlemin hakikat ve sureti bazen duyulardan, bazen de Levh-i Mahfuz'dan yansıyabilir. Tıpkı gözde güneşin suretinin bazen güneşe bakmakla, bazen de güneşi yansıtan suya bakmakla görünmesi gibi.

Kişi ile Levh-i Mahfuz arasındaki perde ne kadar kalkarsa, o kadar kalpte eşyayı görür ve itim fışkırır. Böylece duyular yolu İle almaya ihtiyacı kalmaz. Tıpkı yerin dibinden suyun fışkırması gibi. Hissedilen (duyularla algılanan) şeylere ne kadar yönelirse, Levh-i Mahfuz'u okumaktan o kadar engellenmiş olur. Tıpkı nehirlere dolan suyun yerden fışkırmasının engellenmesi gibi. Yine, güneşin suretini yansıtan suya bakan kişinin güneşin kendisine bakmamış olması gibi (...).

O halde evliya ve enbiyanın bilgileri ile ulema ve hukemânın bilgileri arasındaki fark şudur: evliya ve enbiyanın bilgileri melekût âlemine açılan kalbin içinden gelirken, bilginlerin bilgileri madde âlemine açılan duyular kapısından gelir. Kalp dünyasının acaiplikleri ve gayb ile şehadet âlemleri arasında gidip gelmesini muamele âleminde tam kavramak mümkün değildir.

Alimler bilgilerin kendisini kalbe doldurmak için çalışırken, sofiler sadece kalplerin temizliği, arındırılması, berraklaştırılıp cilalanması için çalışırlar.

Gazali'nin bilgileri kazanma yolu olarak İslam âlemine önerdiği yol budur. Okuyup yazma ve öğrenme yerine, halvet ve mücahede ile kalbi parlatarak cilalama ve parlak zemin üzerinde bilgilerin levh-i mahfuz'dan yansımasını sağlama yolu. Bir taraftan bunlar anlatılırken, diğer taraftan müellif, tasavvuf-çuların her birinin şu kadar yıl ilim tahsil ettiğini anlatır. Gazali, ömrünün tamamına yakınını okuma ve okutmakla geçirmiştir. Merak ediyoruz, acaba bu işrak felsefesi asırlardır İslam âlemine zarardan başka ne kazandırmıştır?

Doğru, Her Yerde Doğrudur

d- Oryantalistlerden etkilenme meselesine gelince; hemen belirtelim ki, hikmet mü'minin yitik malıdır, onu nerede bulursa kendisi almaya daha lâyıktır28. Hikmetin doğuda veya batıda olması bir şeyi değiştirmez. Söyleyenin kendisi değil, söylenen şeyin doğru olup olmaması önemlidir. Mesela, yukarıdan beri Gazali'nin düşüncelerini eleştiriyoruz, ama aynı zamanda onun muhtelif İslami disiplinlere dair güzel eserleri de vardır Mesela batini tevillere karşı güzel sözlerini beğeniyor ve kullanıyoruz. Aynı şekilde Gazali'nin kitaplarında çok değerli bilgilerin bulunduğunu da söylüyoruz. Bu durum bütün insanlar için söz konusudur.

Oryantalistler de aynı şekildedir. Güzel bir şey söylemişlerse, elbette ondan faydalanır ve kullanılır. Nitekim bugün İslam âleminde ilim erbabının elinde bulunan İslami kaynakların önemli bir kısmını, hangi maksatla olursa olsun, oryantalistler tahkik ederek yayınlamışlardır. Bu kaynakları sofisinden radikaline kadar mûslûmanlar yeri geldiğinde kullanmaktadır. Yazdıkları kitaplar ve makaleler de aynı şekilde olup, müslüman aydınlar tarafından kullanılmakta ve doğrularından yararlanılmaktadır. Tasavvufu eleştirenlerin oryantalistlerin etkisinde kaldıklarını söyleyerek gerçekleri görmezlikten gelmenin bir yararı yoktur. Bir doğruyu oryantalist söyleyebildiği kadar bizler de söyleyebilmeliyiz. Yanlış olan bir şeyi oryantalist görebildiği kadar bizler de görmeli, emri bi'l-maruf ve nehyi ani'l-münker görevimizi yapmalıyız.

Şüphesiz oryantalistlerin büyük bir kısmının İslam'ın ve müslümanların dostu olmadığını biliyoruz. Bunların başında da, İslam kültürünün yumuşak karnı gördükleri için olsa gerek, en fazla tasavvufla ilgilenen Massignon, Goldziher, Nicholson gibileri gelmektedir. Kitabımda bunlardan yapılan referans üç-beşi geçmez. Fazla olsa bile, benim için bir şey değişmez.

Şu bir gerçektir ki, İslam'ın amansız düşmanı oryantalistlerin söylediklerinin İslam ve müslümanlar için Hallaç, İbn Arabi ve benzerlerinin söyledikleri kadar tehlike oluşturmamaktadır. Çünkü oryantalistler küfür dünyalarından kendi inançları adına konuşurken, Hallaç, İbn Arabi gibileri İslam adına konuşmakta, İslam toplumunun seçkinleri olarak seslenmekte ve zirve müslümanlar olarak insanların karşısında çıkmaktadırlar. Kısaca sayılan bu insanlar sûret-i haktan görünerek İslam anlayışında en büyük tahribatı yapmaktadırlar. Ayrıca, oryantalistlerin söylediklerini müslümanlar arasında pazarlayanların sayısı bir avuç iken, diğerlerinin pazarlayıcıları oldukça fazladır.

Çok yadırgadığım bir durum vardır. O da, vahdet-i vücud hakikat-ı muhammediye, insan-ı kâmil, hulul gibi anlayışların İslam dışı olduğunu azılı İslam düşmanı oryantalistler kavradığı halde, Allah'ın yakınları ve dostları olduklarını iddia eden sûfilerin bir türlü kavramamasıdır. Özellikle felsefi tasavvufun İslam dışı kaynaklara dayandığını oryantalistler gördüğü halde, kalp gözleri açık evliyaullah olduklarını söyleyen tasavvufçuların bunu görmemesidir.

Sembol ve Mecaz Aldatmacası

e- Yukarıda da belirtildiği gibi, her bilim dalının kendine mahsus terimleri ve mecazi kullanımları vardır. Bunu herkes kabul ediyor. Tasavvufun da kendine mahsus kullandığı terimler ve mecazi ifadeler bulunmaktadır. Sakıncalı olan taraf bunun varlığı değil, bu terim ve mecaz ifadelerin İslam dışı içeriklerle doldurulmuş olmasıdır. Tasvip edilmeyen şey budur.

Hemen belirtelim ki, bu terimlerin bir kısmı İslam'ın tasvip ettiği terimler de değildir. Mesela meyhane edebiyatından aşk, şarap, sekr (sarhoşluk), kadeh, saki, rindan, raks, sema vb. İslam bunları ve benzerlerini hep olumsuz siyakta kullanmış ve sahiplerini yermiştir. Kuşeyri'nin Risalesi29 de dahil olmak üzere ahval, makamat ve menakıb kitaplarının tümünde bu kelimeler kullanılmaktadır.

Tasavvufun terimlerinin sırlar ve mecaz olduğu da doğru değildir. Mesela İbn Arabi'nin şu sözlerinde acaba ne gibi bir sır veya bir sembol bulunmaktadır?: "Arif, Allah'ı her şeyde görendir, belki her şeyin kendisi olarak görendir" "Putperestler arif billahdır", "Cehennem artık sahiplerine ceza değil, tatlı olacaktır", "Allah her şeydir ve neye ibadet edilirse, Allah 'a ibadet edilmiş olur", "Her şey Allah olduğu için kulların Allah'tan başka taptıkları bütün şeyler de aslında Allah'tır. Bu ayrımı kullar uydurmuştur"30, "Hayal âleminde Allah'ı gördüm ve bütün söylediklerim ondandır"31, "Rüyada Rasulullah'ı gördüm ve Fusûsu'l-Hikem kitabını yazmamı emretti"32, "Size söylediklerimiz O'ndan bizedir. Bizim size verdiklerimiz, bizden sizedir'"33.

"İbn Arabi, Kur'an ile onun Tanrı ehli dilinden tefsiri arasında bir fark görmemektedir. Nasıl Kur'an Allah'ın sözü olduğu için önünden ve sonundan onu hükümsüz kılacak bir şey gelmezse, hakikat adamlarının tefsirlerini hükümsüz kılacak bir şey gelmeyecektir. Çünkü o tefsirler, onların kalplerine Allah'tan doğmuştur.

Allah bazı kullarına bizzat ilhamı ile öğretmiştir. "Nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona iyilik ve kötülüğü ilham edene and olsun" buyurmuştur. Kitabın aslı nasıl Allah'tan peygamberleri-nin kalplerine indirilmişse, mânâsı da öyle bazı mü'minlerin kalplerine indirilmiştir. Böylece aslı gibi şerhi de Allah tarafından indirilmiş olur"34

Acaba Abdulkerim el-Cili'nin şu sözlerinde ne gibi semboller ve mecazlar vardır?

"İki âlemde de mülk benimdir, ikisinde de benden başkasını görmedim ki, iyiliğini umayım, yahut kendisinden korkayım".

Benden öncesini de görmedim ki, onun şanına yetişeyim, sonrasını da görmedim ki, mânâsını geçeyim.

Kemal çeşitlerinin hepsine sahibim, ben küllün celâlinin cemâliyim. Ben ondan başkası değilim.

Gördüğün ne kadar maden, bitki, hayvan, seciyyeleriyle insan... İşte onların tümü benim, hepsi benim görünüşümdür. Hakikatinde tecelli eden o değil, benim"35.

"Allah bu dinlerde isim ve sıfatlarının hakikatlerini izhar etti. Bu dinlerin hepsinde zâtı ile tecelli etti. Bütün zümreler ona ibadet ettiler. Kafirler onun zâtına ibadet ettiler. Çünkü yüce Allah bütün âlemin varlığının hakikatidir. Kafirler de o varlığın cümlesinden olup, Allah onların hakikati olduğu için (başka) rablerinin olmasını inkar ettiler. Çünkü Allah onların hakikatidir"36

Allah mutlak rab olup, kendisinin rabbi yoktur. Zatları iktiza ettiği için ona ibadet ettiler ki, Allah zatlarının aynısıdır. Onlardan putlara tapanlar da, hulul ve karışma olmaksızın, kemâliyle varlığın her ferdinin zerrelerinde bulunan Allah'a tapmış oldular. Allah putperestlerin taptığı o putların hakikati olmuştur. Putlara ibadet edenler ancak Allah'a ibadet etmişlerdir.

Bu ibadet için Allah onların niyet ve bilgilerine muhtaç değildir. (Onların bunu bilerek ve niyet ederek yapıp yapmamaları önemli değildir). Uzun müddet bu gizli kalsa bile, gerçekleşmekte olduğu gibi, mutlaka açığa çıkacaktır. Nefislerinde Hakka uymalarının sırrı budur. Çünkü kalpleri hayrın bu işte olduğunu kendilerine söylemiştir. Böylece inançları bu işin hakikati üzerine kurulmuştur. Zaten Allah, kulunun kendisini zannettiği gibidir. Nitekim Rasulullah "Müftüler sana fetva verseler bile, sen kalbine danış" demiştir37.

"Allah, Muhammed'in nefsini zatından yarattı. Allah'ın zatı iki zıddı taşımaktadır. Daha önce açıklandığı gibi, yüce melekleri Muhammed'in cemal, nur ve hidayet sıfatlarından yarattı. İblis ve tâbilerini de Muhammed'in celâl, karanlık ve dalâlet sıfatlarından yarattı. İblis'in adı Azazil idi. Yaratıklar yaratılmadan önce, Allah'a şu kadar bin sene ibadet etmişti. Allah ona "Ey Azazil! Benden başkasına ibadet etme" demişti. Allah Adem'i yaratıp meleklerin ona secde etmelerini emredince, İblis ne yapacağını şaşırdı. Adem'e secde edecek olursa, Allah'tan başkasına ibadet etmiş olacağını sandı. Oysa, Allah'ın emriyle secde eden kişinin Allah'a secde etmiş olacağını bilmedi"38.

"Görmüyor musun, Muhammed, eş-Şibli39 suretinde görününce, Şibli yanındaki öğrencisine "Şehadet ederim ki, ben Allah'ın rasulüyüm" dedi. Öğrenci keşf sahibi olduğu için Muhammedi tanıdı ve Şibli'ye "Senin Allah'ın rasulü olduğuna şehadet ederim" dedi. Bu inkar edilmez bir şeydir"40.

"Cehennem ehli cehennemden öyle bir lezzet alırlar ki, savaşmak için yaratılmış olan kişilerin savaş ve çarpışmadan duydukları lezzete benzer. İnsanlardan öylelerini gördük ki, acı çektiklerini bildikleri halde savaş ve çarpışmadan lezzet duymaktadırlar. Ancak nefiste saklı bulunan rubûbiyet onları buna sevk etmektedir.

Cehennem ehli, uyuz olmuş kişinin kaşınırken aldığı zevk gibi cehennemden zevk alırlar. Uyuz kişi vücudunu kaşırken kendini tırmalamasına rağmen, nasıl bundan zevk alıyorsa, cehennem ehli de öyle bir zevk almaktadır..."41.

Allah için söyler misiniz, bu ifadelerde ne gibi sembol veya mecaz vardır? Bu ifadeleri ilkokul öğrencisi ile üniversite profesörü okuduğunda acaba farklı şeyler mi, yoksa aynı şeyler mi anlar?

Diğer taraftan, tasavvuf din ise, dinin en can alıcı konuları böyle mecaz ve sembollerle mi anlatılır? Yoksa bu tasavvuf dini yalnızca tasavvufçulara gelmiş ve ancak onların anlayabildiği bir şey midir?

Tasavvuf ve Bilimsellik

f- Öğke'nin ısmarlama suçlamalarından biri de, "Tasavvuf ve İslam" kitabının bilimsel araştırma metodundan uzak olması iddiasıdır. Doğrusu, bunu okurken, "Dinime dahleden bari müselman olsa" sözünü hatırlamamak elde değil. Bir kere dünyanın bütün meslek mensuplarının metod ve bilimsel araştırmadan söz etmeye hakkı olsa da, tasavvufu savunanların bundan söz etmeye hakları olmamalıdır. Çünkü Allah'ın ayetlerini işaretler ve batını yollarla zevklerine göre tevil ederek anlamlarını saptıran, hadisleri bilinen sened yolu ile değil, keşf ve ilhamla aldığını iddia eden, yukarıda Gazali'den verdiğimiz örnekte olduğu gibi, bilinen bilgi edinme yolları yerine halvet ve riyazatla kalbi arındırıp, levh-i mahfuz'dan bilgi aldığını söyleyen, özellikle menkıbe kitapları olmak üzere kitapları akıl ve nakil dışı her türlü hurafe ve uçtu-kaçtılarla dolu bulunan tasavvufçuların bilimsel araştırma metodlarından hiç mi hiç söz etmeye haklan olmamalıdır. Zaten tasavvufçular, bu işin söz değil, hal ve zevk olduğunu söylemiyorlar mı? Zevk ve halden ibaret olan bir şeyde hangi bilimsel metottan söz edilebilir.

Kitabın ilk baskısı olduğu için gerek tertip, gerekse tashih bakımından bir takım hataların bulunması mümkündür. İki yerde Hallaç ve benzerleri yerine İbn Arabi ve benzerlerinin yazılması gibi. Bunların düzeltilmesi için uyaran müslümanlardan Allah razı olsun.” (Prof. Dr. İbraim Sarmış)

Dipnotlar:

1- Zuhruf, 22.

2- Nisan 1996, sayı 41, Ondan önce de öğrencilerimizden Y. Doğan Kaplan tarafından öğrencilerin çıkardıkları Yürüyüş dergisinde hem kitabı tanıtan, hem de yer yer eleştiren bir yazı yayınlanmıştır. (Yürüyüş, sayı 2, s. 40-41, Güz 1995).

3- Ricâlu'l-Gayb'la ilgili bütün hadisler uydurmadır. Bunu görmek için tasavvufçuların aralarında göstermeye çalıştıkları İbn Teymiye'nin Mecmuu'l-Fetava, 11/433-444 kitabına baksınlar Dâru Alemi'l-Kütüb, Riyad, 1991.

4- "Bunun üzerine Allah onu dünya ve ahi-ret azabına uğrattı" (Naziat, 25). Bilindiği gibi İbn Arabi, Firavn'ın arif billah ve mü'min olarak öldüğünü anlatmak için "Risâletun fi İmanı Fir'avn" adında bir kitap yazmış, Ali el-Kari de "Firra (Ferra)'l-Avn Min Muddet İmani Fir'avn" adında karşı bir kitap yazmıştır. Hicri 1294 tarihinde yayınlanan risaleler içindedir.

5- Necm, 28.

6- Enam, 116; Yunus, 66

7- Necm, 23.

8- Allah'tan başka onların sayısını bilen az kimseden maksat, onların çağdaşı olup sayılarını bilen kişilerdir. Yoksa keşf ve tahmin yürüterek sayılarını birilerinin bileceğini ifade etmez.

9- Kehf, 22.

10- Al-i İmran, 1151; Araf, 33-71; Yusuf, 40; Hac, 71; Necm, 23.

11- Vahdet-i şühûd ile vahdet-i vücud arasında bir farkın bulunmadığına dair bakınız Doç. Dr. Hüsamettin Erdem, 'Panteizm ve Vahdet-i Vücud Mukayesesi', Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990.

12- Tasavvufçuların fakirliği zenginliğe tercih ettiğini görmek isteyenler, Gazali'nin İhya kitabından "Zenginliğin Yerilmesi ve Fakirliğin Övülmesi" bölümüne bakabilirler. Zaten kitaplarında da kendilerini "Fakirler" adıyla anarlar. Gerçi tasavvufun hayat ve felsefesini savunan günümüz sofilerinin zühd ve fakirlikle bir ilgisi yok gibidir. Çoğunun toplumda lüks ve müreffeh bir hayat sürdüğünü kendileri de biliyorlar.

13- Sevgili Öğke'nin eleştirisini yayınladığı derginin başyazarı şeyh efendini kendisi, İslam'ı savunanlar ile batılı savunanlar arasında tercih anlamına gelen seçimde tarafsız olduğunu itiraf etmektedir-(Yeni Şafak, 13 Kasım 1995). Diğer tasavvufçu kimi cemaatların da anti İslam bir politika izleyen siyasilere nasıl yakın bir politika izlediklerini hepimiz görüyoruz.

14- Mülk, 3-4.

15- Doç. Dr. Süleyman Ateş, İşari Tefsir Okulu, 274. dipnot. Vahdet-i vücud inancının İslam'a yabancı olduğunu Ferid Kam şöyle belirtmektedir: "Vahdet-i vücud Hint ve Yunan felsefelerinin Arapça'ya çevrilmesi ve müslümanların diğer milletlerle teması sonucu İslam tasavvufuna geçmiştir. İslam'ın öz malı değildir" İşari Tefsir Okulu, 272.

16- Muhyiddin İbn Arabi'nin Tasavvuf Felsefesi, Ter. Mehmet Dağ, AÜİF Yayınları, Min Eyne İsteka İbn Arabi Felsefetehu's-Sufiyye, Kahiıe Ün. Ed. Fak. Dergisi Mayıs 1933. Vahdet-i vücud felsefesinin İslam'a aykırı olduğunu söyleyenler olduğu gibi, uygun olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak bir şeyin doğru olup olmaması, taraftar veya muhaliflerinin azlığı yahut çokluğu ile sabit olmaz. Mesela, Rasulullah davetinin başında yalnız iken, müşrikler çoktu. Bu çokluk Rasulullah'ın çağrısının yanlış ve müşriklerin inançlarının doğru olması demek değildir. Nitekim yüce Allah "yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar" (Enam, 115) buyurarak gerçeklerin belirlenmesinde taraftarların azlık veya çokluğunun ölçü olmadığını belirtmektedir. Ölçü, söz konusu şeyin vahyin söylediklerine uygun olup olmamasıdır.

17- Kur'an yüce Allah'ın arşın üstünde olduğunu söylerken, mekandan münezzeh olduğu inancı, acaba nereden kaynaklanmaktadır?

18- Allah'ı temsil eden bir put.

19- Allah'ın göründüğü veya Allah'ı gösteren en mükemmel varlık.

20- Tasavvufçuların kimisi insan-ı kâmilin Hz. Muhammed olduğunu söylerken, kimisi de şeyhin kendisi olduğunu söylemektedir.

21- Mü'minler de tasarruflarında Allah'ın şeriki (ortağı)nın bulunmadığına inanırlar. Çünkü Kur'an "O'nun hiçbir ortağı yoktur. Böyle emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim" (Enam, 163) demektedir.

22- Kainatın ruhu inancı, panteizmden başka ne olabilir.

23- Halbuki yüce Allah bize "Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım isteriz" dememizi, yani sadece ona .sığınmamız gerektiğini öğretmektedir.

24- Yaşar Nuri Öztürk, Kur'an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf, 265, İstanbul 1989, Adab kitabında da rabıtanın tarifi şöyledir: "Müşahede makamına vasıl olmak, sıfat-ı zâtiyenin hakikatine ermiş bir şeyh-i kâmile rapt-ı kalb edip, ondan ayrı yerde de olsa, suretini hayal ederek onunla manen, ruhen irtibat kurmaktır", Muhammed b. Abdullah Hani, 215, ter: Ali Hüsrevoğlu, İstanbul 1980. Halid Bağdadi'nin kitabında da rabıta şöyle tarif edilmektedir: "İlahi ve zati sıfatlarla muttasıf, müşahede mertebesine ermiş kâmil bir şeyhe kalbi bağlayıp huzur ve gıyabında o şeyhi sureti, sireti ve özellikle rûhaniyetini hayalen kendisiyle birlikte farz ederek, yanındayken takındığı tavrı gıyaben de sürdürmeye çalışmak demektir". Mevlana Halid, Risale fi Hakki'r-Rabıta, 238'den naklen Dilaver Selvi ve arkadaşları. Rabıta ve Tevessül, 5, Ümran, İstanbul 1994.

25- Öğke'nin eleştirisini yayınladığı derginin başyazarı şeyh efendi, İslam'ı sevenler ve savunanlar ile İslam şeriatına karşı olup, İslam dışı sistemden yana olduklarını açıkça ilan edenler arasında bîr bakıma tercih anlamına gelen seçimde tarafsız olduğunu ilan etmektedir. Bkz. Yeni Şafak, 13 Kasım 1995. Yine istisnalar dışında, Türkiye'deki tarikat çevrelerinin genellikle egemen güçlerin yanında yer aldığını sağır sultan bile duymuştur.

26- Gazali, İhya, 3/18, el-Halebi, Kahire, 1939

27- Gazali, İhya, 3/21, el-Halebi, Kahire, 1939

28- Bu ifade Tirmizi ve İbn Mace'de çok zayıf bir hadis olarak geçmektedir.

29- Bakınız, Kuşeyri, Risale, 1/220, Zevk ve Şurb bölümü gibi.

30- İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, Afifi Önsözü, 1/32,33,42.

31- İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, Afifi Önsözü, 1/47,48, 56.

32- İbn Arabi, a.g.e., 1/47.

33- İbn Arabi, a.g.e., 1/166.

34- Doç. Dr. Süleyman Ateş, İşari Tefsir Okulu, 180, el-Futuhatu'l-Mekkiyye, 1/363-365'den naklen.

35- Abdulkerim el-Cili, el-İnsanu'l-Kâmil, 1/19; el-Matbaatu'l-Ezheriyye el-Mısrıyye, 1316 h

36- Yani, kendi şartları Allah'ın kendisi olduğu için, ayrıca bir rabbin olmasını kabul etmediler.

37- Abdulkerim el-Cili, el-İnsanu'l-Kâmil, 2/76.

38- el-Cili, a.g.e., 1/38.

39- eş-Şibli, tasavvufun meşhurlarından biridir.

40- el-Cili, a.g.e., 2/46.

41- el-Cili, a.g.e., 2/33.

 

 

 

 

 

 UYARILAR: 2

“Bir yüzü ile Kur'an'a diğer yüzü ile tasavvufa bakan "Kur'an'daki İslam" kitabının yazarı Yaşar Nuri Öztürk bu kitabı için "Kur'an'daki İslam, her şeyden önce benim hatalarımı tashih eden bir kitaptır. Bugüne kadar yazdıklarımda ve konuştuklarımda, bu kitaba uymayan ne varsa yanlıştır, bu kitaptaki veriler esas alınarak düzeltilecektir"1 demektedir. Y. Nuri Öztürk bu ifadelerine rağmen Hallacı Mansur'u savunmak için "Kur'an'daki İslam" kitabını yayınladıktan çok sonra 1996 yılında "Hallac-ı Mansur ve Eseri" kitabını yeniden yazmıştır. Y.Nuri Öztürk'ün "Hallaç ve Tavasin" kitabı üzerinde daha önce çalıştığını ve bu çalışmasını yayınladığını biliyoruz. Ama "Kur'an'daki İslam" kitabındaki mülahazaları dolayısıyla bu eski çalışma ve görüşlerini terkettiğine hüsnü zan etmiştik. Öztürk'ün tasavvuf kültüründen yüz çevirdiği ve Kur'an İslam'ına yöneldiğini ifadelendirmesi bizleri memnun etmişti. Ama gördük ki huylu huyundan vazgeçmemiş, batini tasavvuf anlayışının taşıyıcısı Hallac-ı Mansur'u ve mensup olduğu Karmatiler örgütünü müslümanlara örnek insanlar olarak sunmak için oturup kitabını yeniden yazmış. Onun için Hallac'ın ve Karmatiler'in kimliğini ve Öztürk'ün sakim tasavvuf kültürünü nasıl savunduğunu ortaya koymak düşüncesiyle bu konuyu da ele almayı uygun gördük.

Bütün İslam tarihçileri Hallac'ın -iyi veya kötü- mevcut olan İslam devletini yıkıp yerine Mecusi-Sasani imparatorluğunu tekrar kurmak için çalışan, Kabe'ye ve Haceri Esved'e kadar saldırılarını ilerletip suçlu-suçsuz yüzbinlerce müslümanın kanını döken Karmatiler örgütüne mensup olduğunu belirtmektedir.

Ekranlarda Kur'an İslamına çağıran, ama tasavvuf kültürünü de sır küpü gibi içinde saklamaya devam eden Yaşar Nuri Öztürk, sırf Hallac'ı temize çıkarmak için Karmatileri göklere çıkartmakta, hürriyet, adalet ve şeriat ehli müslüman sosyal demokratlar olarak göstermekte, hatta sırf Hallaç övdüğü için iblisi bile hürriyet, cesaret ve fazilet önderi olarak göstermektedir. Buna karşılık Karmatileri ve aktif propagandacılarından biri olduğu için Hallac'ı cezalandıran O günün İslami yönetimini, toplumun bağlı olduğu Ehli sünnet mezhebini ve bu mezhebe mensup müslüman tarihçileri her türlü alçaklıkla tavsif etmekte, satılmışlık ve hainlikle nitelemektedir. Karmatiler'i vatan kurtaran kahramanlar ve Hallac'ı aşk ve Hak şehidi ilan ederken, sünni yönetimi ve tarihçileri sahtekar birer hain ve müfteri olarak göstermektedir. İşte bu konuda söylediklerinden bazıları:

"Bu yüzdendir ki biz, Karmatilik konusunun ilk ciddi tesbiti olarak şunu kaydetmek istiyoruz; Sünni kaynakların Karmatiliği mahkum edip dışlayan tüm beyanları "güvenilmez" olarak tescil edilmelidir. Ve bu nokta bugün objektif tüm araştırıcıların ortak kanaat noktasıdır.

Sünni çevreler, Karmatiliği, bir fikir ve siyaset hareketi olarak değil, dinlerinin temsilcisi olan bir devletin yıkılmasını amaçlayan "acımasız bir düşman" olarak gördüler. (...) Hareketi sosyo-politik bir karşı hareket olarak ele alan yazarlar ise, Karmatiliğe saldırmayı bir ibadet edasına büründürerek akıl almaz iftiraları peşpeşe sıralarlar. Bu iftira sahiplerinin üsluplarındaki sadizm ve kin gerçekten şaşırtıcıdır. Kendisi dışındaki tüm gruplara firak-ı dalle (sapık gruplar) damgası vuran sünni çevreler, hasımlarını çürütmek için iftiraya genelde iman ve ahlakla ilgili noktalardan başlarlar. Bu geleneksel sünni iftiracılığının kahrına uğrayan ekiplerin başında Karmatilik gelir. Bu saldırıların tutarsızlığı ve insafsızlığı, Fransız bilgin Massingnon tarafından tesbit edilmiştir.2 Ne ilginçtir ki, bu insaf dışı saldırılarda Gazali (öl. 1115) gibi, sufi tarzı esas almış bir düşünür de vardır. (...)

Kısacası, sünni çevreler ilk günden itibaren Karmatiliği küfür ve iftira hedefi yapmakla kalmamış, kendi eksiklerinin hıncını almada bir tür "günah keçisi" olarak do kullanmışlardır.

Günümüz araştırmaları şunu da ispatlamış bulunuyor: Karmatiler, iftira ordularının söylediklerinin aksine, "Baldırı çıplaklar taifesi" değil, ileri boyutta bir İslami düşünce ekolüdür. Karmati düşünürlerce yazıldığı tartışılmaz kabul edilen İhvan'us-Safa Risaleleri (Resailu İhvani's-Safa) Kur'an kaynaklı bir düşünce faaliyetinin Ölümsüz ürünleri olarak elimizde bulunmaktadır.3

Karmatiler'in bir asır boyu müslümanları nasıl uğraştırdığını da yine ondan dinleyelim: "Abbasi İslam Devleti yüzyılı aşkın bir zaman rahatsız eden bu hareket, bir başlık koymak gerekirse, gizli-mistik sosyalist4 bir düşünce ve siyaset hareketidir. Temel amacı, İslam'ın saparak zulüm ve eşitsizliği kitlelerin kaderi haline getiren bir yönetimi iktidardan uzaklaştırıp İslami bir adalet ve eşitlik düzeni getirmektir.

Karmatilik, bu nitelikleriyle kendinden sonraki İslami ayaklanmalara öncülük ettiği gibi, gizliliği esas alan tavrıyla da, başta Masonluk olmak üzere, birçok harekette etkili olmuştur. Türk-İslam tarihinde Karmatilik etkisini Babai ve Simavnalı isyanlarında görmek mümkün olabilmektedir...5

Karmatiler'in mücadele hayatları, eşine henüz rastlanmayan bir gizli antlaşma ve haberleşme sistemi ile yürürdü. Bu, her şeyden önce gizli bir istihbarat olarak algılanmıştır. Burada şu noktaların altını öncelikle çizelim;

Tüm dailer (davetçiler, Karmat mübelligler) halk arasında sadece kod adlarıyla bilinirdi. Haberleşme ve genel mekanlardaki anlaşmalar cifir ile, yani harflere verilen özel numaralar kullanılmak suretiyle yapılırdı. Günümüzde kullanılan şifre (cifir) sistemi Karmatiler'in eseridir.6

"Karmatiliğin siyasal insan unsuru, Şii-Alevi, Arap ve Nabati işçi-esnaf takımıdır Sünni iftiranın aksine, hedefleri Arapları yok etmek değildi. Irinleşmiş bir sosyal düzeni yıkmak ve hilafeti esas hak sahibi olarak gördükleri Ali soyuna teslim etmekti.7

"Ebu Tahir'in8 tarihe adını tescil ettiren en dikkat çekici hareketi, Haceru'l-Esved'i yerinden söküp Aksâ'ya götürmesiyle sonuçlanan ünlü Kabe baskınıdır. İslam tarihinin en dikkat çekici ve ürpertici olaylarından biri olan bu baskın, Ebu Tahir komutasında 317/930'da gerçekleşti. Kabe'de toplanan pek çok hacı adayı kılıçtan geçirildi. Kabe'nin örtüsü yırtıldı. Zemzem kuyusu tahrip edildi ve Haceru'l-Esved sökülüp götürüldü.

Hacerul-Esved'in sökülmesi sadece İslam beldelerinde nefret ve öfke yaratmakla kalmamış, bizzat Karmatiler arasında çekişme ve parçalanmalara vücut vermiştir. Bu parçalanmaların, Karmatiliğin siyasal anlamda çöküşünü hazırladığını da eklemek zorundayız. Haceru'l-Esved, sökülüşünden tam yirmi iki yıl iki ay ondört gün sonra Fatımi halifesi el-Mehdi'nin emriyle 339/950'de tekrar yerine kondu.

Haceru'l-Esved'i neden, hangi gerekçeyle söküp götürdüler? Kendileri dışındakilerin ittifakla bir eşkiyalık ve küfür olayı olarak gördükleri bu hareket, Karmati liderlere göre "Tevhide Hizmet" hareketi idi. Bizzat hareketin komutanı Ebu Tahir, Abbasi halifesine bir mektup yazarak yaptığı işi savundu. Halife Muktedir Billah'a yazdığı cevabi mektupta diyor ki Ebu Tahir:

"Eğer bu Allah'ın evi dediğiniz yer, gerçekten öyle olsaydı hiç kuşkusuz gökten üstümüze ateş yağardı. Ama durum hiç de öyle değil. Biz o Kabe'de hiç aralıksız cahiliyye haccı yapmaktayız. Gerçek şu ki, Arşın rabbi olan Allah ne ev edinir, ne de sığınak.!..."9

Yaşar Nuri, Karmatiler'in Kabe'ye ve Haceru'l-Esved'e karşı işledikleri barbarca cinayetin müslümanlar üzerindeki büyük etkiyi ve yol açacağı büyük nefreti hafifletmek için Kabe'yi küçümseyen ve insanın kalbini Allah'ın evi olarak ön plana çıkaran malum tasavvufi safsataları bir araç olarak kullanmakta ve yardımcılarını imdada çağırmaktadır

"Sufi ekoller içinde hac ibadetini bile bu perspektiften değerlendiren ve Kabe'yi esas Beytullah (Allah'ın evi) olan insan kalbinin sadece bir sembolü olarak görenler de vardır. İbn Arabi (öl. 638/1240) ve Celaleddin Rumi (öl. 672/1273) Hac ve Kabe'yi bu bakışla değerlendirenlerin en büyükleri olarak dikkat çekerler. (...)

Bir şeyhin, hacca gitmekte olan Bayazid Bistami (öl. 26/874)ye: "Kabe benim. Çevremde yedi kez dön ve memleketine git. Beyhude zahmet çekip Hicaz'a gitme. Kabe kuruldu kurulalı Allah oraya bir kez bile girmedi. Oysa ki benim varlığım vücut bulalı Allah bu evden hiç çıkmadı." demesinden ibaret olan bu hikayeyi Mesnevi'sine alan Mevlana, hacca gidenlere de şöyle seslenmektedir: "Ey hacca gidenler! Nereye gidiyorsunuz? Neredesiniz? Sevgili burada gelin, buraya gelin! Sevgiliniz duvar duvara bitişik komşunuzdur. İş böyle iken siz, çöllerde ne akılla dolaşır durursunuz? Sevgilinin suretsiz suretini gördünüzse, hacı da sizsiniz, Beytullah da sizsiniz, Beytullah'ın sahibi de. Kaç defadır bu evden kalktınız, o eve gittiniz. Bir kerecik de şu evden kalkıp şu dama çıkın bakalım.10 Rabiatu'l-Adeviyye'in Kabe'ye put dediği ve Hallac'ın hacca gitmek yerine kişilerin kendi evlerinde temiz bir şeyin etrafını yedi kez tavaf etmelerini ve hac parasını fakirlere dağıtmasını tavsiye ettiği ve insanları hacca gitmekten alıkoyduğu bilinmektedir.

Kabe ve Haceru'l-Esved'e karşı Karmatiler'in tavırlarını gördükten sonra, bir de Kur'an'a karşı tavırlarını yine Yaşar Nuri'den dinleyelim:

"Karmati düşünce Kur'an'a bağlı bir sistem geliştirmiştir. Ancak bu düşüncede Kur'an, alabildiğine sübjektif bir yoruma tabi tutulmuş bulunuyor. "Karmati Tevil" diyebileceğimiz bu yorum, yer yer Kur'an'ı tanınmaz hale sokabilmektedir. Karmati veliliğin peygamberliğe feda edildiği bir gerçek olmakla birlikte, üstünlük kendisine verilen nübüvvetin tebliğ ettiği vahyi veriler, teviller sonunda tanınmaz hale gelmekte ve Kur'an, tüm insanlığa hitap eden bir kitap olmaktan çıkıp Karmati elitlerin sırri-sembolik idrakler dünyasının tatmin aracı durumuna düşürülmektedir.

İhvan-ı Safa risalelerinde batini tefsir ve te'vili esas almanın gerekçeleri gösterilirse de, bunların Karmati tevilin ortaya koyduğu tablodan kaynaklanan rahatsızlığı bertaraf etmesi bizce mümkün değildir.

Tevil tablosunun sergilediği çarpıklıktan daha beteri, Karmatilerin "Kur'an'ın gerçek manasını ancak batini imamlar bilir" yolundaki iddialarıdır. Bu iddia, Kur'an'ın evrenselliğini ve genelliğini inkar olduğu için Kur'an'ın inkarına benzer tehlikede sonuçlar doğurabilmektedir.

Kısaca, tevili bir tür "İkinci Kur'an" halinde baştacı etmeleri, Karmatiler'in en rahatsız edici yanlarıdır. Hep Kur'an'a atıf yaparlar ama sonuçta yolu Kur'an'ın dışına çıkaran bir tavır içine girerler.11

Yaşar Nuri Öztürk kahramanlaştırdığı Karmatiler ve onların ele başlarından Hallac'ın reenkarnasyon inancında olduğunu da görebiliriz;

"Karmatiler'in fikir dünyalarını önümüze koyan ihvan-ı Safa risalelerindeki felsefi ağırlıklı insan ve kainat anlayışını, metodolojiyi Evladı Rasul imamlarına onaylatmak son derece zordur. Karmati sistemde yer aldığı görülen reenkarnasyon (hatta bir ölçüde tenasüh) da Ehli Beyt nesli imamların karşı çıktıkları görüşlerden biridir.12

"Ancak burada Massingnon'un şu tesbitine katılamıyoruz; Massignon, Hallac'ın ölüm sırasında "Ben tekrar geri geleceğim" sözünü bir mehdi inancının ifadesi kabul ediyor ve bunu Hallac'ın şii-ismaili fikirlerle iç içeliğine delil sayıyor. Bizce durum hiç de öyle değildir. Hallac'ın "Ben yine geleceğim" sözü, mehdilikten çok, bir reenkarnasyonu gösterir. Ve bu onu, Şiilikteki mehdi inancına değil, Karmati düşüncedeki reenkarnasyon görüşüne bağlar.13

Hallac'ın Türk ırkına büyük iyiliğini, onlara nasıl hidayet öncüsü olduğunu da şu ifadelerden okuyoruz:

"Hallaç, Türk ırkının İslam'a girmesini hazırlayan bir numaralı misyonun sahibi olmanın yanında, bu ırkın, müslümanlığı tasavvuf penceresinden seyretmesinde de tartışmasız liderdir. O, patika yolları yıllarca adımlayarak ribat ribat dolaşarak bu ırkın, Kur'an dinine kazandırılması için adeta kozmik bir hizmet verdi. Ve başarılı oldu. (...)

Biz müslüman Türkler, İslam'la mutluluk duyduğumuz her nefeste, Allah'a şükran yanında Hallaç ve onun gök muştusu iman arkadaşlarına da teşekkür etmeliyiz. Hallaç, Türk insanının adeta sonsuzluk öğretmenidir."14

Türk toplumunda İslam'ın neden tasavvuf boyası taşıdığı veya tasavvuf olarak algılandığı, Türk İslam'ın-da(!) din anlayışının dokusunu neden tasavvufun oluşturduğunu Hallaç ve Y. Nuri Öztürk sayesinde şimdi daha iyi öğrenmiş bulunuyoruz.

Yaşar Nuri'nin hak ve aşk şehidi ilan ettiği Hallac'ın fikirlerine de bir göz atalım. Hallaçla ilgili değerlendirmeleri Yaşar Nuri'nin çok sevdiği anlaşılan oryantalistlerden Nicholson'dan dinleyelim:

"Hallaç, dualist karakterli tanrı anlayışıyla tasavvufa damgasını vuran bir sufidir. Hallac'ın hulul inancına göre Allah lahuti (ilah) ve nasuti (insan) bir yapıya sahiptir.15 Hallac'ın anlayışına göre, önce Allah vardı. Allah zatına baktı ve kendini sevdi. Bu bakış ve sevgi zatının bütün sıfat ve isimleriyle Adem şeklinde bir suret olarak ortaya çıktı. Bu suret, Allah'ın bütün sıfatlarına sahiptir. Bu inancını şöyle dile getirmektedir:

"Nasutu, lahutu'nun sırrının delici ışığını açığa çıkaran münezzeh olsun!

Sonra yarattıklarına yiyen ve içen suretinde göründü.

Öyle ki yarattıkları, kendisini gözün gözü gördüğü gibi gördü.

Hallac'ın bu nazariyesinden açıkça Allah'ın ilahi ve insani olmak üzere çift tabiatlı olduğu ve bunu da hırıstiyan Süryanilerden aldığı anlaşılmaktadır. Çünkü Süryaniler İsa'nın ilah ve insan tabiatlı olduğunu anlatmak için bunu kullanmışlardır.

Ayrıca Hallaç, insan ruhunun ilahın ruhuyla, yani nasutilikle lahutiliğin karışımını hulul olarak nitelemektedir. Hallac'dan gelen bazı beyitlerde kendi ruhu ile ilahi ruhun tam bir kaynaşma içinde birbiriyle konuşan iki arkadaş olarak nitelediğini görüyoruz. Şöyle demektedir:

Ruhun ruhuma karışmış, içkinin suya karıştığı gibi,

Sana bir şey dokunursa, bana dokunur, çünkü her durumda sen benim

O seven ben, o sevilen de benim. Bir bedene girmiş iki ruhuz biz.

Beni seyredersin o'na baktıkça. Onu bende görüyorsun açıkça16

Hallac'ın hulul nazariyesinin özeti budur.

Hallac'ı temize çıkarmak için "Enel Hak" sözünü tevil eden Yaşar Nuri, bu konuda her türlü mugalata ve tevile başvurmaktadır. Varabildiği sonuç ise, bunun "Allah'ın zat ismi olan hak değil, sıfat ismi (esmau'l-hüsna) olan hakkım" şeklinde olmuştur. Bu savunma için bkz, a. g, e. 133-151.

Nitekim Hallac'ın "Benim ölümüm salib (haç) dini üzere olacaktır" (a. g. e. 157) sözünü de tevil etmek için yapmadığı mugalata kalmamaktadır, (a.g.e. 155-159) Halbuki bir batılı savunmak için çaba gösterdiği kadar, hakkı göstermek için çabalasaydı Allah'ın yanında da, kulların yanında da daha makbul ve yararlı olurdu.

Bir de Yaşar Nuri'nin tercüme ettiği "Tavasin" kitabından bazı sözleri aktararak yaygınlaştırdığı inancın niteliğini göstermek istiyoruz:

"Sanki ben, sanki ben. Ben sanki O'yum, yahut O sanki ben'din.

Benden çekinme, eğer sen ben'sen17

"Görünce Rabbimi gönül gözü ile.

Sordum: Kimsin ey sen? dedi. Senim ben.

Bulaşmamışsın hiç "Nerde" sözü ile... "Nerde" ile ilgili olmamışsın sen!18

Hallaç, İblis'i masum ve mazlum göstermek için elinden geldiği kadar gayret göstermekte ve onun için şöyle demektedir:

"Hak ona: "Secde et!" demişti. "Senden gayrıya secde etmem!" diye karşılık verdi.

Hak dedi: "O halde lanetim üzerine dökülecek." O yine: "Senden başkasına secde etmem" diye tekrarladı.

İnkarlarım seni takdis

Aklım, önünde tehvis (şaşırma)

Senden ayrı bir şey mi Adem?

Orta yerde kimmiş İblis?

Senden başkasına yok benim yolum,

Seni seven boynu bükük bir kulum.

Hak sordu; Kibirlendin mi?" Cevap verdi: "Seninle sadece bir lahzalık beraberliğim bulunsaydı, o halde bile kibirlenmek ve cebbarlık bana pek ala yakışırdı. Halbuki ben, seni ezelden beri tanıyan biriyim!

Ondan üstünüm ben! Hizmetim ondan kıdemli. Şu alemlerde seni benden iyi tanıyan var mı ki? Benim sende muradım, senin de bende muradın var. Ve senin beni isteyişin daha eski. Ya senden başkasına secde etseydim?!

Secde etmeyince, aslıma dönmem gerekti. Çünkü sen beni ateşten yaratmışsın. Bu bir gerçek. Ve ateşe dönecek...

Ey tevfiki veren, sana hamd, sana

Seçkin bir kul eğilmez başkasına"19

Hallac'ın, Allah'ın lanetlediği ve kıyamete kadar müminlerin düşmanı olacağını söylediği İblis'i takdis eden ve masum gösteren sözleri bu şekildedir. Bu sözlerin tasavvuf tarihinde birçok kişiyi etkilediğini belirten Yaşar Nuri Öztürk, bunların başında da şair Muhammed İkbal'in geldiğini söylemekte ve şöyle demektedir:

İkbal'in, İblis'e bakışı da Hallacı bir perspektif sergilemektedir Hallac'ın tarih boyunca en büyük etkisi, denebilir ki, iblisle ilgili düşünceleri yolu ile olmuştur. İkbal üzerindeki hakim etkilerden biri de İblis konusundadır...

İkbal, üstadı (Hallac)ın yolunu aynen izleyerek iblis konusuna eserinde büyük bir yer vermiş ve bu tekamül kuvvetini hasret, hürriyet, ayrılık, atılganlık, ısrar ve isyan gibi temel yaratıcı öğelerin temsilcisi olarak devreye sokmuş, savunmuştur. (...)

"Hrıstiyan muhitte, buna benzer bir fikir, orta çağda ileri sürülmüştür. "O felix culpa" (Ey mutluluk getiren suç] ki bize böyle bir kurtarıcı kazandırdın! Çünkü hrıstiyan telakkisine göre Adem'in işlediği o ilk suç, hastalık gibi bütün sonraki insanlara sirayet edip onların hepsini takdis eden ilahi inayetten mahrum etmiş, yalnız İsa'nın ölümü sayesinde kendisine inananlar bu suçun neticelerinden kurtulabilmiştir. O suç olmasaydı, bu kurtarıcı Mesih'in zuhuruna lüzum kalmazdı, iki dindeki farklara rağmen, ikisinde de Adem'in ilk serbest hareketine atfedilen önem gayet büyüktür."20

"Schimmel'in bu tesbitleri kadar doğru olan bir nokta da şudur: Doğu ve batıdan alınan tüm örnekler, Hallac'dan çok sonraki yüzyılların isimleridir. Bunun anlamı ise şudur: Bugün, dinden sanata, felsefeden psikolojiye kadar, iblis denen negatif kuvvetle ilgili olarak paylaşılan kabulün tarih içinde ilk fikir babası Hallac'tır"21

Yaşar Nuri'nin kitabında Hallac'ın müslüman ve gayri müslim araştırmacılar tarafından ortaya konan düşünceleri bunlardır.

Haliac'ın kişiliğini ve sözlerini bir çok alim değerlendirmiştir Lehinde ve aleyhinde konuşanlar olmuştur. Lehinde söz söyleyenleri bir yana bırakarak, aleyhinde hüküm veren ve toplumumuzun az çok şöhretlerini bildiği ve güvenerek kitaplarını oku duğu bazı kişilerin söylediklerinden örnekler vermekle yetineceğiz. Yaşar Nuri Öztürk'ün kitabına aldığı bu kişilerin değerlendirmelerinden bazıları şöyledir:

el-Fihrist sahibi İbnu'n-Nedim (öl. 385/995) Hallaç için şöyle demektedir:

"Hileci, hokkabaz, illüzyoncu bir adamdı. Sahip olduğunu iddia ettiği bilgilerin tümünde sıfır idi.., Cahil olduğu için cesurdu. İlahlık iddia ederdi... Krallar yanında şii, halk nezdinde sufi geçinirdi..."22

"Eşari ekolünün en büyük imamlarından Bakıllani (öl. 403/1013), Hallac'ı bazen tanrılık, bazen peygamberlik ilan eden hilekar, hokkabaz bir adam olarak gösterir. Ona göre Hallaç, Firavn'ın sihirbazlarına benzer. Bakıllani, Hallac'ın Bağdad'da hazırladığı ve adına Beytu'l-Azamet dediği bir evi bulunduğunu ve illüzyon gösterilerine uygun biçimde özel hazırlanan bu evin, Halilc'a isnad edilen kerametlerin imal yeri olduğunu söyler."23

"Hallaç hakkında en ağır fetvalardan birkaçının sahibi de Şeyhu'l-İslam ibn Teymiyye'dir. (öl. 728/1328).

İbn Teymiyye, Hallac'ın hulul fikrinde olduğunu onun şiirlerinden hareketle iddia etmekte ve bunun laneti gerektiren bir küfür olduğunu söylemektedir.24

Hallac'daki emir ve irade ayrımı da İbn Teymiyye tarafından bir küfür sebebi sayılmıştır Bilindiği gibi Hallaç, İblisin durumunu değerlendirirken "Allah'ın emri başka iradesi başka. Allah İblis'e secde et emrini verdi, ama iradesi iblis'in secde etmesi yönünde değildi" yolunda bir fikir sergilemektedir. İbn-i Teymiyye'ye göre bu ayırım bir küfürdür.

İbn Teymiyye, fikir babalığını Hallac'ın yaptığı Nuru Muhammedi anlayışını da İslam dışı görmektedir. "Derecesi ve kıymeti ne olursa olsun, hiçbir beşer nurdan yaratılmamıştır" diye düşünmektedir.25

Enel Hak sözünü mazur görenlerin, bu sözün tam fena fillah halinde, Hallaç aracılığıyla bizzat Cenabı Hak tarafından söylendiğini iddia ettiklerini görmekteyiz. Onlara göre, Hallac'ın Enel Hak demesiyle Eymen vadisindeki ağacın Hz. Musa'ya hitaben "Enellah" diye ses vermesi arasında hiçbir fark yoktur. İki halde de konuşan Allah'tır.

İbn Teymiyye'nin, Hallac'ı küfürle itham eden daha birçok beyanı vardır."26

"İbn Hacer e!-Askalani (öl. 852/14481 Hallaç için şunları söyler:

"Zındık olarak öldürüldü. Allah'a hamd olsun ki hiçbir hadis rivayet etmemiştir. İlk zamanlarda hali iyi idi. Sonra dinden çıktı. Sihirbazlık öğrendi. Bazı harikalar gösterdi. Ulema, katline fetva verdi ve (hicri) 359 yılında idam edildi."27

"Hallac'a geniş yer veren ve çok ağır bir dille hakaret eden ibn Kesir (öl. 774/13721, onu Mekke putperestlerine benzetir ve "Bozduğu yaptığından fazladır" diyerek eleştirir."28

Çağdaş bir tasavvufçu olarak Yaşar Nuri öztürk, Hallac'ı bilinen kötü imajından kurtarmak, Hak ve aşk şehidi ilan etmek ve tasavvuf kültürünü savunmak için bu şekilde yoğun çaba sarfetmekte ve binbir su akıntısını her dereden toplayarak getirdiği suların aktığı bir bataklık halini andıran tasavvuf kültürünün yayıncılığını yapmaktadır.29 (İbrahim Sarmış)

 

Dipnotlar:

1- Yaşar Nuri Öztürk, Kur'an'daki İslam, Yeni Boyut İstanbul 10. Baskı.

2- Öztürk. müslüman âlimler ve tarihçilere hücum oklarını yöneltirken. İslam düşmanı oryantalist Massingnon'u "Rahmetli Masingnon" (s. 157) diyerek rahmetle anmaktadır?!

3- Yaşar Nuri Öztürk. Hallac-ı Mansur ve Eseri, 30-32. Yeni boyut, İstanbul, 1996

4- Yaşar Nuri Öztürk Marksist ideolojinin terminolojisine çok düşkün görünmektedir. Mesela proleter çocuğu, (s, 29), dine dayalı demokratik sosyalizm (.s. 24, 33) sosyalist vurucu tim (s. 44) gibi

5- Yaşar Nuri Öztürk. a. g. e. 33-34

6- Yaşar Nuri Öztürk, a. g. e. 35-36

7- Yaşar Nuri Öztürk. a. g. e. 38

8- Karmatiler'in ikinci başkanı.

9- Yaşar Nuri Özlürk, a. g. e. 39 Karmatiler'in bu olayı hakkında fazla bilgi için ayrıca bkz. İbnu'l-Esir, el-Kamil, 7/493-495, 511-512, Beyrut. 1965, el-Kazvini, Asaru'l-Bilad, 180, Beyrut, 1969, İbn Hallikan, Vefeyatu'l-Ayan, 1/409-410, Kahire, 1948.

10- Yaşar Nuri Öztürk. a. g. e. 41-42

11- Yaşar Nuri Öztürk, a. g. e. 49

12- Yaşar Nuri Öztürk. a. g. e. 44

13- Yaşar Nuri Öztürk, a. g. e. 56 bu zatın reenkarnasyon inancını savunmasını sebebi şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.

14- Yaşar Nuri Öztürk. a. g. e. 73-74.

15- Hallac'ın etkilendiği önemli kişilerden birinin Hurufiliğin başı olan Fazlullah el-Hurufi el-Esterabadi (öl. 804/1401) olduğunu belirttikten sonra Yaşar Nuri, Hallac'ın bu dualist inancını şöyle belirtmektedir: "Hurufiliğin insanı Allah'ın en ileri tecellisi sayan görüşü, Hallac'ın lahut-nasut ilişkisinin "Enel Hak" olarak sonuçlanışını değişik bir tarzda ifadeden başka bir şey değildir." Bkz. a.g.e. 180

16- Nicholson, Fi'l-Tasavvufi'l-İslami ve Tarihih, 133-134.

17- Yaşar Nuri Öztürk. Hallac-ı Mansur ve Eseri, 306, Yeni Boyut, İstanbul 1996

18- Yaşar Nuri Öztürk, a.g.e. 324

19- Yaşar Nuri Öztürk, a.g.e. 336-337

20- Yaşar Nuri Öztürk, a.g.e. 261-263, Bilindiği gibi A. M. Schimmel daha çok tasavvuf konusunda çalışmalar yapan bir oryantalisttir. Tasavvuf İslam'ına girmiş, diğer muhtediler gibi müslümanlara tasavvuf dinini öğretmeye çalışmaktadır. Söz konusu çalışmasında Celaleddin Rumi. Şemsi Tebrizi gibi tasavvufçuların yanında batılı birçok İsmin de Hallac'ın bu anlayışını benimsediği ve İblis'i öncü bir hürriyet ve iyilik kahramanı ilan ettiklerini de anlatmaktadır. Bkz. Y. N. Öztürk a.g.e. 262-267. Kitapta gösterildiği gibi İblis'i takdis eden İbn Arabi ve Abdulkerim el-Cili de bu inançlarını Hallac'dan atmışlardır. (Bkz. a.g.e. 192) Schimmel'in tasavvufi çalışmalarını göklere çıkaran ve İslam'ı öğrenmeye çalışanlara tavsiye eden kişilere yukarıda bir kısmını verdiğimiz ve devam eden görüşlerini ithaf ediyoruz.

21- Yaşar Nuri Öztürk, a.g.e. 267

22- Yaşar Nuri Öztürk, a.g.e. 118

23- Yaşar Nuri Öztürk, a.g.e. 118

24- Hallac'ın hulul inancını ve başka tasavvufçuları nasıl etkilediğini Prof. Dr. Mikail Bayram yayınlanmamış bir yazısında şöyle anlatmaktadır:

"Hulul felsefesi eskiden beri mutasavvıflar arasında büyük bir ilgi görmüştür. Birçok ünlü mutasavvıfın Hululiyye mezhebine mensup olduğu görülmektedir, (bkz. Hucviri, Keşfu'I-Mahcub, 334-338, Tahran, 1373 h.) En etkileyici hululiyeci Hüseyin İbn Mansur el-Hallac (309/921 )dır.

Bu felsefe Allah'ın varlıkların ve insanın suretine girdiği inancına dayanmaktadır. Bazı Hrıstiyan mezheplerde Cenabı Allah'ın Hz. İsa'ya hulul ettiği, yani Hz. İsa suretine girdiği kabul edilmektedir. Hz. İsa hakkındaki İlahlık iddiası da buradan gelmektedir. Hallaç ve Bayezidi Bistami gibi mutasavvıfların bu inançta oldukları görülmektedir. Hallac'ın o meşhur olan "Ene'l Hak" sözü bu felsefenin bir ifadesidir. Yani Allah'ın kendisine hulul etmiş olduğunu ifade etmektedir. Bistami de "Ma fi cubbeti Siva Allah" (Cübbemde Allah'tan başka birşey yoktur) sözü de bu inancı ifade etmektedir.

Celaleddin Rumi'nin hocası olan Şemsi Tebrizi'nin de hulûliyye mezhebinden bir mutasavvıf olduğu anlaşılmaktadır. (Burada Menakibu'l-Arifin {s; 2/637-638, ter. Tahsin Yazıcı, Ankara, I980) kitabından nakledilen ve Allah'ın Kimya Hatun suretinde Şems'e göründüğünü anlatan olay nakledilmektedir.)

Şemsi Tebrizi'nin "O senin gördüğün Cenabı Allah beni ne kadar çok seviyor ki hangi surette dilersem, öylece bana gelir. Bu defa da Kimya suretinde geldi" sözü, onun hulul inancında olduğunu göstermektedir. Bu sözü ile, Yüce Allah'ın Kimya hatun suretine girmiş olduğunu ifade etmiş olmaktadır. Şems, bu hulul felsefesiyle Mevlana'yı etkilemiş ve onu kendisine bağlamıştır. Şemsi Tebrizi de hulul felsefesi ile ilgili derin bir birikim bulunduğu söylenebilir. Muhammed İkbal da, Mevlana'nın hululi görüşlere sahip olduğunu örnekler vererek açıklamaktadır. (Bkz. M. İkbal, Seyr-i Felsefe der İran, 88-89, Tahran, 1354)

Hululi fikirlere sahip olan şeyh ve dervişler Şemsi Tebrizi'den sonra Anadolu da faaliyet göstermekteydiler. Ebu Bekri Niksari, Şam'dan gelen Şeyh Osman-ı Rumi bunlardandı. Mevlana'nın bunlarla da ilgisi devam etmiştir. 15. ve 16. yüzyıllarda Şemsi Tebrizi'ye bağlı olmalarından dolayı kendilerine "Şemsi" denilen dervişler yaygın idiler. Abdulvahid Çelebi "Menakıbt Hace-i cihan ve netice-i can" adlı eserinde onları anlatmaktadır"

25- Hallac'ın Nuru Muhammedi inancını Nicholson şöyle özetlemektedir: "Hallaç, nübüvvet nurlarının kendisinden doğduğunu söylediği Nuru Muhammed'in kadimliğini savunmakladır. Ne var ki Allah'a en yakın makama ulaşan ve Allah'ın ruhunun kendisine hulul ettiği ideal kamil kişi olarak Muhammed'i değil, İsa'yı görmektedir. Bu anlayışa göre İsa'da iki ruh vardır; biri değişme ve yok olmaya uğramayan kadim ilahi ruh, diğeri bozulma ve yok olmaya tabi olan hadis beşeri ruh... Şüphe yok ki bu nazariye, bir müslümandan sadır olması açısından benzeri olmayan eşsiz bir nazariyedir..." Fi't-Tasavvufi'l-İslami, 134. Hallac'ın "Haç dini üzerine öleceğim", dediğini yukarıda Yaşar Nuri'nin kitabından vermiştik.

26- Yaşar Nuri Öztürk, a.g.e. 121

27- Yaşar Nuri Öztürk, a.g.e. 121

28- Yaşar Nuri Öztürk, a.g.e. 121 Yaşar Nuri Öztürk'ün müfteriler olarak ilan ettiği ve Hallaç olayına yer veren kaynaklardan bazıları da şunlardır: İbn Hallikan, Veteyatu'l-Ayan, 1/407, el-Bağdadi, Tarihu Bağdad, K/139, el-Yafii, Mir'atu'l-Cinan, 2/259. el-Hansari, Ravzatu'l-Cennat, 235, İbu'l-Esir, el-Kamil fi't-Tarih, 8/40, İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihayc, 11/141. İbnu'l-İmad, Sezeratu'z-Zeheb, 2/253-258, İbnu'l-Muntazam fi't-Tarih, 6/161. Ali İbnu'l-Ecneb es-Sai, Ahbaru'l-Hallac, 38, el-Makrizi, el-Hutat, 2/239. ez-Zehebi, el-İber, 2/140, İbn Hacer, Lisanu'l-Mizan, 2/314. vb.

29- Hallaç konusu, çağdaş olduğunu ve İslam'ı orjinal olarak kavradığını iddia eden Yaşar Nuri tarafından temcid pilavı gibi müslümanların gündemine yeniden sokulduğu için biraz uzunca ele alınmıştır.

 

 

 

 

ŞEYH SABRİ SOYYİĞİT’E MEKTUP

 

 

MELAMİLİĞİN ELEŞTİRİSİNE GİRİŞ

 

DERVİŞİN  İSYANI

İsyan ettim efendime, yerim, durağım tâmu

Sözüm sohbetim itiraz, sükûtum tenkit kamu

Kalmadı ihlâs, itaat, zelili nâçareyim,

Çölün ortasında bikes, acizi bîçareyim.

Efendim der ki: “bî nişan olmalıyız bu yolda”

Ancak; yürüyor kendisi paşalar gibi, yolda

Bütün mertebeler onda, bütün nişanlar onda

Yekta olduğunu yazar, ilimde ve hikmette

Cennetle müjdeleyerek, gaybden haber vermekte

Melâmiyiz ! diye ilân ediyorlar dünyaya

Halbuki ilm-ü  hikmette galiba kaldık yaya

Yaktık cümle hasenatı benlik iddiasında

Vallahiemsaliniz yok övünme sahasında

                    “Nisbet fiil şirktir” deyip kural koydun tevhide

                      Helali haram eyledin tevhid mertebesinde(!)

                      Pirinizin inandığı, sünnet dışı âkide

                      Mürşidi ilâhlaştırdın ileri gide gide             

                      Nebi’ye muhalif oldun “inşallah” demeyerek

                      Hak Mürşid ilâhlığında “inşallah”a ne gerek(!)

                      Savcı demiş ki:”Melâmet aydınlattı İslâm’ı”

                      Halbuki İslâm’dan alır ışığı her Melâmi

                      Yalancıya destek olmaz bilirdik Hacı Baba?

                      Açıklasın ki ne demek istemişler acaba?

                      Tut elimden Hacı Baba! sizdeyse nur-i Hüda

                      Kalmasın bu fakir dahi nur-i Hüdâ’dan cûdâ

 

 

 

ŞİRK VE ÇEŞİTLERİ

Hamd, Alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salâtü Selâm, enbiyâların sonuncusu Resulullah’ın, Ehlinin, Sahabesinin ve de kıyamete kadar, onları dost edinenlerin üzerine olsun...

Tevhidin şirkle olan savaşı, Nûh Aleyhisselâm’ın kavmini, putlardan sakındırıp sadece Allah’a ibadete davet ettiği günden beri devam etmektedir.

Nûh Aleyhisselam’dan sonra da Resüller geldi ve gönderildikleri toplumları yalnız Allah’a ibadet etmeye, tapınageldikleri şeylerin ibâdete layık olmadıklarını orılara anlattılar. Bu hak batıl mücadelesi, Muhammed (S.A.V.) gelinceye kadar da böylece devam etti. Allah Resûlü (S.A.V.) kendisine nübüvvet verilmeden önce de çevresinde “sâdıkû’l-emîn/ doğru ve güvenilir” olarak bilinmesine rağmen onları; tevhide, yalnız Allah’a kul olmaya davet ettiğinde, “yalancılık ve sihirbazlıkla” suçlandı.

İşte bu, toplumlarını şirkten arındırarak tevhid inancına çağıran her peygamberin karşılaştığı bir durumdur. Bu mücadele her zaman varolmuştur.

Tevhid inancının varlığı ve de yokluğunun söz konusu olduğu tehlikeli bir düzlem olması hasebiyle şirk ve çeşitleri hakkında kardeşlerimizi biraz daha aydınlatmayı hedef edinerek risâlemizi sunuyor ve Allah’tan başarı diliyoruz.

«Allah, kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bundan öte dilediğine, dilediği kimse için bağışlar. Her kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz büyük bir iftira da bulunmuştur» (Nisa, 48).

«Şüphesiz,kim Allah’a ortak koşarsa, Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun gideceği yer Cehennemdir. Zalimlere orada bir yardımcı da yoktur» (Maide, 72).

İnsanın, Allah azze ve celle’ye karşı açıkça isyanı olduğu için şirk, en büyük bir suçtur. Bu hal üzere ölen kimse ebediyen Cehennemde kalacaktır. (Allah korusun).

«Şüphesiz kitap ehli ve müşriklerden Kafir olanlar, Cehennem ateşinde ebedi olarak kalacaklardır. Onlar insanların en kötüleridirler» (Beyyine, 6).

Öyleyse şirk nedir?

Şirk; Allah’a zatında, sıfatlarında, hükmünde, ulûhiyet, ibadet veya mülkünde ortağı, dengi bulunduğuna inanmak ve bunu benimsemektir. Küfür nasıl imanın zıttı ise, şirk de tamamen Tevhidin zıttıdır.

ŞİRKİN ÇEŞİTLERİ

Œ Büyük şirk

Bir şeyi Allah’a denk tutup ona ibadet etmek. İlah’mışcasına ona itaatte bulunmak, hem onun hem de Allah’ın emirlerini müsâvi görerek ortak koşmak, veya o şeyi Allah hükmünün önüne geçirmektir. Bazı hallerde Allah’ın kurallarının geçerli olamayacağına inanmak ta bu kabildendir. Kişi bu durumda geçerli gördüğü kanunları Allah’ın kanunlarına tercih ettiği için bilerek bilmeyerek şirke düşmüş olur. Şüphesiz bu kelimenin tek anlamıyla, şirkin en ağırı olup bu durumdaki kimse İslâmdan çıkmış ve bu durum üzere ölen kimse de ebedi cehennemde kalmak üzere müşrik olarak ölmüştür. (Allah korusun).

Bunun da bazı kısımları vardır;

F İtaatta şirk:

Allah’ın hükmünden başkasını kabul etmek, meşrû görmek veya onun Allah’ın hükmünden üstün yönleri olduğuna inanmaktır. Hüküm ve hakimiyet yalnızca Allah’a has bir haktır. (Hiçbir mahlûkun hükme ehliyeti yoktur. İnsan yalnızca Allah’ın hükümlerini uygulamakla memurdur),

«Hüküm yalnız Allah’ındır» (Yusuf, 40).

Allah’a isyan olan bir ameli helal görecek kadar alim veya şeyhlerine uyanlar (Allah korusun) bu sınıftadırlar.

«(Yahudiler) Allah’ı bırakıp alimlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler» (Tevbe, 31). Allah Resûlü (S.A.V.) Tirmîzi’de yer alan sahih bir hadiste bu ayeti Adiy b. Hâtem’e, “Hıristiyanlar alimlerine helali haram, haramı da helal kılmalarında itaat ediyorlardı. Kim Allah’tan başkasına şeriat koyma, (hayata tümüyle yön verme) hakkı iddia ederse Allah’tan indirileni inkar etmiştir” -şeklinde açıklamış, sonra da şu ayeti okumuştur,- «Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerin ta kendileridirler» (Mâide, 44).

Emir ve yasaklama hakkı, sadece Allah’ındır, «Bilesiniz ki, yaratmak ta, emretmekte Ona mahsustur» (A’raf,54)

× Bilesiniz ki, .... O’na mahsusturØ ifâdesi, bu hakkın başkasına nisbetin asla mümkün olmadığına açık bir delildir. Ayette görüldüğü üzere yaratma ve emretme hakkını, Allah’tan başkasına nisbet eden kimse İslâm milletinin dışına çıkmış, müşrik olmuştur:

Yarattıkları üzere yegâne tasarruf sahibi olan yalnız Yaratıcıdır. Allah azze ve celle dir. Yarattıklarının yararına olanı en iyi bilen de sadece O’dur. O’ndan başkası hiç bir şey yaratmamıştır.

Allah’tan başkası, yaratılmış olduğundan acizdir, kendinde bile bilmediği sayısız husus vardır. İnsan bunu bile bilmekten âcizken yaratılmışlara uygun ve yararlı olanı nereden bilebilir ki? Bu da gösteriyor ki, insanlar tarafından hayata bir sistem olarak yön vermesi üzere konulan bütün kanun ve düzenler batıldır. Hiçbirisiyle hüküm vermek asla câiz değildir. Hakimiyet ancak Allah’ındır, O’ndan başkasının, katından bir hüküm getirme hakkı asla yoktur. (En maddesel konularda bile insan, dün inkar ettiğini bugün ikrar veya dün ikrar ettiğini bugün inkar ediyorsa bu âciz haliyle -Yaratıcısını ve de O’nun hükümlerini inkar ederek- ortaya koyacağı hayat sistemi elbette batıl olacak ve elbette her şeyi ilmiyle kuşatan hiçbir noksanlığı olmayan yüceler yücesi Allah’ın kanunları yegâne, alternatifsiz doğrular olacaktır). Allah’tan başkasının kanunlarına Kur’âni ifadeyle, “Cahiliyye hükümleriyle hükmetme” denilmektedir. Burada Allah azze ve celle, kendi hükmü dışında geçerli veya hayırlı olabilecek bir hükmün olmadığını açık ve kesin olarak bildirmiştir.

F Duâda şirk:

Hastalıktan şifa, musibetten afiyet, rızık genişliği vb. gibi ancak Allah’ın kâdir olduğu hususlarda ister Peygamber veya alim olsun, ister salih bir kul olsun mahluklardan medet ummak ya da Allah’a yapılan duâda onları vesile kılmak bu kabildendir. Zira onlar da duâyı yapan gibi yaratan değil amellerini kesbeden kullardır. Şifa bulmak veya nazar vs.’den korunmak için muska vb. şeyler edinmekte böyledir, Allah Resûlu (S.A.V.) “şüphesiz, muska ve temîmeler şirktir” ve “Kim boynuna muska takarsa Allah ona afiyet vermesin” buyurmuştur (sahihtir, Tirmizi). Duâ ibadettir ve de tüm ibâdetler ancak Allah’a mahsus kılınmalıdır. Allah’a ibâdette hiçbir şey, hiçbir kimse ortak edilemez,

× Deki: ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, ilâh’ınızın sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel yapsın ve Rabbine ibâdette hiçbir şeyi ortak koşmasınØ (Kehf, 110),

× Allah’ı bırakıp ta sana fayda veya zarar vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu yaparsan, o taktirde sen mutlaka zalimlerden (müşriklerden) olursunØ (Yanus,106).

F Niyet ve gayede şirk:

Genellikle amelle özellikle de kişinin tümden Allah'a itaatten insiraf etmesi, uzaklaşmasıdır. Amelini dünyevî çıkarlar için yapan Allah’ın rızasını gözetmeyen kişi bu şirke düşmüş olur, ki bu itikadî bir şirktir.

× Kim, (yalnız) dünya hayatını ve onun zinetini istemekte ise, onların işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir; (dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir, halen yapmakta oldukları şeyler zaten batıldırØ (Hud, 15-16).

F Sevmede şirk:

Başkasını Allah’ı sever gibi ya da O’ndan daha fazla sevmekledir. Bu da şirktir. Sevgi ihlasla boyun eğmenin bir göstergesidir.

× İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a (haşa) eşler ve benzerler edinir de onları, Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise daha çok Allah’ı severlerØ (Bakara, 165).

F Hulûl şirki:

Birleşme anlamına gelen ittihad sözcüğü ile de dile getirilen hulûl inancı (Allah’ın -hâşâ!- kulda çözülmesi), tasavvufa sonraları İran ve Hıristiyan kültürleri ile yeni platoncu felsefenin de etkileriyle ve özellikle şii tarikatlar kanalıyla girdi. Aşırı şiiler, Allah’ın önce Ali (R.A.)’a sonra da imamlara ve öteki şia ulularına hulûl ettiğini öne sürerler. Bu akımın önemli temsilcilerinden olan (Ben İlâhım) sözünden dolayı idam edilen Hallac-ı Mansûr, tutkularına hakim olarak nefsini eğiten kimsenin insâni niteliklerden sıyrılarak arınıp saflaşacağını böylece Allah’ın o kula hulül edeceğini savunur. Yaygınlaşan ve geniş bir yandaş kitlesince benimsenen bu düşünceler İbn-i Arâbi’nin sistemize ederek hararetle savunduğu Vahdeti Vücûd adı verilen tasavvuf akımının kökleşmesine yol açtı. Bu inançla insan ve Allah’ın bir bütün (?!) olarak değerlendirildiği, Allah’ın -hâşâ!- kulunda çözüleceği böylece aynı vasıflarla muttasıf olabileceği öne sürülmüştür ki, bu da maalesef bir çok tarikat tarafından öğretilegelmiştir. (Bkz. Vahdeti Vucud/ Aliyü’l-Kari,B.Larousse 11/54I7).

F Tasarrufta şirk:

Allah’ın Rububiyeti gereği O’na mahsus olan kâinattaki tasarruf ve tedbiri bir takım salih kimselere nisbet etmek, onların da bu hususta güç sahibi olduğuna inanmaktır. Bu salih insanların elbette diğer insanlardan faziletli yanları olabilir ancak bu Allah’a mahsus olan vasıflara nisbet edilmelerine varacak şekilde değildir. Peygamber de olsa bu böyledir. Örneğin mutlak gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Dolayısıyla Allah’tan başkasının gaybı bildiği iddiası kişiye.- Allah adına bilmediği bir şeyi söylediği için büyük bir sorumluluk getirir, sahibini küfre götürür (Allah korusun),

× ...Eğer gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyimØ (A’raf, 188).

F Korkuda Şirk:

Allah’a ve ahirete olan iman zayıflığının veya batıl inancın bir neticesi olarak kişinin; Allah’tan başkasının fayda ya da zarar verebileceğine inanması, korkuda başkalarını Allah’a denk tutmasıdır. Beşeri sistemlerin baskısından korkarak farzları terk etmek de böyledir. Doğrusu insan Allah’tan korkmalı ve bu korkusu onu daha fazla itaata sevk etmelidir.

Ancak yırtıcı hayvanlardan veya bir zalimden korkmak gibi doğal korkuya gelince şer’an mümkündür ve bu da şirk sayılmaz. Allahu Teâla, Musa’yı Aleyhisselam’ı şu ayette bu tür bir korkuyla vasfetmiştir,

× ...Etrafını kollayarak, korkuyla oradan ayrıldıØ (Kasas, 21).

F Tevekkülde Şirk:

Tevekkül, sebepleri yerine getiren insanın, Allah’ı vekil kılması, O’ndan işinde muvaffakiyet vermesini istemesi ve yalnız O’na güvenmesidir, × Sen, ölümsüz ve dâima diri olan Allah’a tevekkül et (güvenip dayan)...Ø (Furkân, 58). Bunun için Allah’tan başkasına veya sebeplere tevekkül etmek caiz değildir.

Şirk olan tevekkül ise; Ancak Allah’ın kudreti dahilinde olan şeylerde Allah’tan başkasına kalben tevekkül edip bağlanmaktır veya Allah’tan başkasını rızık alıp veren olarak görmektir.

à Küçük şirk konusuna geçmeden önce çokların bilmeden düştüğü bazı önemli ve de hassas noktalara değinmekte yarar var, bunlar;

Şifayı mutlak surette doktor veya ilaca bağlamak. Din ve dünya işlerinde başarılı olmayı Allah’ın yardım ve izni atfı olmaksızın yalnız zekâ, gayret ve çalışmaya bağlamak. Kulların kanun, hüküm koyabileceklerine dair inanış. Ölüm nedenlerini mutlak surette trafik kazalarına veya yanlış ilaç kullanımına vs.’ye bağlamak vb, gibidir. Bu izafetleri mutlak olarak yapmaktan çok sakınmalıdır.

 Küçük şirk

Küçük şirk, İslam dairesinden çıkarmayacağı gibi tevhidin aslına da zarar vermez. Ancak bu tevhidin kemaline aykırıdır. Küçük şirk, büyük şirke yol açan vesiledir. Bunun da bazı kısımları vardır. Bunların başlı ca olanlarını Allah’ın yardımıyla zikretmeye çalışacağız,

F Kavli şirk:

Allah’tan başkasına yemin etmek gibi kişinin lisanıyla vâki olacağı şirk türüdür. “..senin sayende”, “Allah’tan başkası için hâkimler hâkimi” gibi sözler ve de kişiyi Abdu’n- nebî, Abdu’l- hüseyin gibi isimlerle Allah’tan başkasının kulluğuna nisbet etmek bu kabildendir. “Kur’an evliya çarpsın!”, “ekmek mushaf çarpsın!” vb. sözler de bu sınıftandır. Bunların tümünden sakınmalıdır.

F Fiili şirk:

Bazı şeyleri uğurlu saymak gibi inanışlardır. Bazı hayvanları, kuşları veya günleri uğursuz saymak; “kaynanan seni seviyormuş!”, -bir şey üzerine- “bugün misâfir gelecek!”, birisini anınca kulağının çınlayacağına dâir inanış (veya hıçkırık tuttuğunda anıldığına inanmak) gibi bazı tevafûkî olaylardan uğurlu sayarcasına anlam çıkarmak; fal bakmak veya baktırmak, niyet çekmek, türbelere para atmak, ip bağlamak (itîkad edilmemesi koşuluyla!) böyledir.

× ...Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir...Ø (Ya’sin, 19),

Resûlullah (S.A.V.) “Uğura inanmak şirktir” buyurmuştur (Müslim)

F Kalbî şirk:

Riyâ, şöhret sevgisi, bazı amelleriyle dünya ve dünyalığı ahirete tercih edercesine arzu etmek gibi hususlar kalbi şirktir.

Bunu dört şekilde inceleyebiliriz;

1.     Dünyevi bir menfaat sağlamak için amel yapmaktır. Kişi, amelinin ecrini dünyada alır ahirette ise bir nasibi yoktur. Bu da büyük şirktir (Bkz. Niyet ve gayde şirk).

2.     İnsanların hoşnutluğu için yapılan Allah’ın azabından sakınma hedefi güdülmeyen amellerdir.

3.     Mal edinebilmek, evlenebilmek, hacca gitmek için amel yapmak, ganimet için cihâda gitmek veya makam elde etme gayesiyle İslâmi ilimler okumak bu tür şirktendir. Burada da hedef Allah’ın rızası değil, hevâ ve hevestir.

4.     Başkalarının rızasının gözetilmediği halde huşû ve takvâsızlıktan dolayı ifsad edilmiş amellerdir,

× ... “Allah ancak müttekiler (takvâ sahiplerin)’den kabul eder”Ø (Maide, 27). Bu amel de kişiye ahirette bir yarar sağlamaz. İyi ve kötü amel birbirine karışmış, kötü olan galip gelmiştir.

Doğruluklarına kalben itikad edilmesi halinde bunlar büyük şirke dönüşür ki Allah azze ve celle hepimizi bunlara düşmekten korusun (Âmin).

Ž Gizli şirk

İbni Abbâs (R.A.) “Allah ve sen dilersen” gibi bir sözün “Allah ve falanca dilerse” anlamında olduğunu söylemiş ve bunun gizli şirk olduğunu belirtmiştir. Bu ifadenin yerine “evvel Allah, sonra da falanca dilerse” kullanılması gerekir. “Evvel Allah, sonra da senin sayende” demeli Allâh’a hiçbir varlık denk tutulmamalıdır. Buna düşen Yine “Allah’a ve sana güveniyorum” değil, “evvelen Allah’a, sonra da sana güveniyorum” denmelidir. Zira “ve” edatı eşitliği gerektirir. “Sonra” kullanarak derece farkını ispat etmek şarttır.

Allah Resûlu (S.A.V.) bunun keffâretini şöyle bildirmiştir, “Kim Lât ve Uzza’ya yemin ederse (hemen ardından) “Lâ İlâhe İll’allah” desin. Kim arkadaşına, “Gel! bahis -iddialaşmak ve kumar- oynayalım derse, sadaka versin” (Buhari, Müslim).

à Resulullah (S.A.V.) her tür şirkten şu duâyla Allah’a sığınmamızı bizlere öğretmiştir, × Rabbimiz, bilerek sana ortak koşmaktan sana sığınırım, bilmediğimizden de Sen’den bağışlanmamızı dilerizØ (Sahihtir, Ahmed).

Çokların sakınmadığı, imana zarar veren ameller

4 Sihir: Kalp ve bedene hastalık, ölüm vb. gibi fiziksel etkiler meydana getirebilen, eşlerin arasını açan ve cinlerle küfre düşmeye karşılık işbirliği içinde bulunan kimselerin bazı muska, üfürük, tılsım vs.’yle yaptığı bir fiildir. Bu, ameli küfür olduğu gibi bu işlerle uğraşanlar da kâfirdir. (Bkz. Bakara süresi 102).

4 Kâhinlik: Medyumluk olarak da tesmiye edilen kehânet, geleceği bildirme iddiasıdır. Kâhin veya medyum, Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği gaybî durumları, geleceği bildiğini iddia eder ki, bu haliyle Allah’ı inkar ederek kafir olmuş olur. Sözlerini doğrulayan da küfre düşer. (Bkz.Tasarrufta şirk).

4 Sihri çözmek: Sihre maruz kalan kimseyi Allah’ın izni’yle kurtarmak biri meşru diğeri ise haram olmak üzere iki yolla mümkündür.

a) Sihri, sihirle çözmek; bu küçük küfürdür.

b) Sihri Kur’ân ve Sünnette sabit olan duâları okuyarak (rukye ile) çözmektir ki, bu câizdir.

4 Falcılık ve astroloji: Ban yıldız ve burçları, yeryüzünde meydana gelen olaylara etkili kabul etmektir ki, kişi isterse bunun Allah’ın izniyle olabileceğine inansın şirktir. Sahibini İslâmdan çıkarır. Kur’ân’dan öğrendiğimiz kadarıyla yıldızların yaratılma gayesi; gökyüzünü süslemek, yolcuların yollarını belirlemesi ve “Mele-i A’fa”yı dinlemeye kalkan şeytanların taşlanmasıdır. Ancak yıldız hareketlerinin dünya olaylarıyla karşılaştırması yapılarak benzerlikler bulunmaya gidilirse bu, tevhid akidesinin kemâline aykırı olmakla birlikte sahibini küfre götürmeyen küçük şirk olur.

4 Nazarlıklar, muskalar: Mavi boncuk gibi ister belli vasıflardaki taşlar olsun ister ayet, hadis yazılı kağıtlar olsun birlikte değerlendirilirler. Çünkü bunlar konuya delil teşkil edebilecek naslarda umûmen ele alınmıştır. Bunları iki şekilde inceleyebiliriz,

a) Kur’an’dan olmayanlar: Nisbi veya külli etkisine inanan büyük şirke düşer. Maalesef bunların koruduğuna inanmak veya bir musibetten kurtulmayı bunlara bağlamak vb. gibi çarpık inanışlar halk arasında yayılagelmiş, böylece fâsid itikadlara zemin hazırlanmıştır. Bunlardan şiddetle sakınmalıdır.

b) Kur’andan olanlar: Mütekaddim ulemâdan muhtevanın yalnızca Kur’an ayetleri olması şartıyla bunun câiz olduğuna dâir bazı rivâyetler söz konusu ise de asıl olan delillerin umûmiliği, bunun haram oluşudur. Bundan kaçınmalıdır.

4 Okuma (Rukye): Kur’ân veya Sünnette yer alan; cin ibtilâsı vs. hastalara şifa için okunan zikir ve duâların tümüne verilen addır.

Rukyenin meşrû olabilmesi için;

a.     Allah’tan başkasına güvenip ondan medet ummak gibi haram şeyler içermemesi,

b.    mânasının anlaşılır olması,

c.      Arapça olması (bilmeyen şifa için duâda bulunur),

d.    Allah’ın izni olmadıkça şifanın hasıl olmayacağına inanılması şeklinde bazı kâideler vardır.

Şifa için bilezik, ip veya değişik vasıflardaki taş vs. edinmek gibi mezkûr kâidelerin dışında olan rukye, haram olur.

à Zarar ve yarar ancak Allah’ın izniyledir. Allah bütün yaratılmışlar üzerinde tek kuvvet ve kudret sahibidir. Her kim böyle şeylerin hayır ve şerre neden olduğuna inanırsa büyük şirke, bu yalnız bir şüpheden ibaretse küçük şirke düşmüş olur.

Müslümanların bir çok fitne, felaket, belaya maruz kalması, kanlarının ucuz olması, zillet içinde bulunmalarının başlıca nedeni İslâm topraklarında maalesef her çeşidiyle yaygın olan şirkî unsurlardır. Akidelerinin berraklığını gideren şirkî öğeler ve gerçek tevhid akidesinden yüz çevirmelerinden dolayı Allah’ın üzerlerine boşalttığı azaba müstehak olmuşlardır.

İslâmdan olmadığı halde İslâmmışcasına rağbet gören bidat ve hurafeler bunun veciz bir göstergesidir. Oysa İslâm bunları ve bunlara götüren yolları yıkıp tevhid akidesini ikâme etmeye gelmişti!..

Müslümanlar neredeyse kendilerinden önceki müşrik kavimler gibi dinlerini oyun ve eğlence edinme tehlikesiyle karşı karşıya geldiler. Ölmüş salihleri yüceltmeye, onlar için kurban kesmeye, duâlarında onlardan medet ummaya, kabirlerini bayram yerlerine çevirip onları tavaf etmeye başladılar. Allah Resûlü (S.A.V.)’in, “Allah katında mahlukâtın en şerlileri” olarak tanımladıkları kimseler gibi kabirleri ziyaret etmek için sefer eder, oraları mescide çevirir ve onları takdis eder oldular!

Tüm bunlardan daha korkunç olan da, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi terk ettiler!.. Beşeri sistemlerle yaşar onları destekler oldular. Onu sever ve savunur oldular! Her ne kadar değişik adlar kullansalar da onlar gibi faiz yemeye başladılar!..

Bu acı tablo karşısında, vaziyetin derdini taşıyan her müslümana, “Ey Rabbimiz! Bize yalnız Senin Hükümleri’nle yaşayabilmek için gayret edeceğimiz bir basiret, bir güç ver. Bizleri şirkin her türlü kirinden, tevhidin nuruyla temizle ve bizi dosdoğru yola ilet! Şüphesiz Sen her şeye gücü yetensin!” diye yalvararak duâ silahınâ sarılmak ve “Bismillah” demek düşer!

“Sallallahu alâ Muhammedin ve alâ âlihi ve Sahbihi ecmâîn”

VE’L-HAMDÜ LİLAHİ RABBİ’L ALEMİN

 

 

MELAMİLİĞE ELEŞTİREL BAKIŞ:

Tevhit Eğitimi “Nisbet fiil şirktir” diye başlar, halbuki

                    NİSBET FİİL ŞİRK DEĞİLDİR

         Melâmiliğin ilk basamağı “nisbet fiil şirktir” inancıdır.

Bütün peygamberler halkın nispet fiillerini Allahın emirlerine göre düzeltmeleri için tebliğde bulundular. Kulların özgür irade ile gerçekleştirdikleri fiillerinin Allah’a ait olduğunu söylemediler. “Nisbet fiil şirktir” mantığı, kötülüklere, ahlaksızlıklara  olan nefreti kırarak, iyi-kötü arasındaki farkı ortadan kaldırmakta, günah işlemeye engel olan direnci zayıflatmakta, şeytana karşı düşmanlığı azaltarak hoşgörü ile bakmayı getirmektedir.

         SORU: Nisbet fiil ne demektir?

         YANIT: İnsanın günlük yaşamında şunu, bunu yaptım demesidir. Nisbet fiil, insanın zihinsel ve bedensel eylemleri için kullanılan bir kavramdır. Muhtelif hadislerde “iradeye dayalı davranışlar olan fiil ve âmel kavramlarının insanlara nispet edildiği görülmektedir. Allah’ın, insanlara fiil yapma gücü ve iradesi verdiği ve buna bağlı olarak onların yaptığı amellere ödül ve ceza vereceği bildirilmiştir.

          Mutezile alimlerine göre kişi fiillerini bizzat kendi irade ve gücüyle yapar. Çünkü insanı, fiillerini kendi irade ve gücüyle yapacak şekilde yaratan Allah, ona her hangi bir müdahalede bulunmaz.

          Bazı ayetlerde fiiller Allah’a değil, insana nisbet edilmiş, herkesin yaptığı kötülüklerin kendi aleyhine olacağı, Allah’ın insanlara zulmetmediği, âhirette göreceği ceza veya mükâfatın işledikleri fiillerin karşılığı olduğu açıkça belirtilmiştir. Eğer kulların ihtiyari fiilleri Allah tarafından, kulun bilinci ve amacı dışında yaratılmış olsaydı peygamberler gönderip onları iman ve itaate davet etmesine gerek kalmazdı. Zira buyruklarına uymayanlara ceza, uyanlara ödül vermesi, bizzat gerçekleştirme gücü ve imkânına sahip olmadıkları fiillerden ötürü kendilerini sorumlu tutması ilâhi adaletle bağdaşmaz. İnsanlara ait iradî ve ihtiyarî fiillerin kendileri tarafından yaratıldığını hudûs delili de kanıtlar. Çünkü kişinin ihtiyari fiilleri hâdistir. Her hâdisin de zorunlu olarak bir muhdise ihtiyacı vardır. İnsanın zorunlu fiillerinin faili Allah olduğuna göre, ihtiyari fiillerinin de bir faili bulunmalıdır. Herkes tarafından  gözlenebildiği üzere insan, fiilin meydana gelişini mümkün kılan araçlara sahip olduğu takdirde istediği fiili gerçekleştirebilmekte, istemediğini ise terk etmektedir. Mutezile âlimlerine göre insan, fiillerini gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyduğu  güç ve iradeye fiilin meydana geliş anından önce de sahip bulunmaktadır. Pratik hayatta bütün insanlar kendi kudretleri dahilinde bulunan bütün fiillerde hür ve serbest olduklarını kabul etmekte ve davranışlarını bu duygu ile sürdürmektedirler.(TDV İslam Ans. Cilt: 13, fiil maddesi)

          Kur’anı Kerim, hem Allah’ın mutlak egemenliğini hem de onun adaletiyle ilgili olarak insanın özgürlüğünü ve sorumluluğunu birlikte kabul eder. Kur’an Allah’ın hükümranlığını ve iradesinin mutlaklığını öne çıkardığı yerlerde insana, onun mükemmelliği ve yüceliği karşısında kendisinin hiçliğini hissettiren bir üslûp kullanır. Allah âlemlerin rabbidir. Göklerin ve yerin mülkü onundur. Yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten  yalnızca odur. Allah bir topluluğa kötülüğü murat etmişse bunun geri çevrilmesi mümkün değildir. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur. Ancak  Allah’ın kesin egemenliği karşısında  insana verdiği özgür iradeyi yok sayacak kadar bir genelleme cebriye  görüşünü gündeme getirir ki bu da sünnete aykırıdır. Elbette Allah istemedikçe bir yaprak bile kıpırdamaz. Ancak Allah’ın insana izafe ettiği davranışların Allah’a ait olduğunun iddia edilmesi sorumluluk bilinci ile bağdaşmaz ve insanın değerini düşürür. Mâtüridi’ye göre fiiller, itaat, isyan, iyilik, kötülük gibi ahlaki nitelikleri taşımaları bakımından Allah’ın kazası olamaz, dolayısıyla bunların insana nisbet edilmesi gerekir. İnsanın kudreti, onun zorunluluk altında bulunuşunun değil özgür kılınışının nedenidir. Bu güç ve kudretle insan, karşıt değerler taşıyan fiillerden birini ya da diğerini seçme ve yapma özgürlüğüne sahiptir. “Vahdeti vücud” denilen varlık felsefesi yanında ameli bakımdan da gerçek anlamda bir tevhidin oluşması için insanın ilahi irade karşısında bütün benliği ile kendisini yok sayarak “fenafillah” olması ve her şeyin O’ndan geldiğine inanması gerektiğini telkin ederek koyu bir teslimiyet ve aşırı bir tevekkül düşüncesini yerleştirmeye çalışması cebir görüşünün, cebriyeciliğin ürünü olup sünnete aykırıdır. Sünni âlimlerin çoğunluğu, insanların sorumluluğa konu olan fiillerini kendi iradeleriyle yaptıklarını kabul etmekte, buna karşılık Allah’ın kullarını, inkâr veya isyan etmeye zorladığı fikrini reddetmektedirler. Ehli sünnet âlimlerinin kanaatlerine göre ihtiyari fiillerin ilahi iradenin zorlamasıyla  gerçekleştiğini söylemek Allah’ın adalet, rahmet ve hikmet sıfatlarıyla bağdaştırılamaz. Ayrıca peygamber göndermek suretiyle insanları buyruklarına uymakla yükümlü tutmasına ve sonuçta uymayanları cezalandırmasına hem naslar hem de apaçık akli ilkeler açısından savunulabilir bir açıklama getirmek de mümkün değildir. Zira kullarına karşı rahmetle muamele ettiğini beyan eden(Enam 6/12)Allah’ın, insanları iman ve itaati sağlayacak irade ve kudretten yoksun bıraktıktan sonra inkâr ve isyanları nedeniyle cezalandırması adalet ve rahmet anlayışına aykırıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki cebriyecilik görüşü, insanın içinde yaşadığı “teşebbüs etme-çalışma-başarma” dünyasının gerçekleri ve kendi vicdani kanaatleriyle de bağdaşmamaktadır.(TDV İslamAns. Cilt: 7-22 “cebir” ve “irade” maddeleri)

“Nisbet fiil şirktir” hükmü, sokaktaki bütün müslümanların müşrik olduğunu ilan etmekle aynı kapıya çıkar. Sünni inanç sisteminin, sünni akaidinin ve sünni fıkıh literatürünün hiç birinde nisbet fiilin şirk olduğuna dair en küçük bir ifade yoktur. T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Diyenet Vakfı yayınlarının hiç birinde nisbet fiilin şirk olduğu ifadesine rastlayamazsınız. Her şirk, aynı zamanda küfürdür. Her küfür şirk değildir. Her müşrik aynı zamanda kâfirdir, ancak her kâfir müşrik değildir. ”Nisbet fiil şirktir. Kişiler fena mertebelerini zevk etmedikçe şirk içindedirler” demek, anılan eğitimi alamayan insanların tamamının müşrik (kâfir) olduklarını söylemek demek olduğundan bunu söyleyenlerin kendileri kâfir olacağına dair hadisi şerifler vardır:

“Kim bir insanı kâfir diye çağırırsa, yahut öyle olmadığı halde ey Allah düş-manı derse söylediği söz kendisine döner”(Buhari,feraiz29;Müslim, iman 27)

buyurulurken, bir başka hadiste de şöyle denilmiştir:

        “Bir insan müslüman kardeşine ey kâfir diye hitap ettiği zaman, ikisinden biri bu sözü üzerine almış olur. Şayet söylediği gibi ise küfür onda kalır, değilse söyleyene döner”(Buhari, edep 73; Müslim, iman 26) buyurulmaktadır

          Sonuç olarak nisbet fiil şirk değildir. Nisbet fiilin şirk olduğunu savunmak Allah’ın helal ettiğini haram saymak demektir: “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.”(Maide: 5/87)  

          Melâmiler ister istemez  meratibi tevhidi fehm etmeyeni   şirkle suçlamak zorundadırlar. Bundan kurtulamazlar. Çünkü İbni Arabi’nin vahdeti vücud doktrinine göre tevhid, varlığın birliğidir. Halbuki ehli sünnet akaidinde tevhid, Allah’ın birliğidir. Sünni islamın fıkh kuralları Allah-kul ikilemine göre konulmuştur. Bir tarafta Cenabı Hak ve onun emirleri, diğer tarafta Allah’ın kullarının görev ve sorumlulukları.  Bu ikilem dengesindeki değişiklik bütün fıkıh kurallarını alt üst eder ve tevhid eğitimi içindekilerle dışındakiler birbirlerini şirkle suçlamak zorunda kalırlar. Sorumluluk Sünnete aykırı tanım yapanlara aittir.

           Tevhid eğitiminin, “nisbet fiil, sıfat,vücud şirktir” suçlamasına dayandırılarak manevi mertebeler kazanılması, başkalarının hakkını gasb ederek, torpille yüksek makamlara gelmek gibidir. Fena ve beka mertebelerinin temel dinamiği, avam müslümanların şirk fiil, şirk sıfat, şirk vücud ile suçlanmasıdır. Açıkçası bu yüksek dereceler, haram para ile zengin olmaya benzediğinden melâmet tarihindeki düşünce ve eylem dengesizlikleri, bu gün de devam etmektedir.

 

                   “İNŞALLAH”SIZ   İFADELER 

 

         İnşallah, Allah dilerse demektir.  Kur’anı Kerimde Hz Peygambere, Allah’ın dilemesine hiçbir şey hakkında, “şunu yarın yapacağım” dememesi emredilmiştir (Kehf 18/23-24). Kur’anda her işin ilahi iradeye bağlı olduğunu bidiren pek çok âyet bulunduğu gibi, doğrudan doğruya inşallah tabirinin yer aldığı beş âyet mevcuttur. Bu âyetlerde Hz Yusuf’un ebeveynine ve kardeşlerine (Yusuf 12/99), Hz Musa’nın Hızır’a (Kehf 18/69), Hz Şuayb’ın sekiz yıl yanında çalışmasını istediği Musa’ya (Kasas 28/27) hitap ederken inşallah dediği, Hz İsmailin de kendisini rüyasında boğazladığını gören babasına Allah dilediği takdirde sabredenlerden olacağını söylediği (Saffat 37/102) ve Hudeybiye’den sonra Resûl-i Ekrem’in rüyası doğrulanıp müslümanların Allah’ın izniyle Mescidi Haram’a girecekleri (Fetih 48/27) bildirilmiştir. Hadislerde de Hz Peygamber Kureyşlilerle savaşacağını haber verirken, Allah’a sığınarak dua eden kimsenin bütün kötülüklerden korunacağını söylerken, ağaç altında kendisine biat eden ashabının cehenneme girmeyeceğini müjdelerken hep inşallah demiş (Beyhaki, s: 213-218) böylece, gerçekleşeceği insanlar nezdinde belli olan veya vukuu kesinlikle bilinemeyen bütün konularda bu tabirin mutlaka söylenmesi icap ettiğini bildirmiştir (TDV İslam Ans. 22/342).

Ancak; H.S.Soyyiğit, “İnşallah” sözünü kullnmayarak istemeden de olsa Resulullah’a muhalefet etmekte ve sünnete aykırı davranmaktadır. Böylece Kur’an’ın emrine ve Peygamberimizin bu sünnetine uymayan söylemlerinde anlam sapmalarına düşülmektedir. Örneğin;

       “Gir kâmil gönlüne cennet dilersen. Ey namaz kılanlar, zikredenler, siz emniyettesiniz, güvencedesiniz. (Sohbetler 3 s:136)

                         Pirimiz ederse kabul                        

                        Olursun indellah makbul

                         Geçmeyecek onlar sırat,                     

                        Vermeyecek onlar hesap,                   

                        Mürşide verdiler hesap                                                                                 

                                     (H.S.S. Sohbetler 3, s:247-245)

 

mısraları inşallah demeden tekrarlanmaktadır.Halbuki gaybı Allah’tan başkası bilemez. İbadetlerin kabul edilip edilmediğini kul bilemez. Bildiğini savunan küfre düşer. Bugüne kadar bu yanlışlar neden düzeltilmedi? Bir mürşidin yüzlerce müridinden hiç birinin bu yanlışların farkına varamadığı düşünülemez. Öyle anlaşılıyor ki şeyh efendinin yanlışları, tasavvuf tarihi uzmanı şeyh Kumanlıoğlu dâhil, hiç bir müridin umurunda bile değildir. Örneğin; Hacı Baba, İbnül Arabi’nin öldürüldüğünü değişik tarihlerde defalarca tekrar etmesine karşın, yüzlerce müritten hiç biri şeyhin bu yanlışını hatırlatmamıştır. Gerçek şu ki İbnül Arabi öldürülmedi. Eceliyle vefat etti. Hem de Dimaşk’ta Benî Zekî’lerin mâlikânesinde, 10 Kasım 1240 ta.

Daha da önemlisi uzun yıllar din görevlisi olarak halkı irşad edici vaazlar veren bir ilâhiyatçının İslam tarihinde Kur’an âyetleriyle cennetle müjdelenen on sahabiden başka cenneti garantilenen kimsenin olmadığını bildiği halde, müritlerini cennetle müjdelemesi, ilâhlık görevini üstlenmek değil de nedir? Allah yerine, kulun hesap verme makamı mürşid kabul edilerek ilahlaştırılmıştır. Bu kadar önemli ve büyük bir hatayı hatırlatanı en azından teşekkürle karşılamak gerekmez miydi? Teşekkür etmeyip, eleştirilerimi soğuk karşıladığına göre cenneti kesin garantileme söyleminden  emin bir ilâhlık misyonu bilincinde olduğu anlaşılmaktadır ki bu, bir kul için korkunç bir sonuçtur. Burada aynen Şia’daki mâsum imama biat edenin günahlarının bağışlanacağına inanıldığı gibi melâmette de mürşide biat edenin Allah’a biat ettiği düşüncesiyle,  mürşide hesap vermekle Allah’a hesap vermek özdeş kabul edilmekte, Allah adına mürşid, hesap verme makamı haline getirilerek cennet garanti altına alınmaktadır. “Allah nazarında kabul görmenin” ancak “pirimizin kabülüne” bağlı olduğunu söyleyebilmek için İslâm’ın sünnet düzeyindeki inanç sisteminden bihaber olmak gerekir. Halbuki sünnet inancında hiçbir insanın sonunun nasıl olacağını bilmek mümkün değildir. Ömrü boyunca ibadet ettiği halde imansız ölenler ile hayatında hiç namaz kılmadığı halde  son saatinde pişmanlikla tevbe ederek kelimei şahadetle ruhunu teslim edenler çoktur. Bu gibilerin de kesin cennete ya da cehenneme girip girmedikleri konusunda dünyadaki kâmil mürşitlerin hüküm verme yetkisi olamaz.  Böylesine büyük bir iddia ile ortaya çıkmak, Allah adına görev üstlenmek,  ilâhlık iddiasına kalkmak demektir. Sayın Soyyiğit “inşallah” deseydi sorun çıkmayacaktı. Tevhid eğitiminin felsefi temeli olan vahdeti vücud doktrinine göre sürdürülen fena ve beka mertebelerindeki haller böyle düşünmeyi gerektiriyorsa bu düşüncenin vahiy kaynaklı olmadığını, Kur’an’a ve sünnete aykırı olduğunu bilmek gerekir. “Ene nâtıkul Kur’an” diyen bir “Hak Mürşid” in “inşallah” dememesi, onun kendisini ilâh konumunda gördüğü inancından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. İbnül Arabi ise “mü’min, korkusu ve umudu eşit olan kimsedir” buyurmaktadır. Onun için Kur’an’da “Allah’ın rahmetini umarlar, azabından korkarlar”(İsra 17/57) âyeti vardır. Yarını garantiye almak gibi bâtıl bir düşünce tarzına ilkel dinlerde, uzak doğu mistik düşüncesinde, katolik papazlarda ve Şia imamiyesinde rastlanmaktadır. Günahkâr hıristiyanın pişmanlık duyarak, papazın huzurunda günahlarını itiraf etmesiyle Tanrının bağışlamasına hak kazandığını sanması gibi, ya da Şia imamiyesinde imama uyan kişinin günahlarının bağışlandığına inanıldığı gibi, Şimdi üçüncü bir bağışlanma şekline daha tanık olduk:                

 

                         “Pirimiz ederse kabul,

                          Olursun indellah makbul.”

 

Bu söylemde sadece bir “inşallah” sözcüğü kullanılsaydı sorun olmazdı, yani:   

                                     “Pirimiz ederse kabul,

                             olursun inşallah makbul”

şeklinde söylemek çok mu zordu? Bu sözcüğü kullanmamanın   nedeni eğer “Hak Mürşid” (ilâh) kimliğinden kaynaklanıyorsa peygamberin konumunu da aşan bu davranışı onaylamak mümkün değildir.  Böyle bir bağışlanma yöntemi ehli sünnet inancında yoktur. İnsanlık gereği günah işleyen bir müslüman, pişman olup tevbe ederse bağışlanabileceğine ilişkin âyet ve hadisi şerifler vardır. “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir”(Ali İmran 3/135)“Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar işledikleri kötülükte ısrar etmezler(Aliİmran 3/235)“Günahlarına pişmanlıkla tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir”(İbni Mace, Zühd, 30)    Bu hadisi şerif, Allah indinde makbul olabilmek için pişmanlıkla Allah’a sığınmayı şart koşuyor. “Pirimizin kabulu”, Allah indinde makbul olabilmenin ön koşulu olamaz. “O mürşidi Kâmiller ki tevbe ettirirler”(Sohbetler 3, s: 19)

diyerek, mürşidi Kâmil, günah çıkartan katolik papaz durumuna düşürülmüştür. Yazarın kastı bu olmayabilir. Yani yazar, mürit mürşidin rehberliğinde, Allah’ın huzurunda  tevbe etmelidir, demek istiyordur. Ancak okuyucu yazılanların sözel anlamlarına göre yorum yapmak durumundadır. Tevbe etmek kişisel bir görevdir. Günah işleyen insanın tevbe etmesi farzdır. Bu görevi bir aracı ile yerine getirmek hıristiyanlıkta vardır.“Günahları Allahtan başka kim bağışlayabilir? Sorusuna “pirimiz” diye yanıt verildiğinde şirk fiilinin en korkunç olanına düşülür.“Tevhid mertebelerinde “pirimiz” ile “Allah” arasında gayriyet ve farkıyet olmadığı savunmasının sünnet kültüründe dayanağı yoktur.

 

 

                 ALLAH’I  ARACI  YAPMAK

Şimdi size farklı bir şirk örneğinden söz edeceğim: Sohbetlerimizin sonunda

“Allah, rızasını, sevgi ve muhabbetini üzerimizden eksik etmesin” âmin

diye dua ederiz. Bundan tabii bir şey olamaz. “Ve iyyake nestaın” âyetine uygun olarak Allah’ımızdan bizden razı olmasını, sevgisini, muhabbetini istiyoruz. Allah ile aramızda hiçbir vasıta yoktur. Şimdi Allah ile aramıza bir vasıta koyarak şirk oluşturalım mı? Örneğin “Hak mürşidi” araya koyalım ve tekrar okuyalım:

“Allah, Hak mürşidin emrini, rızasını, sevgi ve muhabbetini üzerimizden eksik etmesin, amin!”(Soyyiğit, Sohbetler 3, s:203, yıl: 2005)

Birincisinde her şey doğrudan Allah’tan isteniyordu. İkincisinde ise Allah’ın emri yerine mürşidin emri, Allah’ın rızası yerine mürşidin rızası, Allah’ın sevgisi yerine mürşidin sevgisi, Allah’ın muhabbeti yerine mürşidin muhabbeti istenmektedir. Allah yerine Hak mürşid ön plâna alınmıştır. Allah ise Hak mürşid ile aramızda bir vasıta haline getirilmiştir, yani Hak mürşidin bizi sevmesi için Allah’ı aracı koyuyor, Sadece aracı olarak kullanmakla yetinmeyerek Allah’ın asla tartışılamayan kesin hükümranlık hakkını da kula devrediyor ve Allahtan, Hak mürşidin EMRİNİ üzerimizden eksik etmemesini istiyecek kadar ileri gidiyor. Tıpkı mahalle bakkalından ülkenin para politikasını yönetmesi ve bize para yardımı yapması için bankerden aracı olmasını istemek gibi...Halbuki paranın yönetimi ve kaynağı bankerin elindedir. Bakkal dahi parayı ondan ister. Aşk şarabının kaynağına ulaşınca küçücük kadehlerdeki şaraba el uzatmak akılsızlıktır. Burada da her türlü ihtiyaca cevap veren Allah’ın huzurunda, kulun yardımını istemek akılsızlığına düşülmüştür. O kul dahi bütün emir ve yardımları Allah’tan aldığı halde sen Allah’tan, kulun sana emretmesini ve yardımını istiyorsun, kulların kendilerine ait kişisel emretme gücü ve yardım olanakları mı vardır ki sana emir verip yardım etmesi için Allah’ı aracı olarak kullanıyorsun?

Daha da önemlisi, Sayın Soyyiğit’e sorarım

“Allah, Hak mürşidin emrini, rızasını, sevgi ve muhabbetini üzerimizden eksik etmesin, âmin”

ifadesindeki Hak mürşid kimdir? Herhalde kendisini kastediyor değildir. “Pirimiz eylerse kabul, olursun indellah makbul” dediğine göre, yıllar önce Allah’ın rahmetine kavuşan bir insandan böylesine yardım istemek câiz midir? Ölüden yardım isteyen bir insan şu âyetlerin kapsamına girmez mi?

 “Allah’ın yakınından kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri çağırandan daha sapık kimdir? Oysa ki bunlar, onların çağrısının farkında değillerdir (Ahkâf 46/5).

“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntısını gideriyor ve sizi yer yüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz (Neml 27/62)

“Allah’ı bırakıp ilâh dediğinize yalvarıp yakarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntılarınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların yalvardıkları bu varlıklar Rablerine vesile ararlar, onun rahmetinden umarlar, azabından korkarlar.(İsra 17/56-57)

Yoksa, “İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz” hadisi şerifine mi güveniyorlar? Acluni’nin Keşful Hâfâ kitabında yazılı olan bu hadisin mevzu (uydurma) olduğunu bilmiyorlar mı? Yok eğer, “Bu sorulara sünnet düzeyinden değil tevhid mertebelerinden cevap verilebilir,”denirse, o zaman mektubattaki, peygamber sünnetine uyulması konusundaki uyarıların takiyye, riya ve ikiyüzlülük olduğu anlamına gelmez mi?

          Öyle anlaşılıyor ki melâmi önderleri ve yazarları kendi tanımladıkları ve sakındırdıkları şirke, önce kendileri gönüllü olarak düşüyorlar. Belli ki fenâ ve beka makamlarında yasak yok. Yasaklar kullar içindir. Hakk’ı diyet ederek kulluktan ilâhlığa yükselenler için yasak olur mu? İşte, masum imamı ziyareti hac ziyaret sayan şia mantığı

Şimdi size melâmetin din üstünde din olarak algılanmasına tipik bir örnek vereceğim. Bu olay, melâmet dininde velâyetin nübüvvetten üstün olduğu saçması ile beyni yıkandığı ve veliyi nebiden üstün gördüğü nedeniyle, nebiden değil, veliden feyz aldığını sanarak aldanan bir zavallının, (Mürşidi H.F.Kumanlıoğlu’nun beyanına göre dört dörtlük bir müslümanın,) hac farizası ile ilgili hezeyanlarıdır. Akıl sahiplerine ders olsun diye aynen yazıyorum:

  Bir gün Buca’lı Ali Şentürk (Dilber usta) ile birlikte Şeyh Hasan Fehmi Hocamızı ziyarete gittik. Hacdan dönüş zamanı olduğundan hac ibadetinden söz ediliyordu. Orta yaşlı, misafir bir hanımla tanıştırıldık. Hasan Fehmi hocamız:

-         “Bu hanım ablamız da hacıdır. Hem de âşık bir derviştir” dedi. Hanım ablamız da dedi ki:

-         “Ben hacca gittim, ancak Resulullah bana iltifat etmedi, Kâbeyi tavaftan hiç feyz alamadım. Zemzemden de şifa bulamadım. Benim haccım burasıdır, bu dergâhı ziyarettir ve feyzi buradan alıyorum, zemzemim de işte şudur” dedi ve elini kaldırarak lavabodaki musluğu gösterdi. Ben de ona:

-         “Arafatta vakfeye durup da af edilmediğini zanneden büyük günah işlemiş olur” hadisi şerifini Diyanet’in size verdiği rehber kitabında okumadınız mı?Dedim ve Hasan Fehmi Hocaya bakarak uyarma görevinin ona ait olduğunu ima ettim ve sustum. Ancak hoca efendi uyarıda bulunmadı. Sadece hanım ablanın dediklerini onay anlamında  tebessüm etti. Hocamızın o hanım ablaya “ Hanım abla! Bu söylediklerinize hemen tevbe ediniz! Peygamberin huzuruna gidebilmek, zemzemi kaynağından içebilmek, Haceri esvedi selamlamak, Kâbeyi tavaf edebilmek, Arafatta vakfeye durmak ve diğerleri en büyük iltifat ve en kıymetli feyizdir. Siz kazandığınız feyzin farkında değilsiniz. Peygamberimizin feyzi olmasaydı dünya karanlıkta kalırdı. Eğer bu dergahtan bir feyz alıyorsanız tamamen O’nun feyzinin bir yansımasıdır” diyerek uyarmadığına şaştım. Oradan ayrıldıktan  sonra arkadaşım Ali efendiye sordum: “Yılların melâmisi olarak siz, hanım ablamızın söylediklerine ne dersiniz? dedim. Cevaben “hanım abla hacca gittiğinde tevhit ehli olmadığından feyz alamamıştır, şimdi ise meratibi tevhidi fehmettiği bu dergâhta gönül dünyasında hac zevkini burada yaşamaktadır. Haklıdır” dedi. Aynı soruyu eski melâmilerden Mehmet Özbek kardeşimize sordum: “ Hac ziyaretinden alınacak feyzi, Hak Mürşid’in ziyaretinden  alacak kıvama kim getirdi ise, o kişinin, nebiliğin üstünde bir etkiye sahip olduğunu gösterir” yorumunu yaparak hanım ablaya hak verdiler. Böylece melâmilerin, şeyhlerini peygamberden üstün gördükleri de anlaşılmış oldu. Öyle ya...Nebi (SAV)’in başaramadığını, Veli Kumanlıoğlu başardığına göre...Nasılsa “nebiler gelip geçmiş” işleri bitmiştir... “Veliler hiç geçer mi?” “Aklı evvel olmayan” geri zekâlılar bu yolu hiç seçer mi?..”

Hanım abla bence de haklıdır. Ama farklı açıdan: velâyet nübüvvetten üstündür diyen bir tarikatin şeyhi “700 seneden beri melâmet islama ışık tutmaktadır” saçmalığına onay verirse, o tarikatin dervişleri de nebiyi ziyaretten değil veliyi ziyaretten feyz aldığını sanarak aldanır. Şeyhleri ile müridin düşünce, tutum ve davranışları arasında paralellik vardır. Ayrıca, aşırı Şiilerden Karmatilerde olduğu gibi, Kâbeyi ziyaret zâhiri hacdır. Bâtınî hac ise imamı (hak mürşidi) ziyaret etmektir. Bu nedenle hanım ablamızın zâhiri hacdan feyz alamaması ve  bâtınî hac sayılan Hak mürşidi (İlâh Mürşidi) ziyaretten feyz alması doğal karşılanmalıdır. Hasan Fehmi hocamızın, Hanım ablanın davranışına tebessümle onay vermesinin hikmeti bu olsa gerek. Ertesi yıl Hasan Fehmi hocamıza hanım ablamızın davranışının nedenini sorduğumda hanım ablanın dört dörtlük bir derviş olduğunu beyanla şu şiiri okudular: “Nebiler geldi geçti veliler hiç geçer mi? Aklı evel olmayan bu yolu hiç seçer mi? Allah veli ismini çün kendine takındı, resüller ve nebiler bu makama sığındı” diyerek peygamberlerin veli ismine sığındıklarını, velâyetin en yüce sığınma makamı olduğunu, Allah’ın “nebi” adı olmadığını, halbuki “el-Veli” sözünün Allah’ın adı olduğunu, akıl sahiplerinin bu yolu seçtiklerini, “aklı evvel olmayan” geri zekâlıların bu yolu göremediklerini beyanla hanım ablanın davranışına velâyetin etkisinin önemini ve “Hak mürşit” olarak kişisel tasavvufi konumlarının nebilerden üstün olduğu mesajını verdiler.

Şimdi Hasan Fehmi Hocama soruyorum: Hanım abla peygamberden feyz alamayıp size yöneldiği için mi dört dörtlük müslümandır? Size göre dört dörtlük olmanın ölçüsü nedir? Mâdem veliler o kadar üstün ve etkilidirler, neden peygamber sevgisini aşılamak yerine veli sevgisini ön plâna çıkarıp bencil davranıyorlar? “Aklı evvel” oldukları için mi?(!)... 

Bu,“Hanım Abla” olayı var ya, inanın Allah ve peygamberi halde tevhid etme yönteminin iflâsıdır. Bu yöntem sadece mürşitleri ilâhlaştırmıştır. Peygamber sevgisi verememiştir. Eğer hanım ablada peygamber sevgisi olsaydı hac ziyaretinde kalbi titrer, gözleri yaşarır, peygamber sevgisi feyz halinde kendisine dönerdi. Eğer Hak mürşidlerine olan  aşkları, veliler yerine nebilere yönelik olsaydı kutlu doğum haftasında çıkarılan “birdenbire” dergisine Nebi(SAV) hakkında iki satır sevgi ifadesi yazarlardı. Sevgileri yok mu? Var. Ancak veli sevgisi daha baskındır. Onlara göre üstünlük velayettedir, nübüvvette değil. Bu da, onlara göre, üstün zekânın gereğidir.

Bu nasıl zekâ ve üstünlük ki müritlerine peygamber sevgisi veremiyor. Bu nasıl üstünlük ki farz olan hac ziyareti yerine mürşidin ziyareti ön planda tutuluyor. Bu nasıl üstünlük ki peygamber yerine mürşide aşkla yönelenleri dört dörtlük müslüman kabul ediyor. Bu nasıl peygamber sevgisi ki kutlu doğum haftasında çıkardıklan islami dergide peygamberle ilgili yazılara yer verilmeyip pirlerinin yaşam öyküleriyle dolduruluyor. Demek ki Allah’ın koyduğu din yerine pirlerinin koydukları dine yönelenleri gerçek müslüman kabul ediyorlar.Ayrıca “veli, Allah ile kul arasında haberleşmeyi sağlayan ve müridi kendisine değil, Hakk’a biat ettiren insandır” diyerek ”Biat” kavramına islama girme anlamı yüklediklerinden melâmetten ayrılmayı, dinden çıkmış gibi “çok tehlikeli” buluyorlar. Bazı melâmilerin “melami dinindenim” demelerinde haklı oldukları anlaşılmaktadır. Son melami önderleri, hemen ilk adımda “nisbet fiil şirktir” söylemiyle, melâmiliği sünni İslâm’ın dışına atarak yeni bir din kimliği övüncüne kapıldılar. Bu övünmeyi taçlandırmak için de sürekli olarak İslâm’ın üstün değerlerini melâmiliğe mal etme çabasını sürdürdüler. Böylece içi boşaltılan İslâm kimliği unutulmaya terk edildiğinden, âvamdan birine “dinin nedir?” diye sorulduğuna “melâmi dinindenim” yanıtı verilmektedir. Kutlu doğum haftasında çıkarılan “birdenbire” dergisinde, melâmi önderlerinin peygamberle ilgili bir tek sözcük yazmayıp, pirlerinden övgü ile söz etmeleri de bu görüşü doğrulamaktadır.

Sonuç olarak; Meratibi tevhid eğitimini ön plâna çıkarıp bâtınî yorum yapanlar, akıla, bilime ve sünnete aykırı davranıyorlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞEYH AHMET KOZAN’A MEKTUP:

 

Soru: Kur’an’da ölülerin dünyadakilerle iletişim kurabileceklerine  

          ilşkin bir ayet var mı?

Yanıt: Yok.

Soru: Ölülerin dünya ile asla ilşki kuramıyacağına dair ayetler 

          var mı?

Yanıt: Çok.

 

İşte bazıları:

 

1. “Allah’ın yakınından kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri yardıma çağıranan daha sapık kimdir? Oysa ki bunlar onların çağrısının farkında değillerdir.(Ahkâf, 46/4-5)

2. “Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf, 7/192)

 

3. “Belki kendilerine yardımları dokunur diye Allah’ın yakınından tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri yetmez. Oysa ki kendileri onlar için hazır askerdirler.” (Yasin, 36/74-75)

 

4. “Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, “Beni ve anamı, Allah’tan başka iki tanrı bilin” diye sen mi dedin, buyurduğu zaman o, “Hâşâ! Seni tenzih ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, halbuki ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca sensin.”

“Ben onlara, ancak bana emrfettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. BENİ VEFAT ETTİRİNCE artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyle görensin.” (Mâide, 5/116-117)

 

Şimdi kitabınızdaki, Ölülerden yardım isteme şirki ile ilgili örneklere bakalım:

 

A- “AHMET EFENDİ DİVANI” Yazan: Ahmet Kozan, Melâmi Şeyhi, kitabında ölülerden yardım isteme şirkine örnekler.

“Nur Seyidin himmetini alan”(s:8), “Seyyid Nur’dan haber geldi, gönüllere safa verdi”(s:15-107), “Sunar ise pirden Mevla himmeti”(s:19-62) “Bu göreve fiilen 1972 yılında mana âleminde Seyyid Muhammed Nur Hazretlerinin görevlendirmesiyle başladı”(s:5) “Mevladan rahmet, pirden himmet” (s:12-133)

 

 

B- “Allah’a Kesin güven ve kesin güvensizlik küfürdür” kuralına örnekler:

“nefis arazlarından arındık”(15. ve 50. şiirler), “ar olur aşıklara şeytandan söz etmek”(143. şiir), “Nefis mezaliminden salim olmuş selamiler”(150. şiir) “Sildik masiva tozunu”(12.şiir)

 

C- Allah ile kul arasına İnsan-ı Kâmili koymak şirkine örnek:

“İnsanı Kâmili bulmadıkça Allah’ı bulamazsın, bilemezsin”(Tecelliyat, s:90)

 

D- Kişinin kendini ilahlaştırması küfrüne örnekler:

“Ahmet “BİR”in zuhuru, Gururum Hak gururu”(s:98), “Kâmilin yüzü Hak yüzüdür”(s:112)

 

E- Velileri tanımayı farz namazdan üstün tutan şirk örneği:

“Saflarda velileri tanımış olsaydın kıldığın namazın sana bir faydası olacaktı. Onları tanıman gafletle namaz kılmandan iyidir.”(s:96)

 

F- Sohbeti namazdan üstün tutan şirk örneği: (Nafile ibadeti farz ibadetten üstün sayma şirki)

“Abdest ve namaz ile eritemediğin günahları tevhid ehli olan gerçek erlerin sohbetinde eritirsin”(s:98)

 

G- Hakk’ın tecellilerini, zuhurlaını Hak sayma şirki, (Ali’nin gölgesine Ali’dir demek gibi)

“Hor görme halkı, cihanı, Hakk’ın bir tecellisidir. Düşme şirki masivaya, Hakk’ın ta kendisidir.(130. şiir)

 

H- Aşkı ibadetten üstün sayma şirki:

“Nâdânın arzu ettiği âmel cennetini âşık neylesin.”(96. şiir)

(Âyette, “İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım” diyor, âşık olsunlar diye yarattım, demiyor.)

 

I- Veliyi nebiden üstün gören Şia görüşü:

“Tevhid babası olmuşum, Enbiyanın içinde.”(70. şiir)

 

J- Peygamberi ilahlaştırma şirki:

“Hu idin hüviyette, “Evvel”sin ya Resulallah, zuhur ettin kesrette, “Zâhir”sin ya Resulallah, Ahmede yol gösterensin, cihanda zuhur eden sensin, sensin ya Resulallah”(19. şiir)

 

K- İnsanı Kâmilin gönlüne girmeyi farz ibadetten üstün sayma şirki ve kutsal mekânları hafife alarak küçümseme küfrü:

“İnsanı Kâmili bulup gönlüne girenler Haremi Şerife girmişlerdir. Asıl hac budur. Mekke delillerinin Arafat şudur, beyt budur, demeleri ile maksudi aksaya delil olmaz..”(s:136)

 

L- Kendisinin Allah olduğunu iddia etme sapıklığı:

“Melek benim, felek benim, Evvel benim, Âhir benim,Zâhir benim, Bâtın benim, Kur’an benim, Furkan benim, mü’minlere derman benim, ilim benim, irfan benim.”(s: 34, 49. şiir)

 

K- Ahmet Efendi kendisinin gâfil bir yalancı olduğunu itiraf etmesi:

“Söze geldi mi kulluğu bırakıp Hak ile Hak oluverirler. Bu ise senin yalancılığından başka bir şey değildir. Güya laf ile Hak dostu olduk. Manaya dalmadan fetvaya kalktık.yıllar boyu gaflet ile uyuduk yattık. Yalancıktan Hak dostu olduk.”(112. şiir).

Allah’ım gaflet sardı cismi canı. Ahmet diler şifa-i ihsanı.”(153. şiir) ÂMİN.

 

 

 

ŞEYH BEKİR DERELİ’YE MEKTUP

 

Sayın Bekir bey,

                                                                               

ÖZDEN SÖZLER adıyla bir kitap yazdınız. Keşke basımdan önce haberim olsaydı, size yardımcı olurdum. Sohbetinizdekilerin de mi haberi yoktu? Maalesef düzeltilemeyecek kadar çok ve karmaşık gramer hatalarıyla dolu kitabın doğru okunacak ve yararlanılacak sayfası yok. Sohbetlerinizde kaydedilen konuşmalarınızı kitap haline getirseydiler bundan çok daha iyi olurdu.

İşte Bazı Yanlışlar:

Örneğin;  “işte bu safhalar her düşüncenin tamını tamamlar.”(s:9)

Ne demek her düşüncenin tamını tamamlamak. Eksiğini ve noksanını tamamlamak olur da tamını tamamlamak nasıl olur? Hiç böyle cümle kurulur mu? İlköğretim okulu öğrencileri dahi bu derece yanlış yazmazlar. “ciltleşip inşa edilen bütün maddi ve manevi eserler, hatta şu küçük eser dahi tesadüfen olmayıp, iyi niyetten doğan ilahi aşkın ve güçlü bir vicdani düşüncenin tahammülünden meydana gelmiştir.”(s:9) diyorsunuz.

Manevi eserler nasıl ciltleşiyor, iyi niyetten doğan ilahi aşk ne demek, vicdani düşüncenin tahammülü” diye bir ifadenin konuşma ve yazı dilinde yeri var mı?

 

Günlük sohbetlerinizde güzel konuştuğunuz halde yazmaya başladığınızda dilbilgisi ve imlanız karmakarışık oluyor.

 

“sadece ateşten halk edilen lâtif cisimli meleklerine”(s:11) diyorsunuz. Melekleri tanımadan İslam’ın iman esasları tamamlanamaz. Siz İlmihal kitaplarını hiç okumadınız mı? Melekler ateşten mi yaratılmış. Nurani varlıklara cisim denir mi?

 

“Kur’an ile müteaddit ayetleriyle mutlak imana davet ediyor.”(s:11) “…pak abdest…”(s:12) diyorsunuz. Mutlak iman, pak abdest ne demektir? İslam İlmihallerinde mutlak iman, pak abdest kavramları var mıdır?

 

Bekir Efendi,

“müspet ilmin yüceliğini…”(s:27) överek yazıyorsunuz. Sizi yanıltan müspet sözcüğünün günlük hayatta “iyi, olumlu” anlamında kullanılmasıdır. Bilim literatüründe “müspet ilim” pozitif bilim yani maneviyatsız, Allah’sız bilim demektir.

 

“Hasılı ruhi Muhammedinin tasarrufu süfli hislerden arınanlara açık ve saçıktır.”(s:39) diyorsunuz. Peygamber dahi olsa hiçbir insanın öldükten sonra dünya ile ilişki kuramayacağına dair ayetler vardır. Bunları öğrenmeden tasavvuf eğitimine kalkışanların çoğu şirk uçurumuna yuvarlanıyorlar.

 

Aziz kardeşim, sayfa 56 da (iki olanlar) başlığı altında karşıt kavramları sıraladınız. Ancak, eşi ve benzeri olmayan, yaratıklarından hiçbirisine benzemeyen Cenab-ı Hakk için Allah-Muhammed ikilemini yazarak tıpkı Hıristiyanların Allah-İsa-Kutsal ruh üçlemesini yaparak kâfir oldukları gibi siz de Allah- Muhammed ikilemiyle bilmeden aynı suçu işlediniz.

 

Bu suçları yazılı olarak işlediğinizden tövbeyi de yazılı olarak yapıp kitabı dağıttığınız bütün kardeşlerinize duyurmak zorundasınız.

 

İlmi ledünle ilgili ileri sürdüğünüz ayetlerin çoğuna verdiğiniz anlam, Kur’an tefsirlerinin hiç birinde yoktur. “bende ilmi ledün var” diye güvendiğiniz ilhamların bir kısmı şeytanın fısıltıları olabileceğini unutmayınız. İşte ilmi ledün kapsamında “HADİSİ KUTSİ” diye bana verdiğiniz kâğıtta yazdıklarınız:

 

 

                                                  HADİSİ KUTSİ

 

ENMİNEL – İLMİ KEHYETÜL- MEKNUN LÂYAĞLEME İLLA- EL- BİLLAHİ- İLÂHIR:

                   *                *                      *                     *                      *

YORUM; BİR HUSUSİ İLİM “İLMİ-LEDÜN” İLMİ (TASAVVUF) VARDIR. AVAMA GİZLİDİR. O, İLMİ HZ. MUHAMMEDİN. HUSUSİ OLAN; “İLMİ LEDÜN” (TASAVVUF) İLMİDİR.

BU İLMİ,YALNIZ, HZ. MUHAMMED (S.A.V.) EFENDİMİZİN, ÉİLMİ LEDÜN” (TASAVVUF) İLMİ’NİN VARİSLERİ OLAN MÜRŞİD’LER ANLAR VEDE ANLATABİLİRLER.

 

*NOT; BU İLİM “İLMİ LEDÜN” İLMİ (TASAVVUF) HZ MUHAMMED. (S.A.V.) E. MİRAǒTA  VERİLMİŞTİR. VE KUR’ANDA 17 AYET İLE MÜJDELENMEKTEDİR.

 

Bu yazıyı,  “Size bir hadisi kutsi vereyim, diyerek verdiğinizde hâdisi kimlerin rivayet ettiğini sorarak kaynağını istedim. “Kaynağı benim” dediniz.

Yani bu hadisi kutsinin size indirildiği inancındasınız. Sizi tanıdığım kadarıyla sünnet İslâmı’na içtenlikle bağlı değerli bir mü’min kardeşimizsiniz.

 

Ancak şu soruların cevaplarını nasıl vereceksiniz?

 

1.  Şia İmamiyesindekiler gibi Allah’tan hadisi kutsi aldığınıza

inandığınıza göre yeriniz sünnet İslâmı’nın neresindedir?

 

2.  Ehli sünnet inancındaki hangi sahabi böyle iddiada bulunmuştur?

 

3.  Kendisine ilmi ledün yoluyla vahiy geldiğini iddia ederek kitap yazan sapıklar çoktur. Siz onlardan olamazsınız.  Hadisi kutsi dediğiniz iki tümcelik yazınız yanlışlarla doludur. Arapça bilmediğiniz halde Latin harfleriyle Arapça cümle yazmaya kalkışmanız gülünç olmuyor mu? Çok güvendiğiniz ledün ilminizle bu yanlışları düzeltseniz daha doğru olmaz mıydı? Öyle anlaşılıyor ki ledün ilmi hakkında araştırma yapmadınız. Bu nedenle tasavvufu peygamberle başlatıyorsunuz. Peygamber zamanında tasavvuf var mıydı?

 

5.     Lutfedip evime geldiğinizde, Kitabınıza “ÖZ”den Sözler adını vererek, “ÖZ” ün Cenabı Hak olduğunu söylediniz. Sayılamayacak kadar yanlışları Allah’a fatura ederek YÜCE YARATICIYA İFTİRA suçunu işlediğizin farkında mısınız?

 

6.     İyi niyetli kardeşim! İyi biliniz ki iyi niyet bizi kurtaramaz. Niyet, bir ibadetin kim için, ne için, ne zaman ve nasıl yapılacağının bilincinde olmaktır. Bu bilinç de bilimsel etkinliklerle kazanılır. Bizim yaptığı-mız sohbetler ve zikirler nafile ibadete girer. Asıl olan farzları ve sünnetleri doğru kaynaklardan öğrenmektir. Bunu yapamadığımızda nafileleri, sohbetleri, zikirleri ve ledün ilmini farz ve sünnetten üstün tutma gafletiyle şirk uçurumuna yuvarlanırız, İşte sizin durumunuz budur.

 

Şimdi şu olayı dikkatle okuyalım:

 

İZMİR / Buca’da, tevhid mertebeleri ekseninde sohbet veren bir tasavvuf meclisinde, bir şeyhin, “tevhidi ef’al, işbirliği demektir” sözü üzerine, bu açıklamasının doğru olmadığını, çünkü işbirliğinin bir amacın gerçekleştirilmesi için insanların ortak iş yapmaları olduğunu, halbuki tevhidi ef’alde iki zatın olmadığını, kulun,  fiillerinin kendisine ait olduğu bilincinin kaybolması ve bütün fiillerin Allah’ın fiili olduğu bilincinin egemen olması demek olduğunu söylediğimde “H.F.Kumanlıoğlu, Efendi Babamdan Mektuplar” kitabındaki (Tevhidi ef’al: İşbirliği) ifadesini gösterdiler. Karşımda bir genç oturuyordu.Verecek olduğum örneği, okudukları derslerden seçmek için; 

 

-“Delikanlı sen nerde okuyorsun? Dediğimde;

-“ Üniversitede” dedi.

–“Hangi fakültede? Diye sorduğumda delikanlı düşündü, sağa sola baktı, yutkundu ve mütereddit bir tavırla:

-“Edebiyat fakültesi” deyince yalan konuştuğunu anladım ve kulağına,

–“Kimliğini bana gösterir misin?” dedim.

–“Kimliğim yok” dedi.

–“Üniversitede kimlik zorunludur. Kimliğin olmadığına göre öğrenci değilsin. Mürşidi Kâmilin huzurunda yalan konuşulur mu ?” dedim. cevap veremeyince, arkadaşı:

-“İlmi ledün üniversitesinde okuduğunu kastediyor.” Diyerek savunmaya geçti. Sözlü ve yazılı yanlışlar gündeme geldiğinde sürekli olarak “şunu kastediyor, bunu kast ediyor” diyerek yanlış yapanın savunulması alışkanlık haline gelmiştir. Bir kısım Melâmilerin niyet okuma hastalığı, ledün ilmi kapsamında bir yetenek olarak algılanıyor. Bir hafta sonra yalancı delikanlıyı savunan kişinin iş yerine uğradım ve delikanlıyı savunmasının nedenlerini sorduğumda bana kendi yaşantısından şu örneği verdi:

-“Bir sohbette şeyhim sordu:

-“Senin dersin nerede? Dedi. Ben de bu sorunun arkasında zor bir soru gelebilir ve cevabını veremeyerek mahcup olurum düşüncesiyle dersimin en üst düzeyde olduğunu söylemedim, dersim en alt kattadır efendim dedim”

–“Peki neden yalan konuştunuz? Hem de şeyhinin huzurunda.  Yalan konuşmak dinimizde haram değil midir?”

–“Zevk haline göre değişir. O mertebede bana ait olan halleri istediğim gibi kullanabilirim” dedi.

–“Yalanı meşru kılan zevk hali hangi mertebededir?” diye sorduğumda bana şu örneği verdi:

-“İçkinin yasak olduğu bir dönemde iki arkadaş  zilzurna sarhoş durumda yakalanırlar.Kadı efendi tam ceza kararını vereceği sırada sarhoşlardan biri Kadı Efendiye:

-“Kadı efendi içki Müslümanlara yasaktır. Siz bana ceza veremezsiniz, çünkü ben Müslüman değilim “ deyince Kadı:

-“Doğru söylersiniz, siz çekilin” diyerek diğer sarhoşu cezalandırır. Tam cezanın uygulanacağı sırada tekrar söz alan sözde gayrimüslim sarhoş:

-“Efendim ben Müslüman olursam arkadaşımı affeder misiniz?” teklifinde bulundu. Mahkeme heyeti düşündü taşındı,”bir kâfirin Müslüman olması bir sarhoş Müslüman’ın cezalandırılmasından daha önemlidir” kararına vararak “Olur, önce sen Müslüman ol bakalım diyerek hemen kelime-i şahadet telkin ettiler ve adam oracıkta Müslüman olduğunu beyanla arkadaşının affedilmesini sağladı. Serbest bırakılmalarından sonra yolda giderken, affedilen sarhoş:

-“Arkadaş! Bir yalan söyledin kendini kurtardın, ikinci yalanla beni kurtardın.” Diyerek yalanın önemini vurguladılar.”

            Bu hikâyeyi dinledikten sonra dedim ki:

-“Doğrusu, yalanınızı meşru gösterebilmeniz için, içkiyi yasaklayan dördüncü Murat ile ayyaş Bekri Mustafa’nın arasında geçtiği farz edilen uyduruk hikâyeyi tasavvuf menkıbesi gibi sunarak, yalanınıza örtü, suçunuza kalkan eyleyip iyi yararlandınız. Çoktan beri, haramı helal göstermek için sarhoş fıkralarının tasavvuf menkıbesi gibi sunularak delil gösterildiğine tanık olmamıştım, şimdi ona da tanık oldum” deyince bana

 –“Sizin dersiniz bu makamı anlamanıza yetmez. Dersiniz yükseldiğinde fehm edeceksiniz” dedi. Bu, “dersiniz yükseldikçe fehm edeceksiniz” uyarısına, sohbetlerde soru sordukça sürekli muhatap oluyorum. Bazı şeylerin okuyarak değil, tevhit mertebelerindeki zevkle öğrenilebileceğini zaten bilirim. Ancak, muhataplarım, neler bildiğimi bilmediklerinden sürekli sınava çekiyorlar. Derken, Hacı (A) Efendi içeri girdi ve sohbetimizin konusunu sorduğunda olayı özetleyerek  konuyu fehm edemediğimi, mümkünse kendisinin açıklamasını istedim. Hacı(A) Efendi besmele çekerek hepimizin bildiği tevhid mertebelerini bir bir açıkladı. Bu kadar ayrıntılı açıklamasından bu mertebeleri bilmediğim kanısında olduğunu anladığımdan kendisini sabırla dinledim ki hangi mertebenin hangi zevkinde yalan meşru olduğunu söyleyecek diye merak ettim. Sonuçta

-“İşte bu makamların birinde salikin zevki ve hali öyle konuşmasını gerektirmiştir” deyince güldüm. Ben gülünce Hacı efendinin yüzünde soğuk bir ifade belirdi ve bana

–“Siz bunu şimdi anlayamazsınız. Vakta ki dersiniz yükselip ilmi ledün hakikatlerini fehm etmek nasip olursa o zaman hak vereceksiniz” dedi. Ben de “Olur, bari Karşıyaka’ya gittiğimde Hacı Baba’ya sorayım” dedim ve kalktım. Arkamdan seslendiler:

-“Bu konuyu Hacı Baba’ya sorduğunuzda bizim adımızı  vermenizi istemiyoruz” dediler.

-“Yanlış bir şey mi konuştunuz, sözlerinizin arkasında değil misiniz?” dedim.

-“Hayır, sebebi o değil, adımızın konu edilmesini istemiyoruz.” Dediler.

–“Olur” dedim. 

Birkaç hafta sonra yalana kılıf bulan kişinin şeyhi (B.D.)’yi gördüm, konuyu anlattım ve gerçeği açıklamalarını istediğimde:

-“Genç delikanlıyı savunanların söylediği gibi adı geçenin ilmi ledün üniversitesinde okuduklarını söylemeleri doğru bir ifadedir. Diğerinin de, yüksekte olan dersini tevazuundan söylemeyerek en alt katta demeyi uygun gördüğü anlaşılmaktadır” dedi. Ben de

–“Ama kendisi zor soru gelebilir de mahcup olmaması için  yalan konuştuğunu itiraf etti” dediğimde;

-“Her makamın farklı halleri vardır. Neyi kastettiğini o makamın ehli anlayabilir. Susmak en doğrusudur” dedi.

 

Şimdi soruyorum:

Bu olay kimin sohbetiyle ilgilidir dersiniz?

Tabii ki sizin!..

“Susmak en doğrusudur” diyerek sorumluluktan kurtulamayız. Dinimizin haram saydığı davranışlara tanık olduğumuzda emri bil ma’ruf, nehyi anil münkeri uygulamak zorundayız. Bunu başarabilmenin yolu dosdoğru yaşam biçim olan İslam Hukukunu (Fıkıh) iyi kavramaktan geçer.

 

 

Kitabınızın 54. sayfasında, Hurufilerin harf sembolizmini kullanarak her peygamberin adının sembolü olan harfleri sıraladınız. Hurufiliğin İslam dışı bir hurafe olduğunu kabul etmeyen Şiiler bunu çok kullanırlar.

 

 

İşte Pirinizin bu konudaki bir çalışması:

 

 

    

 

 

 

 

                   Harama Açılan Kapı

              MELÂMİLER  VE  HURÛFÎLİK

                          (Nokta  Risalesi)

 

                      Bismillahirrahmanirrahim

                      Risale-i Nokta-tül-Beyan

            Yazan: Esseyid Muhammed Nur-el Arabî

 

“Şimdi sen öyle bil ki, Hz İmam Ali Kerremallahu vechehu ve aleyhisselam, “Ba”nın altındaki nokta, “benim” dediğinin anlamı budur ki, bütün eşyanın gerçeği bir “cevher” den olmuştur. “O cevher benim” demektir. Çünkü Kur’an 28 harfle yazılmıştır. Kur’anda 28 peygamberin adı geçmektedir. Harflerin aslı eliftir. Elif harfinin aslı da noktadır. O nokta bu çokluk yokken vardı. “sen”in bedenin, gözün, kaşın, ağzın, burnun, bütün organların, hatta anan-baban yok iken sen bir nokta gibi idin. O “NOKTA” kaybolmak istedi. Cinsel dürtü ile ana rahmine düştü. Doğumla açık hale geldi. Dimdik durup “ELİF” oldu. Beden, be harfi “BA” iken, diğer organlar baştan başa harf ve kelimeler haline gelerek “Kelamıllah” oldun. Böylece “Besmele”nin sırrı senin bedenin oldu. Şimdi sen seni bilirsen, “kelamullah” olan “Kur’anı” bilmiş olacaksın ki bu en büyük mutluluıktur. Bütün yaratıkların ilk olanı insandır. Beden, harflerden ibarettir. İlk harf “ELİF”tir. “elif”in öncesi “NOKTA”dır. Bu nokta Kur’an’ın başlangıcındaki “Besmele”nin “Ba”harfinin altındaki nokta ile “BAKİ” olmuştur ki o da İnsan-ı Kâmildir. Eğer sen de bu sırrı bilirsen besmelenin “ba”sı ve “ba”nın noktası olursun ve sen seni bilmek mutluluğu sana yeter.

Ey âşık kardeşim! Sana öyle akıl ve mantığa sığmaz bir olay anlatacağım ki dikkatle dinle ve sakın unutma! Hazreti Ali kerremallahu vecheh aleyhisselam’a sordular: “Ya İmam! Hz Muhammed Mustafa aleyhisselam sizin hakkınızda buyurdular ki: “Ben ilim şehriyim, Ali de bu şehrin kapısıdır*” buyurdular.(bu hadisi şerifin uydurma olduğı TDV İslam Ans. Ali maddesinde yazılıdır) Şimdi bu ilmin sırrı nedir bize cevap ver” dediler. Ali de onlara: “ Bu, Allah’ın sırlarından öyle bir sırdır ki kıyamete yakın bu sır ortaya çıkacaktır” -yani, yiminci asrın gerçek anlamı, atomun çekirdeğini patlatan büyük pir Muhammed Nur’un  tevhid eğitimi, atom bombasının patlaması gibi benlik ve şirk’in kıyametini koparmıştır. Dinleyenlerin hepsi hayretler içinde kaldılar ve “Ya Ali Allah aşkına bu ilimden bize de ver” dediler. Ali de: “size vereyim amma bir şartım var. Bu sırrı, ehil olmayanlara açıklamayın” onlar da bunu kabul ettiler. Ali de: “Ey bu ilmi isteyenler! Bu ilim Allah’ın sırlarından bir sırdır. Semavi kitaplardan Tevratta, Zeburda, İncilde ve Kur’an’da vardır. Kur’an’daki bütün sırlar Fatiha suresinde özetlenmiştir. Fatiha suresindeki tüm sırlar besmelenin içindedir. Besmelenin bütün sırları “BA”harfindedir. “Ba” harfinin bütün sırrı de  harfin altındaki “nokta”da gizlidir. İşte ben o noktayım” buyurdular.

Bu sözü duyanlar uzun süre İmam-ı Aliye hizmet ederek bu ilmi öğrendiler.

Ey kardeşim! Bu ilmin sırrı, doğu ile batı arasını doldurmuştur. Sen de çalış ve zikir nuru ile bu çerağı yak, ışığıyla görünsün Hak.

 

Altıncı Fasıl:

Ey birader, bu yörüngeler ve yıldızlar Eba’dır. Anasır Ümmehat’tır.

1. Yaş, Kuru, Sıcaklık, Soğukluk

       2.Ateş, Hava, Su, Toprak.  Bunlar ANA’lardır. Çünkü EBA  

       ve ÜMMEHAT bildin ise bunlardan üç cins evlat zuhur eder. 

       Bunlar: Maden, Nebat ve Hayvan. Bunlar gök Ata ve yer

       anadır. Acaba bilir misin aslın ve amacın nedir?  Her lşeyin

       hakikati “Bir”dir. Bu “    Bir”den “aklı küll” tecelli etti..”

      Yazı böyle devam ediyor...

        

Bir kısım Melamilerin ellerindeki, bilgisayarla yazılıp dosyalanmış fotokopilerden alınan bu yazıdan huruf ilmini çıkarmak mümkün değildir. Sadece zikir ile bu kapının açılacağı söylenmektedir ki yüzyıllardan beri bu ilme sahip olduklarını savunanların söz ve yazıları sadece kişisel imajinasyonlarının bilim dışı, sünnete aykırı bâtıl yorumlarından ibarettir.

“Hurufiliğe göre Tanrı gizli bir hazinedir (Kenzi Mahfi). Varlığın özü ise sesten oluşur. Sesin ortaya çıkmasıyla evren var olmuştur. Özü oluşturan ses canlılarda bilfiil, cansızlarda bilkuvve (gizil güç) olarak vardır. Tanrı hepsinin insanın yüzünde görünür kılmıştır... insanın yüzündeki çizgilerin toplamı yirmi sekizdir ki peygamber sayısına eşittir. Hurufiliğin temeli, eski çağlardan gelen ve harflerle sayıların kutsallığını kabul edip çeşitli sembolik anlamlar yükleyen anlayışa dayanır. Çok eskiden beri tabiatta varlığı kabul edilen gizli güçler şekil ve harflerle ifade edilmeye çalışılmış, sonuçta tabiat bilimlerinden önce efsun, tılsım, sihir gibi bâtıl eylemler doğmuştur.

“Harflerle yıldızların hareketi arasında ilişki kurarak dünya hayatını etkileyen anlamlar çıkarmak ilmi bakımdan mesnetsiz, dinen de haramdır. Kur’an ve sünneti temel kaynak olarak gören İslami anlayışta bilginin kaynağı akıl, duyular ve vahiyden ibarettir. Akıl ve duyularla idrak doğrudan olabileceği gibi istidlâl şeklinde de olabilir. Fakat ne akıl ne de duyularla bilgi elde etmede huruf ilmine yer yoktur. Çünkü bu ilim akıl ve duyuların alanı dışında kalan gaybdan haber verme iddiasındadır. Halbuki Kur’an, gayb âlemine ait bilgilerin Allah’a ait olduğu, ancak onun bu bilgileri dilediği resullerine bildirdiğini haber vermektedir. Peygamber çeşitli hadislerinde vahye dayanmayan gaybden haber verme yöntemlerinin asılsız, bunları uygulamanın ve bu işleri yapanlara başvurmanın haram ve verdikleri haberleri tasdik etmenin küfür olduğunu belirtmiştir.  (Hurufi yöntemi kullanarak küfür grubuna katılmayın.)

İbni Abbas da yıldızlarla harfler arasında irtibat kurup bunlardan anlamlar çıkaran bir topluluk hakkında “nasipsizler” ifadesini kullanmış ve yaptıkları işi sihir gibi dinen yasak olan şeyler arasında saymıştır”(TDV İslam Ans. 18/400).

Nokta Risalesi adını verdikleri bu yazılara bakıldığında, savunulduğu gibi, ehil olmayanlara söylenmeyecek nitelikte konular olmadığı; çoğu bilgilerin, bütün tasavvuf kitaplarında açıklanan vasat konulardan olduğu; Anasır-ı Erbaa, makro-mikro evrenlerin ortak yönleri, ricali gayb, ceninin ana rahmide gelişim evreleri, beş duyu vb bilgiler olduğu; Aristo metafiziği, Batlamyüs kozmolojisi, gnostik ve hermetik kültürlerden ve bu gün için geçersiz görüşlerden yararlanıldığı görülmektedir.

Bilimsel gelişmenin sınır tanımayan çağımızda, Yüce Peygamberimiz (SAV) ve Hz Ali (KV) adları kullanılarak, “kenzi mahfi”(gizli sır) kavramıyla kutsallık izafe edilen,

aslında “uydur uydur söyle yöntemi” kullanılarak elde edilen bu bilgilerden tevhid eğitiminde yararlanılması ve yüzyıllar öncesinin yazım dili kullanılarak mâsum müslümanların değerli zamanlarının israf edilmesi üzüntü verici hazin bir tutumdur.

 

 

               HZ  ALİ’Yİ  YANLIŞ TANITIYORLAR

 

Sünnet kültüründe büyük zatlar anılırken bazı saygı ifadelerinin kullanılması gelenek haline gelmiştir.

Ölen Müslümanlar için: Allah rahmet eylesin

Veliler için     :  Kuddise sırruh, Allah sırrını takdis etsin

Sahabiler için  :  Radıyallahuanh, Allah razı olsun

Hz Ali için:Kerremallahu Vecheh, Allah yüzünü ak etsin

Peygamber için: Aleyhisselam, Allah’ın selamı üzerine olsun

Ehli sünnet dışındaki aşırı Şii ve Gnostik kültürde Hz Ali, halife ve devlet başkanı olarak Allah’ın yer yüzündeki halifesi ve peygamberden daha önde kabul edildiğinden kendisinden İmam-ı Ali Aleyhisselam diye söz edilir. Örneğin;

“...Birinci rivayet: hadisi şerifin

bismillahirramanirrahim cümlesine kadar olanını, Resulullah S.A.V söylemişlerdir. İkinci bölümü de İmam-ı Ali A.S. söylemişlerdir ki onun için iki bölüm deyimi denilmiştir.

“...İkinci rivayet, İmam-ı Ali A.S.’a, Cenab-ı Resulullah S.A.V. darı ahirete intikallerinden sonra fatiha’yı şerifenin özelliklerinden sorulduğunda İmam-ı Ali A.S. fatihanın özelliklerini beyan buyurmuşlardır.”

 

Ehli sünnet âlimleri gibi Hz Ali Kerremallahu Vecheh demeyip, aşırı Şia imamiyesindekilerin dili ile konuşan kimdir dersiniz? Bu zat Melâmilerin şeyhi

     Hz Pir Seyyid Muhammed Nûr el-Melâmi el Arabi’ dir.

 

Yukarıdaki tümceler de Nurul Arabi’nin şerh ettiği “NOKTA risalesinden alınmıştır ve orada Hz Ali’nin adının geçtiği en az on tümcede “Aleyhisselam” ifadesi kullanılmaktadır.

Bu ifadeler adı geçen tasavvuf önderinin aşırı Şii’ler gibi düşündüğü izlenimi uyandırmaktadır.

Hz Ali (KV) ile ilgili diğer iddialara gelince:

Şiiler, Hz Ali (KV)nin diğer halifelerden üstün olduğuna dair hadisler uydurmuşlardır. Bu uyduruk hadislerin çoğu islami ölçülerle bağdaşmayacak mahiyettedir. Örneğin; öldükten sonra onun tekrar dünyaya döneceğine, öldürülmeyip halen yaşadığına, onda ilâhi bir özellik bulunduğuna, bulutta gizlendiğine, gök gürültüsünün onun sesi, şimşeğin de kamçısı olduğuna, Hz Peygamberden sonra peygamber olarak gönderileceğine ve peygamberle aynı nurdan yaratıldıklarına, meleklerin onlar için yedi yıl istiğfar ettiğine, Hz Ali’nin insanların en hayırlısı olduğunu inkâr edenlerin dinden çıktığına dair rivayetlere benzer birçok haberin peygamber kaynaklı olduğu ileri sürülmektedir. Kur’anı Kerim’deki “sebil, sırat-ı müstakim, vesile, hablullah, urvetül vüska, nur, hüda, hâdi, şahid, sıddık, faruk, iman, islam, ihsan, rıdvan, cennet” gibi terimlerle hz Ali’nin kastedildiğini, bazan hz peygambere isnad ettikleri uydurma hadislerle, bazan da ibni Abbas, İmam Bakır gibi sahabi ve âlimlere nisbet ettikleri yorumlarla ispatlamaya çalışmışlardır. Hz Ali’ye bağlılıkta islamiyetle bağdaştırılamayacak tarzda aşırı davranan fırkalar içinde onun hz peygambere denk veya ondan üstün olduğuna inananlar bulunduğu gibi, onu, hz peygamberi nebi olarak gönderen ilâh kabul edenler de vardır.

Hz Ali ile igili olarak hadis âlimlerinin üzerinde en çok tartıştığı rivayetlerden biri “Ben ilmin(hikmetin) şehriyim, Ali de onun kapısıdır” haberidir. Hz peygamberden sonra ilim ve hikmet kaynağının Ali olduğunu ifade eden bu haber, hz Ali’nin Resulullahtan GAYB ilmini öğrendiği, ondan manevi ilimler tahsil ettiği, bu sebeple de ilim öğrenmek isteyenlerin mutlaka ondan feyiz almaları gerektiği iddiası bu rivayete dayandırıldığı gibi, hilafetin sadece Ali ve evladına ait bir hak ve imtiyaz olduğu görüşü de bu ilim telakkisiyle desteklenmektedir.

Hz Ali ashabı kiram arasında Kur’an, hadis ve özellikle fıkıh alanındaki bilgileriyle kendini kabul ettirmiş bir otoritedir. Ancak ilim konusunda Hz Peygamberden özel bir talimat almadığını ısrarla belirtmiştir. Hele Cifr ilminin ona nispet edilmesi tamamen asılsız bir iddiadır. Şia mensuplarının, Hz Peygamberin kendisine gelen vahiylerin bir kısmını yalnız Ali’ye bidirdiğini, bu sebeple Ali’nin nokta ve harf ile ilgili bilgilerinin vahye dayandığını iddia etmeleri, Resulullah’ın, nazil olan âyetlerin tamamını bütün ümmete tebliğ ettiğini ifade eden âyetlerle çelişir. Ayrıca bu iddialar, hz Ayşe, hz Ali ve İbni Abbas gibi sahabilerden nakledilen rivayetlere de aykırıdır. Cefr ilminin Hz Peygamber’den ehli beyte nebevi bir miras olarak intikal ettiği konusunda hiçbir delil yoktur. Öyle anlaşılıyor ki cefr’e dair ilk telakkiler, bâtınî-İsmailî çevreler ve eski dini felsefi kültürleri nakleden kaynaklar yoluyla islam dünyasına girmiş, Şiilerin çoğunluğu ile bazı sünni âlimler de bundan etkilenerek cefr’in , herkes tarafından merak edilen geleceğin bilgisini içerdiğini zannetmişlerdir. Ancak vahiy sona erip tebliğ tamamlandığına göre cefr ile veya başka metotlarla geleceğe ilişkin kesin bilgiler ortaya koma düşüncesi iddiadan öte bir anlam taşımaz. Ayrıca cefr işlemlerinde kullanılan metinler ilmi kurallara dayanmaktan uzak ve bilmece niteliğindedir. Yapılan araştırmalar Hz Ali’nin “nokta, harf ve rakamlarla ilgili bir eser yazmadığını doğrulamıştır.(TDV, İslam Ans. Ali ve Cefr maddeleri)

Bu açıklama ve uyarıların inşallah size bir yarar sağlayacağı umuduyla Allahaısmarladık.

********************************************************

 

İlgililere kısa bir açıklama:

“Kur’anın içerdiği hususlardan herhangi birini benimsememek küfürdür.”

“Dinden olduğu kesin biçimde kanıtlanan itikadî, âmelî ve ahlakî hükümlerin dinî oluşunu reddetmek, bunların farz, helâl veya haram statüsünde bulunduğunu inkâr etmek kişiyi küfre sevk eder. (TDV İslam Ans. 26/536)

 

Bu hükme göre, Allah’ın helâl dediğine haram, haram dediğine helâl diyenler kâfir olurlar. Örneğin,

 

“Teyze, hala, dayı, amca çocukları birbiriyle evlenemezler. Bunlar aynen kardeş gibidirler.”

 

Diyenler kâfir olurlar. Çünkü Allah’ın helâl dediğine haram demişlerdir. Kur’anda, bu konuda yasak yoktur. Nisa suresinde ve Maide suresinde kimlerle evlenilemiyeceği açıklanmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) öz halasının kızı Zeynep’le ve amcasının torunu Fatıma ile evlenmişlerdir.

Gerçek bu iken Şii, Bektaşi, Alevi, Melami, Çerkez, Pomak, Arnavutluk ve Makedonya halk larından bazıları böyle bir evliliğe karşı olduklarını söylemektedirler. Bu inanç Türklerin İslamdan önceki dinleri Şamanizmden kaynaklanmaktadır. Şamanistlerde aynı kandan olanlar birbirleriyle evlenemezler. Dayı, hala, teyze, amca çocukları kardeş sayılırlar. Bazı Melamilerin Veda Hutbesindeki: “Kanlarınız birbirinize haram kılınmıştır.” Sözüne atıfta bulunarak aynı kandan olanların evlenemeceği anlamını çıkarmaları Batıni ve hatalı bir yorumdur.

 

Kur’anda: “İndirdiğimiz açık delilleri  ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.”(Bakara, 2/159) buyrulduğundan bu açıklamaya mecbur kaldım.

 

 

 

 

TASAVVUFUN ŞİRK OLUŞTURAN SORUNU

 

 

 RABITA KONUSUNDA UYARILAR

 

Râbıta Bir İbâdet midir ?


Ne ilginçtir ki, Nakşibendîler bu konuda büyük bir tereddüt içindedirler.


Râbıtaya bir ibâdet şekli denip denemeyeceği konusunda Nakşibendîlerin belirsiz tutumunu aslında önemsemek gerekir. Çünkü onlar da «İbâdet» kelimesinin ifade ettiği anlam konusunda İslâm'ın ne kadar sağlam ölçüler koyduğunu biliyorlar. Nitekim Yıldırım Sultan Bayezit zama*nında yazılan, ancak O'ndan 150 yıl sonra Üçüncü Murad döneminde ca*miye sokulan mevlidin de bir ibâdet şekli olup olmadığı konusunda bir şey söylemeye şimdiye kadar cesaret edememişlerdir!


Evet ibâdet ne demektir :


İbâdet sözcüğü: Arapça’da «Abede-Ya'budu» fiilinin masdarıdır. Türevleri, Kur'ân-ı Kerîm'de serpili olarak çok sayıda geçmektedir ve Türk*çe'de tap*mak, tapınmak ya da kulluk etmek anlamına gelmektedir. Önemle be*lirt*mek gerekir ki, tapmak veya kulluk etmek, tamamen rûhânî bir olay*dır; Temelde hiç bir seküler ve dünyevî anlamı yoktur. (Dünyevî faydaları olsa bile...)


Dolayısıyla ibâdet: Sırf bir kul-Allah ilişkisidir veya daha genel bir ta*nımla, tapanın, tapılanı hoşnut etmek için düşünerek, tasarlayarak, ürpe*rerek, yalvararak ve boyun eğerek özel ve içsel niyetlerle belli hareket ve davranışlarda bulunmasıdır. İslâm’da, namaz kılmak, itikâf'a girmek, oruç tutmak, kurban kesmek ya da şirk dinlerinde heykele, türbeye, mezara, ölüye saygı duruşunda bulunmak gibi...


Öyle ise şimdi bu tanıma dayanarak râbıtanın bir ibâdet biçimi olup ol*madığına bakalım. Tabiatıyla bu konuda kesin bir kanâate varabilmek için öncelikle şu sorunun cevabını bulmak şarttır:


Râbıta: «Mürîdin, şeyhini zihninde canlandırması ve O'nun rûhâniye*tinden istimdâd etmesi» demek olduğuna göre Nakşibendîler, hayallerinde şeyhlerinin şeklini canlandırmakla ve onun rûhâniyetinden yardım dilemekle acaba gerçek anlamda neyi amaçlamaktadırlar?


1. Allah'a ibâdet etmeyi mi,


2. Sırf Şeyhe ibâdet etmeyi mi,


3. Allah'ın vekîlidir diye O'nun adına Şeyhe ibâdet

etmeyi mi,


4. İbâdet niyeti dışında Allah'a ya da şeyhe sade bir saygı gösterisinde bulunmak mı, yoksa başka bir şey mi istiyorlar? Bunun anlaşılır bir şekilde açıklanması gereklidir.


Evet bu soruların çok açık cevabını bulmadıkça râbıtanın bir ibâdet biçimi olup olmadığını bir hükme bağlamak elbette ki mümkün değildir.


İşte Nakşibendîler de zaten bu karmaşanın, bu belirsizliğin farkında oldukları için, (yani râbıtanın, ibâdet mi, değil mi noktasında son derece kararsız oldukları için) sıkıntılı ve tedirgindirler. Bu duyarlı noktaya dokunmayı hiç göze alamamaktadırlar.


Aynı zamanda râbıtaya şer'î bir hüküm bulabilmek; yani ne olursa olsun, onu İslâm'ın bir yerine uyduruvermek için gayretler sarf eden ve âdetâ sancılar içerisinde kıvranan Nakşibendîler, «Acaba râbıtayı "ef'âl-i mükellefîn"'den hangisine yakıştırmalı?» diye mutlaka çok bocalamış olmalıdırlar ki 1994 yılında dört adet Nakşibendî, Urfalı bir müftü emeklisine başvurmuş, ama yine de umduklarını bulamamışlardır. Çünkü bu zat onlara aynen şu cevabı vermiştir:


«Zaten bu bir ibâdet değildir.»


Peki râbıta ibâdet değilse nedir? Yoksa bir zihin sporu mudur? Anlaşılan Müftü Efendi, fetvâ almaya gelen adamları tamamen eli boş göndermeyi de uygun bulmamışa benzemekte, dolayısıyla şu lafları sarf etmekten kendini alamamış gibi görünmektedir:


«Bununla beraber râbıta ictihadî bir meseledir. Bazı büyük zatların ictihadı neticesinde ortaya çıkmıştır. Onu kabul edip uygulayan kimseyi şirk ile itham etmek büyük bir vebâl olduğu gibi, herhangi bir kimse de onu kabul etmediğinde o kimsenin küfürle itham edilmesi doğru değildir.»

Görüldüğü üzere müftü, râbıtayı ne kadar evirip çevirmişse de ona “ibâdettir“ demeye bir türlü dili varmamıştır! Buna rağmen Nakşibendî müsteftîler, belki bir işe yarar diye bu sözleri yine de alıp notları arasına sıkıştırmayı ihmal etmemişlerdir (!) Diyanet İşleri Başkanlığı da bu konuda şimdiye kadar suskunluğunu korumuş, meseleden haberdar olduğu halde Müslümanlar’la Nakşibendîler arasında sıkışmamak için bu sorunla ilgili olarak hiçbir açıklama yapmamıştır.

Anlaşılan Nakşibendîlerin bu konudaki sıkıntıları çok büyüktür. Çünkü bir grup Nakşibendî, büyük ihtimalle bu yüzden kendilerine yöneltilmiş küfür ve şirk suçlamalarına karşı cevap olmak üzere bakınız ne diyorlar:


«Zikreden kişiye, Allah'ın zatı hakkında bir düşünce geldiğinde bu düşünceyi ALLAH'IN VEKİLİ ve halîfesi olan kişilere çevirmekle kendini tehlikeden kurtarmış olur ki bu da râbıtanın faydalarındandır.»[297]

Nakşibendîler de çok iyi biliyorlar ki teamülde: «El-Vekîl, K’el-Asîl» dir. Yani vekil, tasarrufta aynen müvekkili gibidir; onun yetkilerini kullanır. Dolayısıyla - Nakşibendîlere göre - Şeyh Allah’ın vekili olduğu için, O’nun bütün niteliklerine ve aynen O’nun gibi tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir (?!)


Özürleri kabahatlerinden büyük! Şirkle suçlanma belasını başlarından böyle defetmeye çalışırlarken şeyhi (haşa !) «Allah'ın vekîli» diye niteleme cür'etini gösterince daha neler duyacaklarını herhalde tahmin ettikleri için bakınız aynı kişiler bu kez de neler söylüyor:

«Amma Allah'ı bırakıpta onlara tapınmak niyetiyle yapılan bir tefekkür ve tahayyül (düşünme ve hayale getirme) öyle bir iştir ki bunu ehli kitabın kâfirleri bile yapmaz.»[298]


İnsan Allah'ın zatını düşünmek istediği zaman mutlaka zihninde boyutsal bazı şekiller canlanır. Sözde bundan kaçındıklarını kanıtlamak için şeyhin şeklini hayâlde canlandırmayı mürîde önermektedirler. Ancak yukarıdaki sözlerinden anlaşıldığı üzere şeyhi «ALLAH'IN VEKİLİ» olarak nitelemelerine acaba ne demek gerekir?!


Görüldüğü üzere, râbıtaya bir türlü ibâdet diyememenin sıkıntısı içinde işte böyle bocalıyor ve ne diyeceklerini şaşırmış bulunuyorlar. Çünkü eğer râbıtaya ibâdet diyecek olurlarsa bunun şeyhe, doğrudan doğruya tapmak anlamına geldiğini artık gizleyememiş olacaklardır.

Râbıtayı bir ibâdet biçimi saymak ya da saymamak Nakşibendîlerin sorunudur. Fakat madem ki onu Tevbe Sûresi'nin 119'uncu ve Mâide Sûresi'nin 35'inci Âyet-i kerîmelerine dayandırmakta ısrar ediyorlar, şu halde onun, farz mı, vacip mi, sünnet mi, müstehab mı, yoksa mubah mı olduğunu Müslümanlar karşısında kanıtlamak zorundadırlar ; Ancak

unutmamalıdırlar ki Türkiye'nin dışında da milyonlarca Müslüman yaşamaktadır. Öncelikle de bunun için gidip dünya beşerî coğrafyasını okuyarak bu gerçeği öğrenmelidirler. Aksi halde ümmetin cumhuru karşısında Kadyanîler'in ve Bahâîler'in durumuna düşebilirler!!! Ferid AYDIN...




 

 



RABITANIN KÜFÜR OLDUĞU FETVALARI

 

Allah azze ve celle’den başkasıyla istiğase…


(Son zamanlarda bir çok tarikatta yaygınlaşan, özellikle hatme-i hacegan adı altında Süleymancıların dahi zikretmekten çekinmediği, “medet ya şeyh seyyid Abdulkadir Geylani” zikri’nin, Hanefi imamlar tarafından şirk olarak nitelendirildiğini göreceksiniz.)


Bu fasid kıyas ve kıymetsiz görüş yüzünden, Müslüman olan avamın ve bazı havastan olanların, içine düştükleri büyük sapıklık ve masiyet doğmuş oldu. İşte bu bela ve musibetler, Allah azze ve celle’yi bırakıp enbiya ve Salih kullarla istiğasede bulunmanın bizzat kendisidir…


“De ki: O’nun dışında (ilah olarak) öne sürdüklerinizi çağırın, onlar sizden ne zararı uzaklaştırabilirler, ne de (onu yararınıza) dönüştürebilirler.” (isra, 56)


(Hanefi) Şeyh Ebu Tayip Şemsül hak et-Tümabadi, “et-Talik el-Ata sünen ed-Darekutni” adlı kitabının 520 ve 521 sayfalarında şöyle demektedir:

“Münkerlerin en kötüsü, büyük bidat ve dayanaksız şeylerden bir tanesi de, bidat ehlinin adet haline getirdikleri, Şeyh Abdulkadir Geylani’nin zikri ile ilgili olarak “Ya şeyh Abdulkadir Geylani, Allah için bir şey” demek, Bağdat’ı kıblegâh edinmek ve bunun benzeri daha nice şeylerdir. Bu tür insanlar Allah azze ve celle’nin kudretini hakkıyla takdir etmeyen ve Allah Teala’dan gayrısına kulluk ve ibadet edenlerdir. Bu sefih (aklı noksan) insanlar, merhum şeyhin zerre kadar zarar verme veya yarar sağlama gücüne sahip olmadığını idrak edemiyorlar. Allah teala kulu için yeterli değil mi? Allah’ım, şirke düşmekten ve yaratıkları seni tazim eder gibi tazim etmekten sana sığınırız!”

El-Bezzaziye ve diğer fetva kitaplarında, “kim şeyhlerin ruhları hazırdır, ihtiyaçlardan haberdardır” derse, ‘o kâfir olur’ ifadesi geçmektedir.

Şeyh Fahruddin Ebu Said Osman el-Ciyyani bin Süleyman el-hanefi, risalesinde şöyle diyor: “Kim Allah’ı gözardı edip, yapılan işlerde ölünün tasarruf hakkına sahip olduğuna inanırsa, kafir olur.”


Kadı Hamiduddin Nakari el-Hicabi, “et-tevsih”de şöyle diyor: “Bir kısım insanlar, ölen Salihlerin ruhları hazır ve nazırdır, yapılan feryatları duyar ve ihtiyaçlardan haberdardırlar” kanaatıyla, musibet esnasında ve ihtiyaç duyulduğunda bunlardan dua ile yardım dilemektdirler. Bu çok çirkin bir şirk ve açık bir cehalettir.”

“Bir insan Tevhid kelimesini getirmekle beraber, eğer Nebi’nin gaybı bildiğine inanırsa, kıyılan nikahı geçersizdir ve bundan ötürü kafir olur, denilmektedir” (el-Bahur)


Benzeri ifadeler Kadıhan, A-Aeni, Dürrü’l-Muhtar ve daha nice Hanefi alimlerinin kitaplarında geçmektedir…

Kaynak, tevessül, elbani, guraba, sh,176-177

 

 

 

 

        

                 Büyük Kürt Âlimi

     Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri  

  

 

             TARİHİN DERİNLİKLERİ

 

Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu olan Kürt isyanlarının başlangıç tarihi 19. yüzyıldır.

Osmanlı Devleti’nin zayıflığını fark eder hale gelen tebaa halklar, birer birer isyan ettiler.

Ancak Osmanlı yüzlerce yıllık askeri ve siyasi geleneğe sahip bir miras üzerinde oturuyordu. Kendisini imparator yapan özelliklerini/ faziletlerini tamamen kaybetmemişti.

Tanzimat ile önce sivil-askeri reformları gerçekleştirdi.

Ardından, giderek güvenilmez olan ve çıkardığı isyanlarla tehlike oluşturan, yarı-otonom Kürt derebeylerinin (ayan) ortadan kaldırılmasına karar verdi.

Kuzey Irak’taki, Soran Emirliği’ni (1834), Bahdinan Emirliği’ni (1839), Botan Emirliği’ni (1847) ve Baban Emirliği’ni (1850) sindirdi.
Osmanlı, yarı-otonom Kürt beyliklerini dağıtıp bölgenin siyasi yapısını değiştirirken, aynı dönemde bölgede dinsel açıdan bir başka değişim daha yaşandı.

Bu değişimin öncüsü bir din adamıydı: Şeyh Halid-i Bağdadi.

 

HALİD-İ BAĞDADİ

Şeyh Halid-i Bağdadi, 1779’da Kuzey Irak-Süleymaniye’de doğdu. Babası Pir Mikail bölgenin en büyük Kürt aşireti Caf’a mensuptu. Bağdadi’nin soyunun baba tarafından Hz. Osman’a ulaştığı rivayet ediliyordu.

(İlginçtir; bölgedeki Kürt şeyhler "kutsal soy aristokrasisine" girebilmek için soylarını hep Hz. Muhammed’in ailesi Ehl-i Beyit’e dayandırmaya çalışırlar. Ama diğer yandan Kürt olduklarına da vurgu yaparlar! Neyse.)

Şeyh Halid, Kuzey Irak’ın en güçlü alim ailelerinden, Kadiri Berzenci Ailesi’nden dersler aldı. Daha sonra Bağdat’a gitti. Hocası Şeyh Abdülkerim Berzenci’nin vefat etmesi üzerine, onun Süleymaniye’deki medresesinin sorumluluğunu aldı.

1809’da Süleymaniye’yi ziyaret eden Mirza Rahimullah Azimabadi adındaki Hindistanlı bir derviş hayatını değiştirdi. Onun önerisiyle, Hindistan’a gidip Nakşibendi Şeyhi Abdullahi Dehlevi’den el aldı. Süleymaniye’ye Dehlevi’nin halifesi olarak döndü. Yani artık Kadiri değil, Nakşibendi’ydi.

Ancak başta Kadiriler olmak üzere (Örneğin, Talabani aşireti tarafından) istenmeyen adam ilan edildi.

Hatta Kadiri Şeyhi Maruf Berzenci, Bağdadi’yi, "sahtekár, sapık, yogi" olmakla suçladı! Valiye bile şikáyet edildi. Tersine Bağdat Valisi Said’in koruması altına girdi. Süleymaniye’de ilk Halidiye Tekkesi’ni kurdu.

Sonraki yıllar, başta Kuzey Irak olmak üzere kurduğu tüm dergáhlarda, medreselerde Kürtçe’yi eğitim dili olarak kullandı.
Bu süreçte, Osmanlı, Kadiri Kürt beyliği Berzenciler’e karşı hep Bağdadi’nin yanında oldu. Ve Osmanlı’nın da desteğiyle Bağdadi, Kuzey Irak’ta Kadiri tarikatının etkisini epey azalttı.
1826 yılında hac dönüşü Şam’da koleradan ölümüne kadar binlerce müride sahip oldu. Halifeleri, şeyhlerinin ölümünden sonra da irşat çalışmalarına devam ettiler.

Şanslıydılar; Osmanlı, Yeniçerileri ve Bektaşileri ezerken Nakşibendiliği "resmi tarikat" olarak benimsedi.

Osmanlı, Horasan’dan Yesevilik’ten gelen Bektaşiliğin karşısına aynı koldan gelen Nakşibendiliği çıkarmıştı!

Keza, Kürt derebeylerinin de tarikatı Kadiri’ydi. Bu tarikatın yerini de, her fırsatta devlete bağımlılığını vurgulayan Nakşibendiliğin alması şaşırtıcı değildi.

Bugün Kuzey Irak ve Türkiye’de en güçlü tarikat "Nakşibendiyye Halidiye" olmasının altında bu tür tarihsel olaylar vardı. Türkiye bölümüne geleceğiz; ama önce Kuzey Irak’taki "Nakşibendiyye Halidiye" tarikatına bağlı bir aşiretten bahsetmeliyiz: Barzaniler!

 

BARZANİLER...
Osmanlı, merkezi idaresini güçlendirmek amacıyla "Kürt prenslikleri"ni bertaraf edince, bölgedeki küçük aşiretlere fırsat doğdu; Kürt beyliklere ait toprakları yağmaladılar.

 

Kürt beyliklerinden boşalan iktidar koltuklarına, garip ve bilinmeyen şeyh figürleri sahip çıkmaya başladı.

Bu küçük aşiretlerden biri de Barzaniler’di.

Barzaniler önce Baban Emirliği’ne ait Zibar yurduna el koydular.

Aşirete "soyluluk" katmak için bölgenin tanınmış beyliklerinden Bahdinan ve Zibar gibi ailelerle bir dizi evlilik yaptılar. Örneğin, Mesut Barzani’nin annesi Zibar Aşireti’ndendi. (Türkiye’deki büyük Kürt beylikleriyle de akraba olmak için –örneğin

Cemilpaşazadeler’le- kız alıp verdiler.)

Barzani aşireti bölgedeki dinsel dönüşümden de yararlandı; Bağdadi’nin halifesi Barzani Şeyh Taceddin sayesinde Nakşibendiyye Halidiye koluna mensup oldu.

Ancak Nakşibendilik en ortodoks tarikat olmasına rağmen Barzani aşiretinde İslami olmayan pek çok töre ve uygulama vardı.

Dinsel bağnazlıkları o kadar ileri götürdüler ki, Barzani şeyhi Abdüsselam kendini "mehdi" ilan etti!

Tek dini sapkınlığı olan Barzani o değildi.

Barzani Şeyh Ahmet ise kendini "Tanrı" mertebesine çıkardı!

Şeyh Ahmet’in Molla Juj adındaki ateşli bir taraftarı, tüm Barzan bölgesini dolaşarak Şeyh Ahmet’in "Tanrı", kendisinin de onun "peygamberi" olduğunu iddia etti.

Müritlerinin Barzani şeyhlerine körü körüne bağlılıkları o kadar güçlüydü ki, bu müritlere "divana", ya da "deli" ismi verilmişti!

Sonuçta: Uygarlığın doğduğu bölge, kültürlü "Kürt prensleri"nin ikametgáhından çıkıp, politik maceralar peşinde koşan fanatik, hırslı küçük aşiret şeyhlerinin eline kalmıştı.

Barzani aşireti her fırsatta Osmanlı’ya isyan etti. Türkiye ile ilişkileri ise inişli çıkışlı oldu.

Ancak Nakşibendi Barzaniler, başta Güneydoğu olmak üzere Türkiye’deki Nakşibendiler ile hep iyi ilişkiler içinde oldu.

 

DELÂİLİ HAYRAT İLE İLGİLİ AŞIRILIKLAR


Meşhur salavat kitabı Delail-i Hâyrat'ın yazarı Süleyman el Cezûlî Hazretleri bir gün bir sahrada namaz kılmak istemişti. O muhitte herhangi bir akarsu olmadığından abdest almak için su bulamadı. En sonunda bir kuyu görüp başına vardı. Fakat kuyudan su çekecek ne bir kovası ne de ipi vardı. Kuyunun başında beklerken orada evinin önünde kendisine bakmakta olan bir kız görüp ondan bir kova ile ip istedi.

    Kız:
    — Bütün insanlar sizin ilminizden istifade eder, bir müşkili olduğu zaman hallini sizden beklerken, siz bir kuyudan suyu çıkaramıyor musunuz? dedi.
    İmam-ı Cezûli kıza:

—       Kuyudan ipsiz, kovasız su çıkarılır mı, bu nasıl olur? deyince, kız kuyunun başına gelip kendi kendine bir şeyler söylemeye başladı. Fakat hikmeti ilâhî ki o andan itibaren kuyunun suyu da yükseliyordu, öyle oldu ki kuyunun suyu ağzından-taşmaya başladı.

    İmam-ı Cezûli, rahat rahat abdestini aldıktan sonra:

—       Kızım söyle Allah aşkına, bu kerameti sen ne ile elde ettin? diye sormaktan kendini alamadı. Kız bol bol salavatı şerife getirdiğini, başka da bir şey yapmadığını sadece ibadetini noksansız yerine getirdiğini söyledi.

    İmam-ı Cezûli Hazretleri kızın bu kerametine şahid olunca daha çok salavat getirmeye başladı. Akşam sabah salavat getiriyordu. Bir gece yatarken uykudan uyanıp hangi salavatı okuyayım diye düşünürken, bir de baktı ki, hanımı en güzel elbiselerini giydi, güzel kokular süründü, bütün hazırlığını yaptıktan sonra da kapıdan çıkıp gitti. Hanımının bu halinden şüphelenen imam, gizlice arkasından nereye gittiğini takibe başladı. Fakat iş onun, zannettiği gibi değildi. Hanımı kapıdan dışarı çıkar-çıkmaz onun etrafını dört arslan sardı. O ortalarında yollarına devam ediyorlardı.
    Süleyman el Cezûlî'nin heyecanı bir kat daha artmıştı. Hanımı arslanlarla beraber deniz kenarına kadar vardı, denize vardıktan sonra da elindeki seccadesini denizin üzerine serip sahile yakın tenha bir adacığa gitti. Arslanlar ise deniz kenarında onun gelmesini bekliyorlardı. Kadın geçtiği adada bir müddet ibadet ettikten sonra, su üzerinde yürüyerek sahile geldi. O gelir gelmez arslanlar yine hazırola geçtiler, kadinı aralarına alıp eve kadar getirdiler. Fakat îmam-ı Cezûlî Hazretleri, ondan evvel eve gelip hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi yatağa yatmıştı. Hanımı da gelip, geceliklerini giydi, yatağına yatıp istirahatına başladı.
    O geceden sonra Süleyman el Cezûlî Hazretleri acaba sadece o gece mi oldu, ondan sonra da olacak mı diye aynı saatlerde karısını takip etmeye başladı. Üç gece takip etti, üçünde de, hanımı aynı şekilde yapıyordu. Üçüncü günü artık dayanamayıp o mübarek hanımına durumu açarak bunun sırrını sorduğunda, hanımı:

—       Siz bunu yeni mi farkettiniz! Ben senelerdir böyle yaparım, Allah (c.c.) bu lütfunu bana seneler evvel ihsan etmiştir» dedi. Buna nail olmasına sebeb olarak da, Peygamber Efendimize çok salavat getirdiğini söyledi.

    Hazreti İmam, karısına: «Hangi salavata devam ediyorsunuz?» diye sorduğunda da söylemek istemedi. Şeyh Hazretleri ısrar edip açıklamasını isteyince de:

—       Şu anda söylemeye izinli değilim. Bu gece istihare yapayım, müsaade olursa söylerim, dedi.

   Sabah oldu.- Hatun şöyle anlattı: «Serahaten anlatmama müsaade olmadı. Yalnız bütün salavatı bir kitapta cem'eyle (topla) eğer içinde benim okuduğum varsa, söylerim» dedi.

    Bu müjdeden sonra Hazreti İmam, kolları sıvadı, ne kadar salavat varsa araştırdı, bütün ehli mâ'neviyata danıştı, ravilerin rivayetini inceledi: «Delail-i Hayrat ve Şevank-ül Envar» ismiyle bîr arada cem ederek hanımının tedkikine sundu. Hanımı baştan sona okuduktan sonra: «Evet, bir kaç yerde benim okuduğum salavat geçmektedir. Sen bunu okumaya devam et» dedi.

Hazreti îmam ondan sonra o kitabı kendisi okuduğu gibi diğer müslümanlara da okumalarını tavsiye etti, diyar diyar gezerek Delail-i Hayrat'ı tanıttı, bir çok kimse onu okuyarak Allah'ın lütfuna mazhar oldular. Allah cümle Ümmeti Muhammedi şefaatına nail buyursun.

    Delail-i Hayrat'ın hazırlayıcısı Şeyh Süleyman el Cezûlî Hazretleri, 870 yılında elan (şimdi) ispanya'nın elinde bulunan, o zaman diyarı islâm olan Koval kasabasında vefat etti. 70 sene sonra talebeleri kabrini küfür çizmesi altında bırakmamak için açtıklarında cesed-i mübareklerinin, olduğu gibi durduğunu gördüler ve alıp Afrika kıt'asına, Fas'a naklettiler...

           

        DELAİLİ HAYRAT’IN SÜNNİ FIKIH AÇISINDAN ELEŞTİRİSİ 

                                                                                                   

1. Cezuli, kuyudan su alamadığında başka su  kaynaklarına yönelebilir,  

     ya da teyemmümle  namazını kılabilirdi.

 

2. Kız çocuğunun kerametini ortaya koyması yanlış  bir davranıştır.  

    Evinden abdest suyunu  getirebilirdi.

 

3. Bu kerametini Salavat okuyarak kazandığını beyan etmesi gaybı bilme  

    anlamında bir suçtur. Çünkü insan hangi ibadetinin Allah tarafından 

    kabul edildiğini bilemez.

 

4. Kerametinin nedeni olduğunu kabul ettiği  Salavati Şerifeyi  

    söylememesi daha ağır bir suçtur. Çünkü  (Bakara: 2/159) da bu  

    konuda bildiğini gizleyenler lanetle anılmaktadır.

 

5. Cezuli’nin hanımının gece yarısı yatağı terk edip evden uzaklaşması  

    İslam hukukunda “Tâzir” cezası gerektiren bir suçtur. Dinin suç ve   

    günah saydığı haram bir fiil ile keramet sahibi olunamaz.

             

  6. Bir hanımın namaz kılması için en uygun yeri kendi yuvasıdır. Turistik 

      ya da dinsel hiçbir özelliği olmayan bir adaya  gecenin karanlığında  

      namaz için gitmesi o adayı evinden daha üstün ve daha önemli kabul 

      ettiğinden  bu davranışı şirk tanımına girer.

            

  7. Aslanların koruma görevi yapması gerçeklere ve “koruma”(eskort)  

      kavramına aykırıdır. Çünkü aslanlar, iyi yüzücü olmadıklarından ıssız 

      adada kadını korumasız bırakmışlardır. Daha da önemlisi  Delaili

      Hayratın yazıldığı yer Cezuli’nin kendi  ülkesi FAS-Casablanca,

      kuzey Afrika ülkesidir ve kuzey Afrike ülkelerinden hiç  birinde  

      Aslan yaşamamaktadır. Dünyada aslanın yaşadığı iki ülke vardır:

      Biri  büyük sahra çölünün güneyinde, diğeri Hindistan’da yağmur  

      ormanlarında 5-6 yüz kadar olup korumaya alınmıştır.

 

  8. Cezuli’nin hanımı bizzat uygulayıp yararlanarak keramete erdiğini  

      savunduğu bir hidayet yolunu ve bilgisini hayat arkadaşından  

      gizlemekle şu âyetlerin  kapsamına girmek tehlikesiyle karşı-

      karşıyadır:

     “İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz  

      hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet ediciler  

      lanet eder(Bakara, 2/159).

     “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi (peygamberin vasıflarını) gizleyip   

      onu az bir paha ile değişenler yok mu? İşte onların yiyip te  

      karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet  

      günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır.  

      Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır”(Bakara, 2/174).

 

  9. İslamda ibadet sadece Allah rızası için yapılır. Allah rızasının  

      dışındaki bütün motivasyonlar, maddi ve manevi bir kazanım  

      sağlasalar bile geçersizdir, batıldır. İbadette ihlasın sırrı sadece ve  

      yalnızca Allah rızasını amaçlamaktır. Burada ise bu keramete nasıl  

      sahip olunduğu araştırılmakta, ısrarla bu salavati şerifeye ulaşa-

      bilmek için kitap yazma gayretine girilmektedir.

 

10. Peygambere (s.a.v.) Salatü selam getirmek Ahzab 33/56 ayetiyle  

      emrolunduğundan her gün namazlarda  bu görev ifa edilmektedir.  

      Namaz  dışında da hiçbir kurala bağlı olmadan istendiği kadar salatü

      selama devam edilebilir. Bunun için abdestli olmak, hatta besmele ile  

     başlamak şartı da yoktur. Sünnete uygun olan budur. Delaili Hayrat  

     ise peygambere salatü selamın sayısını artırarak sünnet kültüründe  

     olmayan kurallara ve ilkelere bağlamıştır:

     

     Şöyle ki;

 

a)   Öncelikle abdestli olarak besmele ile bir dua, birkaç sure ve arkasından esmaülhüsna okunmaktadır.

b)   Peygamberimizin isim ve sıfatları okunarak başlatılmaktadır. 

c) Sonra tekrar bir başka dua okunmaktadır.

d)  Daha sonra haftanın her günü için hangi Salavati Şerifelerin  

     okunacağını belirleyip kurallara bağlayarak sınırlandırmıştır. Öyle  

     ki her gün için ayrı ayrı tesbit edilip düzenli olarak okunması

     gerektiği vurgulanarak sünnetteki özgürce okuma yerine yeni

     ritüeller ortaya konulmuştur. Bu haliyle, fıkıh literatüründe  

     tanımlanan: “Sünnet kültüründeki herhangi bir ibadeti artırarak ya

     da eksilterek farklı kural ve ilkelerle sürdürülmesine “BİD’AT” denir”

     tanımına tam uygun bir eylem olmuştur.

 

11.CEZULİ, ALTIN TAS İÇİNDE  ZEHİR Mİ İÇİRİYOR?

 

           Peygamberimizin isim ve sıfatları ile Salatü Selam tümceleri arasında: 

 

“Allahümme salli ve sellim alâ menismühü Câmi(sav),Cebbar(sav), Hâdi(sav), Hak(sav), Hüda(sav), Kâfi(sav), Kavi(sav), Kayyim(sav), Kerim(sav),Metin(sav), Mûcip(sav), Muhyi(sav) Müheymin(sav), Mutahhar(sav), Nur(sav), Rahim(sav), Şahid(sav), Vahid(sav), Vekil(sav), Veli(sav), Hafi(sav),  Aziz(sav), Evvel(sav), Âhir(sav), Zâhir(sav), Bâtın(sav)” gibi sadece Allah için söylenebilecek isimlerle  Peygamber (s.a.v)in de anılabieceğini beyanla (Kara Davut, s:370) Sünni fıkıhtaki “Hâlik’a ait isim ve sıfatları  mahluka izafe etmek, yaratılmışı  ilahlaştırmak anlamında ŞİRK suçu oluşturur”  tanımına girer.

12. Cezuli’yi Delaili Hayrat’ı yazmaya heveslendiren  güçlü motivasyon, kitabın değerine de vurgu yapan hayali senaryonun saçma, tutarsız, mantıksız, din ve bilim dışı fanteziler olduğu dikkate alındığında; kitabın, İslam hukuku terim, tanım ve kavramlarını bilen,  araştırma, sorgulama ve eleştirel düşünceye sahip olanlara hitap etmediği; aksine mürşitlerine “gassalin önündeki meyyit gibi” hiçbir şeyi asla sorgulamadan, kayıtsız şartsız teslim olanlara hitap ettiği açıktır.

İşte kayıtsız şartsız teslimiyetin ortaya çıkardığı beyin ve mantık yapısı bu!...

Bakınız Nakşilerin başucu kitabı olan, Muhammed b. Abdullah Hani’nin “ADAB” kitabında neler yazıyor:

 

A) “..... Müridin kalbinde şeyhin işlerine itiraz ol­mamalıdır. Aklına yatmayan bir şey gördüğü za­man, ne kadar iyiye yormak gerekli ise o kadar yormalıdır. İyiye yormak için bir çıkar yol bula­mazsa kusuru kendine yüklemelidir. Musa ile Hızır’ın (A.S) olayını okumalı, onu kendine temel almalıdır. Çünkü itiraz, her suçtan büyük bir suç­tur. İtiraz eden, özürlü olamaz. Kaldı ki, itirazdan doğan kaybın ilacı yoktur. O kaybı gidermek de kolay değildir. Bu itirazın bir başka olumsuz yanı feyiz yollarını müride kapamasıdır[1]

 

     B) “..... Mürit şuna inanmalı: Allah ile bitecek işi ancak şeyhinin  

     arabuluculuğu ile olabilir[2].”(Bundan daha ağır bir ŞİRK olur mu?)

 

     C) “... Mürit şeyhin sözlü emrini yapmak zorun­dadır.Sebebine gelince,  

     şeyh hali ve makamı gereği bazı işler işleyebilir. Emir olmadığı halde   

     mürit onlardan birini yapınca, kendisine öldürücü zehir olabilir[3]

 

 D) “ Mürit şeyhinin kendisine emrettiği şeyi yap­makta acele etmelidir.  

 Ve derhal o emri yerine getirmelidir. Hiçbir tevil ve tehir yoluna sapma­

 malıdır. Zira tevil ve tehir yol kesicilerin en büyü­ğüdür[4]

 E) “ Mürit nefsini yaratılmışların en hakiri göre­cektir.”Kendisine  

  yakışan odur ki, yıkayıcı önünde ölü gibi ola. Şeyhin sözünü hiçbir

  şekilde redde yel­tenmeye, isterse hak müritten yana olsun.

      Şuna tam inanması icab eder: Şeyhinin yanılması,kendine göre  

      doğru saydığından daha kuvvetli­dir[5]

 

 

 

 

 

İŞTE ŞEYTANIN RUHANİYET YÖNTEMİ

“Bir şeyhe bağlı olarak (Rabıta ile) yapılan zikirde, şeyhin ruhaniyetinin korumasından dolayı cin ve şeytanlar zikredene yaklaşamazlar. Çünkü güçlü bir RUHANİYET, cinlerin yaşam formlarını bozar ve ölümlerine neden olur. Bu durumu ise hiçbir cin ve şeytan göze alamaz.” (İnternetten)

Öncelikle RUHANİYET kavramının İslam terminolojisinde yeri olmadığını bilmiyorlar. Vefat etmiş velilerin dünya ile ilgili tasarrufları olabilir sanıyorlar. “..kabir ehlinden yardım isteyin” mealindeki hadisin mevzu olduğunu araştırmıyorlar.

RUHANİYET: Ölmüş kutsal bir kimsenin sürüp giden manevi gücü. İslamiyet dışındaki dinlerde din adamlarının özelliği. (Meydan Larousse, 17/101)

Ruhaniyet Şeytanın yöntemi, çünkü bu sözün dinî dayanağı yok. Kur’an-sünnet-icma ve kıyas literatüründe yeri yok. Şeyh, şeytan aldatması dışında mıdır? Mâsum mudur? Peygamber gibi “ismet” sıfatı mı vardır? “Ruhaniyet” cin ve şeytanların yaşam formlarını bozarak öldürüyorsa tasavvuf tarihindeki yüzlerce şeyh, neden şeytanları öldürmede bu kadar cimri davranıyorlar?

Allah, böyle düşünen şeyhleri şeytan şerrinden korusun.

 

SORU: “RUHANİYET” Kavramı Nereden Geliyor?

İslamda yeri var mı?

 

YANIT: ”Her şeyden önce İslâmiyet ruhbanlık esâsına dayanan rûhânî reisliği hiçbir zaman kabûl etmemiştir. Çünkü hükümleri arasında rûhânîliğe ait bir meselesi yoktur. İslâmiyet'te rûhânî denecek bir şey varsa ilim ve marifettir, bilginlerine bilgi sahibi olmaktan başka bir sıfat vermez. Rûhâniyet, ibâdetlerin rûhî ve vicdânî hissiyattan ibâret olması inancına dayanan bir felsefenin gerektirdiği bir şeydir ki, buna göre maddî işlerden hiçbirisi ibâdet olamaz. Meselâ haram yememek için meşrû yollardan geçimlik kazanmak ibâdet telâkki edilmez. Dünya işlerinden hiçbirinde âhirete ait sevap gözetilmez. Buna göre de rûhâniyet anlayışına sahip olanlar ibâdetle meşgul olmak isteyince dünyayı terketmeye (târik-i dünyalığa) mecbur olurlar.

Bir de rûhâniyet esasında "hulûl felsefesi"44 mevcût bulunduğu cihetle rûhânî reislere mukaddeslik ve lâyuhtîlik (yanılmazlık) sıfatları takılır. Bunlar beşer üstü bir kudrete sahip telâkki edilir ve kendilerine gösterilen saygıda başka bir renk bulunur. (Bu nedenledir ki tasavvuftaki ruhaniyet cahilleri, şeyhlerde olağanüstü yetenekler var sayıp ilahlaştırıyorlar)

İslâmî hükümlere göre, Hıristiyanlıktaki rehbaniyet bile, "Üzerlerine bizim yazmadığımız fakat kendilerinin gûyâ Allah'ın rızâsını kazanmak için ortaya attıkları rehbâniyete bile gereği gibi riâyet etmediler; içlerinde inanmış olan kimselere ecirlerini verdik; ama çoğu yoldan çıkmışlardır"45 âyetinin ifade ettiği üzere, sonradan uydurulmuş ve ona da riâyet edilememiştir; gerçekte de medeniyetin ilerlemesiyle siyâsî işlerden el çektirilmeye lüzum görülmüştür. Bunun içindir ki Avrupa'da yazılmış Hukuk-ı Siyâsiyye kitaplarının bir bahsini de "rûhâniyetin cismâniyetten ayrılması" meselesi işgâl eylemiştir. Çünkü mesele İslâmî mizaç bir yana bırakılarak ele alınmıştır.

Halbuki İslâmiyet rûhâniyet felsefesini kökünden yıkıp "İslâm'da ruhbanlık yoktur" nassına dayanarak dinlerin dünya işlerine karışmasına mânî durumların başlıcası olan esaslara sed çektiği sırada rehbâniyeti de kaldırmış, ictimâî husûsiyetleri teyid, beşerî mükellefiyetleri birbirine benzer şekilde tanzim ve eşitliği tahkîm eylemiştir.
İnsanın yaratılışına en uygun din olan İslâmiyet'in fıtrî oluşu "bir medeniyet dünyasında tatbiki zarûrî" demek olduğundan, bugün medeniyet İslâmiyet'i, isminden başka bir şekilde tatbik ediyor ve ne çare ki din olmak üzere tutmuyor. İslâmiyet'in ibâdetlerinde bile rûhâniyet esası yoktur. Yalnızca iman ve itikâd kaidelerinde ilim ve mârifet esası vardır. Fakat imânın ilgili bulunduğu hususlar maddîdir: Namazlar, oruçlar, zekâtlar, haclar, Allah'ın kullarına hizmetler, insanlarla muâmele ve münasebetlerde helâl ve haramı ayırmak, adâlet ve eşitliği tatbik, ilim ve mârifet yolunda koşmak, merhameti her şeye yaymak, insanlığa Allah korkusunun icaplarını tam tatbike hep maddî denebilir.
Felsefe ve mukayeseli dinler tarihi kitaplarında görülüyor ki rûhânîler İslâmiyet'i, ibâdetleri maddî olarak icrâ etmekle ittihâm etmek istiyor ve gerçekte onu takdir etmiş oluyorlar. İslâmiyet'te rûhu kabûl etmek rûhâniliği kabûl etmek demek değildir. Rûhun madde veya maddî olmadığı sabit bile değildir.(İnternetten, Prof Dr H. Karaman)

 

 

 

 

 

BÜYÜKLERİN KİTAPLARINDAN

MANTIK DIŞI, SAPIK SÖYLEMLER

 

                            (Tevhid Aslanları Sitesi, A. İzzetli)

Sultan Veled, Mevlana, Şems ve Kimya Hatun şirki (S.56-57)
Yine Sultan Veled'den nakledilmiş tir ki: Bir gün ileri gelen sofiler babam Hudavendigâr'dan: "Abu Yezid (Tanrı rahmet etsin),
Ben Tanrı'mı daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde gördüm, buyuruyor. Bu nasıl olur?" diye sordular. Babam:

"Bunda iki hüküm vardır: ya Bayezit Tanrı'yı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş, yahut Bayezid'in meylinden ötürü Tanrı onun gözüne bir genç çocuk suretinde gözükmüştür "dedi.


Yine buyurdular ki: Mevlânâ Şems-i Tebrizî'nin
Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlânâ hazretleri medresenin kadınlarına işaretle: "Haydi gidin Kimya Hatuna buraya getirin; Mevlana, Şemseddin'in gönlü ona çok bağlıdır" buyurdu.
Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlânâ, Şems'in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu.
Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramağa hazırlanan dostların karılan da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mâni olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems "
içeri gel" diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems'ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sordu ve: "Kimya nereye gitti" dedi Mevlânâ.

Şems: "Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi" buyurdu, işte Bayezid'in hali de böyle idi. Tanrı ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü.

Vahiyden Kültüre - Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 - s.236,237 (Eflaki’den/2/67,70))




 

 

Mevlana Şemsi Tebriz’in ve şeyh Hasisi’nin edepsizlikleri (S.59-60)


Yine Sultan Veled hazretlerinden nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin iyi ve namuslu kadınları övüyor ve onların iffet ve ismeti hakkında: "
Bununla beraber bir kadına, Arşın üstünde bir yer verseler, onun nazarı birdenbire dünya üzerine düşse ve yeryüzünde intiaza gelmiş bir tenasül âleti görse deli gibi kendini ordan aşağı atar ve âletin üstüne düğer; çünkü kadınların mezhebinde ondan daha yüksek bir mertebe yoktur" buyurdu ve sonra şu hikâyeyi anlattı:

"Şam'da bulunan Şeyh Ali Hariri kademli, parlak kalbli, metanet sahibi bir kişiydi. Semâ esnasında, kime baksa derhal o, ona mürit olurdu. Giydiği hırka parça parça idi. (Bu yüzden) Semâ esnasında vücudunun her tarafı görünürdü. Halifenin oğlu da bunun menkıbelerini işittiği için, semâ'ım görmek istedi. Sema edenleri seyretmek için makam kapısından içeri girdiği vakit şeyhih nazarı ona ilişti. O derhal mürit oldu ve elbise giydi. Oğlunun şeyhe mürit olduğu haberi Mısır'da halifenin kulağına ulaştı. Son derecede canı sıkıldı. Şeyhi öldürmek istedi. Fakat şeyhin yüzünü görür görmez o da tam bir samimiyetle şeyhe teveccüh gösterdi. Halifenin karısı da onu görmek istedi. Şeyhi eve davet ettiler. Hatun ilerleyip şeyhin ayaklarına kapandı ve elini öpmek istedi. Şeyh tenasül âletini kaldırarak kadının eline verdi ve: "Senin istediğin o değil; budur" dedi ve semâ'a başladı. Bunun üzerine halifenin itikadı bir iken bin oldu.

MENAKIB’ÜL ARİFİN II (Arifler’in Menkıbeleri)

 

 

 

Ahmed Eflaki - Mevlana Şemsi Tebriz’in ve şeyh Hasisi’nin edepsizlikleri (S.59-60)

Orjinali konyadaki mevlana müzesinde ; mevlananın kendi el yazması iledir :
Mevlâna ve Şems arasında geçtiği söylenen hadisede de görüldüğü gibi, Vahdet-i vücud, kadın kılığına giren Tanrı ile seviştiğini iddia etmektir. Ne gariptir ki; Allah'a söverek nara atan sarhoş bir sokak serserisini, öldürmeye-dövmeye kalkan sofî, Şems ile Mevlana arasında geçtiği söylenen şu hadiseyi kutsar veya sessiz kalır:


"Mevlana Şemsin yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya Hatun ile oynaşıyordu. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı koca oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı.

Sonra Şems (Mevlâna'ya) içeri gel diye seslendi. Mevlana içeri girdiğinde Şems'ten başkasını görmedi. Kimya nereye gitti? dedi.

Şems 'Yüce Tanrı beni o kadar severki, istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya Hatun şeklinde geldi' buyurdu.

 


MENAKIB’ÜL ARİFİN I (Arifler’in Menkıbeleri)

Ahmed Eflaki


Yine sultan veled buyurdu ki: bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. (bu arada) “halis mürid kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir. Mesela: bir adam beyazid (bistami)’nin müridlerinden birine “
senin şeyhin mi büyük, yoksa ebu hanife mi?” diye sordu.
Mürid “
benim şeyhim” diye cevap verdi. (Nihayet) o birer birer bütün sahabeyi saydı, fakat mürid yine şeyhinin hepsinden büyük olduğunu söyledi.
Sonra “
Muhammed mi büyük, senin şeyhin mi?” dedi.
En sonunda “Allah mı büyük, yoksa senin şeyhin mi diye sordu?

Mürid “ben Allah’ı şeyhimle gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam, hep onu tanırım.” dedi.

Başka bir müridden de “Allah mı büyük yoksa senin şeyhin mi?” diye sordu. Bu mürid de “bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur” dedi.


Ariflerden biri de “bu iki büyükten daha büyük biri lazımdır ki o farkı ortaya koysun” demiştir. Nitekim buyurmuştur ki :

“ Allah görünmediği için peygamberler onun naibi olmuşlardır.
Hayır böyle de değil.

Bu naible, naibin naibliğinde bulunduğu kimseyi ayırmak çirkin şeydir. burada ikilik yoktur.”

(MENAKIB’ÜL ARİFİN I (Arifler’in Menkıbeleri)

Ahmed Eflaki cilt 1, sf. 324-325)

 

Kendilerini islâm'a nisbet eden kitlelerin nezdinde Allah dostu,veli(!) diye tanımlandıkları halde bu insanlar müslüman oluşlarının, gerçekte bir din tercihi olmadığını, çünkü aynı zamanda yahudi, hırıstiyan, mecusi v.s dinlerin de müntesibi olduklarını çok açık bir şekilde ifade ederler:

"...
Celâleddin er-Rumî "Divan"ında şöyle diyor:

"Canım, ey nur, kaçma benden!

Kaçma benden ey parlayan görünüm,

Kaçma benden kaçma benden!

Şu sarığa bak, onu nasıl başıma koydum,

Hatta bileğime taktığım Zerdüşt'ün zünnarına bak!

Zünnarı taşırım, yemliği taşırım.

Belki nuru taşırım, kaçma benden!

Müslümanım ben, ama Hırıstiyanım, Brahmanistim, Zerdüştiyim.

Ey yüce Hakk, sana tevekkül ettim, kaçma benden.

Bir tek tapınağım; mescid, kilise veya puthanem yok benim.

Sonsuz nimetim yüce yüzündedir, kaçma benden kaçma benden!"

(Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm.S.160 (Dr. Mustafa Galveş, et-Tasavvuf fi’l- Mizan, 100-101’den))


"Ne lazım gelir ey müslümanlar ki ben kendimi bilmiyorum?

Ne Hıristiyan, ne Yahudi, ne Ermeni, ne de Müslümanım"

(Ahmet Kisravi. Edebiyat Üzerine. s.78. Perçem Yay. 4.baskı. (Farsça))


Şimdi “Alemleri Rabbinin vahiyleridir” diye insanlara empoze edilen Mesnevi’den bazı pasajlar aktarmak istiyoruz... Tasavvuf hayranlarına ithaf olunur...
“
Bir kadın, oynaşıyla aptal kocasının gözü önünde sevişip buluşmak istiyordu. Kocasına: “A iyi talihli kişi, ağaca çıkıp meyva toplamak istiyorum” dedi. Ağaca çıkınca yukarıdan kocasına baktı, ağlamaya başladı. Dedi ki:

“A merdut ahlaksız. Üstündeki Luti kim? Karı gibi onun altına yatmışsın... Meğer sen bir ibneymişsin”

Kocası: “Senin başın döndü galiba... Çünkü burda benden başka kimse yok” dedi. Kadın: “O üstüne binen kalpaklı herif kim, söyle hele” diye birkaç kere daha sordu, söylendi.

Adam: “A kadın, ağaçtan in, başın döndü, adam akıllı bunadın sen...” dedi. Kadın ağaçtan indi, kocası ağaca çıktı. Kadın da oynaşını göğsüne çekti. Kocası bağırdı: “A orospu, maymun gibi üstüne çıkan o adam kim?” Kadın: “Burada benden başka kimse yok ki” dedi. “Kendine gel, senin başın döndü galiba, saçmalama.” Adam, bu sözü birkaç kere söylediyse de kadın, “Bu, armut ağacından olacak! Ben de armut ağacının üstündeyken öyle şeyler gördüm ve be hey kalbatan! Aşağıya in de bak... Benden başka kimse yok. Bütün bu hayaller, armut ağacından!...” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 4 s: 283)

İşte Celaleddin Rumi, kocasını aşığı ile adatma fantezisi içinde yanıp tutuşan, şehvet düşkünü bir kadının hikayesini aynıyla Mesnevi’sine alıyor ve bu menkıbelerle insanlara “tasavvufi hikmetler” saçmaya çalışıyor! İnsanlara iman esasları ve dini bilgiler vereceğiz diye pornografiye sarılan tasavvufçular, bu argümanlara da “hikmet pırıltıları” ve “ahlak düsturları” diye yapta vurup müslümanları avlamaya çalışıyorlar.

Celaleddin Rumi cinsel pedagoji seanslarına şöyle devam ediyor:


“
Güzelim, emin ol... Sen benim üstüme bineceksin. Ben korkunç görünsem de aldırış etme, bil ki ben bir ibneyim. Deveye biner gibi bin üstüme sür.” (Mesnevi Celaleddin Rumi c: 2 s: 242)

 

Celaleddin rumi oğlancılık ve Lutilik örnekleriyle verdiği tasavvufi hakikatler ve batıni hikmetler serisine, eşekle ilişkiye giren bir kadının “Zoo-Animal” seks deneyimini de sufiyane bir tarzla vererek Mesnevi’nin ne kadar Kur’an (!) olduğunu ispatlamaya çalışıyor! Şöyle ki:


"..Bir halayık (hizmetçi), şehvetinin çokluğundan, hırsının fazlalığından bir eşeği kendisine alıştırmıştı. O eşek kendisine yakınlaşmayı adet edinmiş, insana yakın olmayı öğrenmişti. O hilebaz halayığın bir kabağı vardı. Eşek kendisine ölçülü yaklaşsın diye kabağı eşeğin aletine takardı. Yakınlaşma zamanında aletin yarısı girsin diye bu işi yapmaktaydı. Çünkü eşeğin aleti tamamiyle girse, rahmi de parçalanırdı, damarları da... Eşek, boyuna zayıflayıp durmaktaydı. Eşeğin sahibiolan kadın da neden bu eşek böyle zayıflıyor, neden böyle kıl gibi inceliyor deyip dururdu. Fakat işin ne olduğunu anlamakta acizdi. Nalbantlara, illeti nedir, neden zayıflamakta diye gösterdiyse de, onda hiçbir illet görünmedi, kimse bunun iç yüzünü haber veremedi. Kadın, bu işin aslını adamakıllı araştırmaya başladı. Her an eşeğin haline, dikkat etmekte, neden böyle zayıfladığını bulmaya çalışmaktaydı. İnsanın, adamakıllı çalışmaya kul olması gerektir. Çünkü birşeyi iyice arayan, nihayet bulur. Eşeğin haline dikkat edip dururken bir de ne görsün? O nergisceğiz, eşeğin altına yatmıyor mu? Bunu kayıpın yarığından gördü, bu hale pek şaştı. Eşek, erkekler, kadınlara nasıl yakınlaşırsa aynen onun gibi halayığa yakınlaşmış, işini becermekteydi. Kadın hasede düştü. Dedi ki:“Bu eşek, benim eşeğim, nasıl olur bu iş? Bu işin bana olması lazım, ben bu işte daha ehilim. Eşek işi öğrenmiş, alışmış. Adeta sofra yayılmış, mum da yanmış. Görmemezlikten gelip ahırın kapısını vurdu. “A kız, ne vakte dek ahırı süpürüp duracaksın?” dedi. Bu sözü, işi gizlemek için söylüyor, ben geldim kapıyı aç diyordu. Sustu, halayığa hiçbir şey söylemedi. Bu işe tamah ettiği için işi gizledi. Halayık, bütün fesat aletlerini gizleyip kapıyı açtı. Yüzünü ekşitip gözlerini yaşatarak dudaklarını oynatmaya başladı, güya oruçluyum demek istiyordu.

Eline sapı yıpranmış bir süpürge aldı, develerin yatması için ahırı süpürüyor göründü. Elinde süpürge kapıyı açınca kadın, dudak altından, seni usta seni, dedi. Yüzünü ekşittin, eline süpürgeyi aldın, iyi fakat yemeden, içmeden kesilmiş eşeğin hali ne? İşi yarıda kalmış, öfkeli, aleti oynayıp durmada, gözleri kapıda, seni beklemede. Bunu dudağı altından söyledi, halayıktan gizledi. Onu suçsuz gibi ululayıp dedi ki, tez çarşafını başına al. Filan eve git benden selam söyle. Şunu söyle, böyle yap, şöyle et. O işi görmezlikten gelen kadın, onu yola vurunca, zaten şehvetten sarhoş olmuştu, hemen kapıyı kapadı, oh dedi. Yalnız kaldım, ağıra bağıra şükredeyim. Artık erkeklerin kah tam, kah yarım yamalak yakınlaşmasından kurtuldum. Kadının keçileri, sanki bini bulmuştu, öyle neşelendi. Eşeğin şehvet ateşiyle kararsız bir hale drüştü.... Kadın, kapıyı kapadı, sevine sevine eşeği kendisine çekti, cezasını da tattı ya! Eşeği çeke çeke ahnırın ortasına getirdi.

O erkek eşeğin altına ayttı. O kahpe de muradına ermek üzere halayığın yattığını gördüğü sekiye yatmıştı. Eşek ayağını kaldırıp aletini daldırdı. Eşeğin aletinden kadının içine bir ateştir düştü. Alışmış eşek, kadına abandı, aletini ta hayalarına kadar sokar sokmaz kadın da geberdi. Eşeğin aletinin hazından ciğeri parçalandı, damarları koptu, birbirinden ayrıldı. Soluk bile alamadan derhal can verdi. Seki bir yana düştü, o bir yana. Ahırın içi kanla doldu, kadın baş aşağı yıkıldı, öldü. Kötü bir ölüm, kadının canını aldı. Kötü ölüm, yüzlerce rezillikle gelip çattı babacığım. Sen hiç eşeğin aletinden şehit olmuş insan gördün mü?....” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 5 s: 112-116)


Mesnevi erotizmi şu ibarelerle devam etmektedir:

“Bir oğlancı, evine bir oğlan götürdü. Onu başaşağı edip düzmeye koyuldu. Bu sırada o mel’un çocuğun belinde bir hançer gördü. Dedi ki: “Belindeki ne?” Oğlan: “Kötü düşünceli biri, hakkımda kötü bir düşünceye kapılırsa bununla karnını deşeceğim diye cevab verdi. Oğlancı, Tanrı’ya homdolsun dedi, iyi ki ben sana bir hile yapıp kötü bir düşünceye kapılmadım(Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 5 s: 205)

Mesnevi’de, cinsel tacizden de bahsedilerek, neredeyse sapıklık literatüründeki tüm örnekler tet tek kitaba aktarılmaya çalışılmıştır. Şöyle ki:

“
...Sözü kuvvetli, cerbezesi yerinde bir vaz’eden vardı. Minbere çıkmış va’z ediyordu. Kadın, erkek, herkes minberin dibine toplanmıştı. Cuha’da bir çarşap giyip yüzünü örttü, kadınlar arasına karıştı. Kimse onu tanımıyordu. Bir kadın, va’z edene gizlice sordu: “Kasıktaki kıllar, namazın bozulmasına sebeb olur mu?” Vaiz dedi ki: “Uzun olursa namaz mekruh olur. Ya hamam otuyla, ya ustura ile tıraş etmen lazım ki, namazın tamam olsun, kabul edilsin.” Kadın: “Ne kadar uzun olursa namazım kabul olmaz” dedi. Va’z eden dedi ki: “Bir arpa boyu uzun olursa traş etmek farzdır. Cuha hemen kızkardeş dedi, bak bakalım, benim kasığımın kılı o kadar olmuş mu? Tanrı rızası için elini uzat da bir yokla. Bakalım, mekruh olacak kadar uzamış mı? Yanındaki kadın, Cuha’nın şalvarına el atar atmaz eline aleti geldi. Derhal şiddetli bir nara attı. Hoca: “Sözüm gönlüne tesir etti” dedi. Cuha dedi ki: “Hayır, gönlüne tesir etmedi, eline tesir etti. A akıllı adam, gönlüne tesir etseydi vah yahine...” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 5 s: 272)


Celaleddin Rumi, Mesnevi’de erkeğin seks gücünü de şu hikayeyle dile getirir:

“O yiğitler de Musul’dan döndü, yola düştü. Yolda bir ormana, bir yeşilliğe geldi. Aşk ateşi, öyle bir parlamıştı ki, yerle göğü fark etmiyordu. Çadır içinde oay parçasına kasdetti. Akıl nerede, halifeden korkma nerede? Şehvet, bu ovada davul dövdü mü akıl dediğin ne oluyor ki a turp olu turp. Yüzlerce halife, o anda o erin ateşli gözüne bir sinekten aşağı görünür. O kadına tapan er, şalvarını çıkarıp cariyenin ayak ucuna oturdu. Aleti, dosdoğru gideceği yere giderken orduda bir gürültü, bir kızılca kıyamettir koptu. Er sıçradı, çırılçıplak, açık saçık, bir halde ateş gibi Zülfikar elinde dışarı çıktı. Bir de ne görsün, ormandan kara bir erkek aslan kendisini ordunun içine kapmış koyvermiş. Atlar ürküp köpürmüşler, her çadır ve ahır yeri yıkılmış, herkes birbirine girmiş. Erkek aslan, ormanın gizli bir yerinden fırlamış, havaya deniz dalgası gibi tam yirmi arşın sıçramıştı. Er, pek yiğitti, aldırış bile etmeden sarhoş bir erkek aslan gibi aslanın önünü kesti. Kılıcıyla bir vurdu, başını ikiye böldü. Derhal o ay yüzlü dilberin bulunduğu çadıra koştu. O hurinin yanına gelince aleti hala dimdikti. Öyle bir aslanla savaştı da erliği, yine sönmedi, hala ayaktaydı. O tatlı ve ay yüzlü güzel onun erliğine şaşıp kaldı. İstekle ona kendisini teslim etti. O anda o iki can birleştiler... Bir kaç gün murat alıp murat verdiler. Fakat sonra o büyük suçtan pişman oldu. Ey güneş yüzlü, bu işe dair halifeye birşey söyleme diye cariyeye yemin verdi. Halife cariyeyi görünce sarhoş oldu, onun tası da damdan düştü. Onu, övdüklerinin yüz misli güzel buldu. Hiç görme, işitmeye benzer mi? Halife buluşmayı diledi, bu maksatla cariyenin yanına gitti. Onu andı, aletini kaldırdı. O cana canlar katan, o sevgisini gittikçe artıran güzelle buluşmaya niyetlendi. Kadının ayakları arasına oturdu. Oturdu ama takdir, zevkinin yolunu bağladır. Farenin çatırtısı kulağına değdi. Aleti indi, uyudu, şehveti tamamıyle kaçtı... Cariye halifenin gevşekliğini görünce kahkahalarla gülmeye başladı... O erin, aslanı öldürüp geldiği halde hala aletinin inmediğini hatırladı. Kahkahası arttıkça arttı... Bir türlü gülmesi dinmiyordu. Nihayet halife alındı, huysuzlandı. Hemencecik kılıcını kınından sıyırdı. Habis dedi, neden gülüyorsun? Söyle... Cariye aciz kalınca ahvalini anlattı. O yüz Zal’a bedel olan Rüstem’in erliğini söyledi. Yoldaki gerdeği, o sırada vukua gelen halleri bir bir nakletti. Erin kılıcını çekip gidişini, aslanı öldürdükten sonra gelişini, aletinin hala gergedan boynuzu gibi ayakta olduğunu söyledi. Ondan sonra namuslu halifenin gevşekiğini

ve farenin bir çıtıştısından aletinin söndüğünü görünce dayanamayıp güldüğünü bildirdi...” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 5 s: 315)


Bu sapık kimseler, seks konusunda o derece ileri gitmişler ki Celaleddin Rumi’nin şeyhi olan Şemsi Tebrizi ile alakalı olarak şöyle bir kıssayı da anlatır dururlar:


“
Günlerden bir gün Şemsi Tebrizi’nin cariyesi kaybolmuş. Bulunması için bütün müridlerine haber salınmış. Her ne kadar arandıysa da cariye bulunamamış. İşte bu hal üzereyken Celaleddin Rumi, şeyhinin yanına gelmiş. Bir de ne görsün... Şeyh cariyeyle alt üst olmuş bir vaziyette... Oradan hemen uzaklaşmak istemiş... Şemsi Tebrizi onun geldiğini anladığı için onu içeri girmesi için çağırmış. İçeri girdiğinde ise cariye ortada yok imiş... Bunun üzerine Şemsi Tebrizi, Celaleddin Rumi’ye şöyle demiş: “Tanrı, sevdiği kullarına istedikleri gibi gelir. Bazen ben ona giderim, bazen ise o bana gelir...” (Menakibul Arifin-Ariflerin Menkibeleri)


Dünya tasavvuf büyüğü olarak adlandırılan Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’si ve onlarla ilgili hikâye ve kıssaların yazıldığı kitablarda onların düşünceleri, görüldüğü gibi açıkca meydandadır.

Sapık tasavvuf ehli, hiçbir kural tanımaksızın Mesnevi gibi kitablarda yazılan zırvaları yazanları bir ilah, yazılanları da bir vahiy ve Kur’an diye nitelemekte, böylece küfrünü olanca hızıyla ortaya koymaktadır.
Celaleddin Rumi’ye tapılır derecesinde saygı duyulduğunu aşağıdaki hikayede vurgulamaktadır:

“Yine nakledilir ki, Celaleddin Rumi, çok vakitler hamama gider, tıraş olurdu. Dökülen kılları, dostlar uğur sayarak alırlardı. Meğer ki, büyük kimse hamamın hücresinde oturmuştu. Bu adam:

“Eğer o kıllardan bir miktar elime düşerse, Celaleddin Rumi’nin müridi olurum” diye içinden geçirdi. Celaleddin Rumi, o kıllardan bir miktar o azize verilmesini derhal emretti. Bu aziz, hemen o anda baş koyup mürid oldu, hizmetler yaptı ve Sema’lar tertip etti.” (Menakibul Arifin (Ariflerin Menkibeleri)-A. Eflaki-MEB Yay c: 1 s: 552)


Bir adamın kasık kıllarına bu ihtimam gösterilirse, kendisine gösterilecek saygıyı hiç düşündünüz mü?

Celaleddin Rumi, öleceği günü Düğün Günü, gecesine de Allah’ına (!) kavuştuğu için Gerdek Gecesi demesine rağmen böyle bir kimse acaba neden tapılırcasına ululanmaktadır ?

Bunun tek sebebi vardır... O da; tasavvufun felsefesi bunu gerektirdiği için...[b]MESNEVİ İNDİR İNCELE[/b] : (çoluk çocuktan uzak tutun ) >

 

 

 

CELALETTİN RUMİ VE MOĞOLLARLA İLİŞKİSİ

-
MİKAİL BAYRAM İle bir söyleşi


1.
Geçtiğimiz ay Hulki Cevizoğlu’nun düzenlediği Ceviz Kabuğu programından Mevlana ve çevresi ile ilgili konuşmanızla Türkiye medyasında yer aldınız. Ve birtakım tepkilere maruz kaldınız. Bu röportajımızda olayın mahiyetini ele almak istiyoruz. Burada temel konu, Mevlana ve çevresinin Moğol yönetimiyle ilişkisidir. Bu konuyu açar mısınız?

Bu konuyu ele almadan önce Moğolların Anadolu’yu işgal etmelerinin seyrini çok özet olarak gözden geçirmek gerekmektedir. Böylece olayı tarihi bağlamıyla ele almak mümkün olabilecektir. Moğollar Erzurum ve Erzincan üzerinden Anadolu’ya girdiler. Bir Moğol öncü birliği Anadolu’ya girerek önlerine gelen şehirleri yağmalama hareketine giriştiler. Bu dönemde Babailer isyanından (Türkmenlerin Selçuklu yönetimine başkaldırısı) dolayı Anadolu’da bir huzursuzluk vardı. Bir iç savaş hali yaşanıyordu.
Moğollar bu iç savaştan yararlanarak Anadolu’ya girme cesaretini göstermişlerdi. Moğol orduları Sivas önlerine gelince Anadolu Selçuklu devleti 80 bin kişilik bir orduyla bu öncü Moğol birliklerini durdurmak ve Anadolu’dan çıkartmak üzere harekete geçti. Bu ordu Kösedağ mevkiinde 30 bin kişilik Moğol öncü birliklerine karşı ağır bir yenilgi aldı. Selçuklu ordusunun belkemiğini teşkil eden Türkmen askerler devlete karşı kırgın olduklarından savaş alanını terk etmişler bir ok dahi atmadan geri çekilmişlerdi.
Moğol ordularının komutanı Baycu Noyan Kösedağ’da kazandığı bu zaferi müteakiben Sivas ve Tokat şehirlerine girip yağmaladılar. Buradan Kayseri’ye gelip orayı da muhasara altına aldılar.
Bu konuyla ilgili olarak O devrin tarihçisi İbni Bibi “el-Evamiru’l-Alaiyye” adlı eserinde Cevlaki dervişlerin de Moğol askerleriyle birlikte Kayseri şehir surlarından gedik açmaya ve şehre girmeye çalıştıklarını zikreder. Moğollar 15 gün Kayseri surlarını dövdüler fakat şehre giremediler.
Kayseri‘deki Ahiler ve Bacı örgütü mensubu olan genç kızlar şehri savunmaktaydılar. Ancak şehir subaşısı olan Hacok oğlu Hüsameddin (Ermeni dönemisi bir zat idi) şehrin pis suları için inşa edilmiş kanallardan sur dışına çıkarak Moğol komutanı Baycu Noyan ile görüşmeler yaptı ve bu atık su kanallarından Moğol askerlerini şehre soktu. Böylece Moğollar Kayseri’ye girmeyi başardılar. Moğollar şehri savaş ile aldıklarından büyük bir katliam yaptılar. Şehri ateşe verdiler. Çok sayıda Ahi ve Bacı üyesi öldürüldü. Devrin tarihçilerinden İbni Bibi ve Süryani tarihçi Ebu’l-Ferec 10 binlerce Ahi ve Bacının katledildiğini ve esir edilerek götürüldüklerini yazıyor. Bu sırada Ahi Evren Hace Nasreddin’in (Nasreddin Hoca) eşi olan Fatma Hatunun da Moğollara esir düştüğünü tespit etmekteyiz.
“Menakib-i Evhaduddini Kirmani’nin” yazarı, Fatma Hatun’un bu savaşta Moğollara esir düştüğünü yazıyor. Moğollar Kayseri’ye girip bu katliamı gerçekleştirdikleri sırada Cevlaki (Kalenderi) dervişler maalesef Moğollarla birlikte hareket ediyorlardı. Bu Cevlaki dervişlerin bu olaya seyirci olmadıklarını, fiilen Moğollarla birlikte bu katliama iştirak ettiklerini düşünmek gereklidir. Nitekim Moğollar burada onbinlerce insan katlederken o sırada Kayseri’de bulunan Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin’in eteğine paralar saçtıklarını Menakibu’l-Arifin sahibi Eflaki bildirmektedir (Eflaki Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in ve torunu Ulu Arif Çelebi’nin mürididir.)
O dönemde bir Kalenderi şeyhi olan Şems-i Tebrizi’nin de Kayseri de olduğunu biliyoruz. Bu olaydan iki ay kadar sonra Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelip Mevlana ile görüşmeler yaptığını da yine Mevlevi kaynaklar belirtiyorlar. Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelişi 12 Eylül 1244’tür. Bu tarih Moğolların Kayseri’yi zaptedişlerinden 2-2,5 ay sonradır.
Şems-i Tebrizi’nin bu tarihten önce Moğollarla irtibata geçtiğini gösteren belgeler de mevcuttur. Mesela Moğollar Erzurum’dayken Şems-i Tebrizi’nin de o yıllarda Erzurum’da olduğunu görüyoruz. Moğollar Kayseri’ye geldiğinde o yine oradadır. Şems-i Tebrizi’nin müritleri olan Kalenderi dervişlerin de Moğollarla birlikte hem Kösedağ’da hem de Kayseri’de savaşa katıldıklarını İbni Bibi naklediyor.

2.
O zaman Şems-i Tebrizi ve diğer bir Cevlaki şahıs Seyyid Burhaneddin’in Moğollarla işbirliği yaptığını söyleyebiliriz.


Tabii ki. Burada görüldüğü gibi, Mevlana’nın iki hocası Şems-i Tebrizi ve Seyyid Burhaneddin-i Tirmizi’nin Moğollarla işbirliği halinde oldukları açıkça fark edilmektedir. Nitekim bu olaydan 1 yıl sonra Seyyid Burhaneddin ölünce onun türbesini de Moğollar inşa ettiler. Burada bir hususa da değinmek gerekir.

Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelip Mevlana ile görüşmelerinden sonra Mevlana ile Moğollar arasında bir diyalogun başladığını görüyoruz. Bunun pek çok belgesi bulunmaktadır. Kayseri’de onbinlerce Ahi ve Türkmen’i öldüren, Baycu Noyan, ikinci defa Anadolu’yu istila ettiğinde Konya’ya da gelmişti. Bu gelişinde Mevlana ile görüşmeler yapmış ve Mevlana Baycu Noyan ile görüştükten sonra, şehre gelerek Baycu Noyan’ın evliyaullahtan olduğunu Konyalılara telkin etmeye çalışmıştır. Ahmet Eflaki Dede Menakibu’l-Arifin adlı eserinde bunu yazmaktadır.

Mevlana’nın buna benzer bir iddiayı Cengiz Han için de dile getirdiğini görüyoruz. Dünya tarihinde Fir’avn ve Nemrut’tan sonra en gaddar ve kan dökücü devlet adamı Cengiz Han’dır. Mevlana Cengiz Han’ın bir mağaraya çekildiğini orada 10 günlük itikaftan sonra Allah’tan mesaj aldığını ve bu mesajı aldıktan sonra Harezmşahlar

(Maveraunnehir ile Horosan arası) ülkesine

yürüdüğünü ve başarılarının buradan

kaynaklandığını iddia etmektedir.

Bu iddiasını Fihi Ma fih adlı eserinde (M.E.B. baskısı, s. 101-103) dile getirmektedir.
Hülagu Han için de buna benzer bir iddiada bulunmaktadır. Mevlana Moğollar’ın putperest olduklarını fakat oruca büyük bir önem verdiklerini ifade ettikten sonra Hülagu Han’ın Bağdat’ı kuşattığını bir türlü şehre giremediğini sonra bütün ordularına emir vererek atlarına üç gün süreyle yem ve su vermemelerini askerlerin de oruç tutmalarını emrettiğini söyler. Atların tuttuğu bu orucun yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Allah’ın Bağdat’ın fethini Hülagu Han’ı müyesser kıldığını bildirir (Menakibu’l-Arifin).

 

Hülagu Han Bağdad’ı zaptettikten sonra daha batıya ilerleyebildi mi?Evet bundan sonra Suriye’yi işgale kalkıştı ancak orada Ayn-i Calut denilen yerde Memlüklü Hükümdarı Sultan Baybars’a ağır bir şekilde yenilip geri çekildi. Bu Sultan Baybars, Hülagu Han’ın öldürttüğü son Abbasi Halifesi’nin oğlu ez-Zahir Billah’ı Mısır’da halife ilan etti ve kendisi de halifenin emiri olarak onun hizmetinde olduğunu bildirdi.

Mevlana “Mısır Halifesi ve Onun Hikayesi” başlığı altında müstehcen bir hikaye anlatarak bu Mısır Halifesini ve Sultan Baybars’ı rezil etmeye çalışmaktadır. Burada Mevlana’nın Hülagu Han’a arka çıktığını görmekteyiz. Bu hikayeyi yazmış olmasından dolayı olmalı ki, bir defasında Moğol vezirinin Mevlana’ya büyük miktarda para gönderdiğini Eflaki haber vermektedir.


3.
Mevlana’nın Moğol yönetiminden ve onlara destek verenlerden para alması bir defaya mahsus mudur yoksa başka zamanlarda da tekerrür etmiş midir?


Moğolların bu şekilde birçok defa Mevlana’ya para ve değerli hediyeler gönderdiğini de yine Eflaki Dede bildirmektedir. Nitekim Mevlana da Moğol veziri Taceddin Mu’tez’e yazdığı mektupta kendisine gönderdiği paraları aldığını yazmaktadır. Üstelik Taceddin Mu’tez Aksaray’da Türkmenlerin mallarına el koymuş ve bu mallarına el koymuş ve bu mallardan Mevlana’ya da göndermişti. Bunun cizyeden (Gayr-i Müslimlerden alınan bu vergi) gelen paralar olduğunu Mevlana’ya bildirmektedir. O da bu paraları aldıktan sonra bu paraların kendisine helal olup olmadığı yönünde tereddüde düşmüş sonra helal olduğuna kanaat getirerek afiyetle yemiştir.

Bir defasında da Moğol hazinedarı (Maliye Bakanı) olan Emir Şerefüddin, Mevlana’yı özel olarak ziyarete gelmiş, ona 1000 dinar para vermiştir. O dönem için bu çok külliyetli bir paradır (1 deve 10 dinardı).
Bunun gibi daha pek çok örnekler bulunmaktadır. Bütün bu örnekler, Mevlana ile Moğollar ve Moğol yanlısı yöneticilerin ne kadar sıkı bir ilişki
içinde olduğunu göstermektedir.


4.
Ceviz Kabuğu programında yaptığınız konuşmada Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi’nin Moğollara isyan sırasında öldürüldüğünü ve Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmadığını söylediniz. Bu konuyu açar mısınız?


Olayı kısaca anlatayım.

Şems-i Tebrizi Konya’ya gelince Mevlana çok güzel olduğu söylenen Kimya Hatun adındaki cariyesini Şems-i Tebrizi’ye nikahladı. Bu sırada Kimya Hatun 15, Şems 65 yaşlarındaydı. Kimya Hatun, Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi ile evlenmek istiyordu.
Alaaddin Çelebi de onu seviyordu. Bu kızcağız Şems-i Tebrizi’nin yanında kalmak istemiyor, ara sıra onu terk edip bir yerlerde saklanıyordu. Mevlana ve Şems, Kimya Hatun’u arattırıyorlar, onu bulup tekrar Şems ile birlikte kaldıkları hücreye getiriyorlardı.
Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi zaman zaman babasının yanına gelme bahanesiyle, Şems’in kaldığı hücrenin kapısının önünden geçiyor ve kendisini Kimya Hatun’a gösteriyordu. Bir defasında Şems-i Tebrizi, Alaaddin’in önünü keserek: “Hey delikanlı! Bir daha buradan geçersen ayaklarını kırarım” diyerek Alaaddin Çelebi’yi tehdit etmişti. Eflaki bu olayı Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesiyle ilgili görmekte ve Alaaddin Çelebi’nin bazı çevrelerle işbirliği yaparak Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayında aktif bir görev almasının sebebi olarak göstermektedir.

5.
Tarihin ışığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren adlı eserinizde Nasreddin Hoca’nın, aslında Ahi Evren Hace Nasreddin olduğunu ve Şems-i Tebrizi’ye suikast düzenleyenin bu zat olduğunu yazıyorsunuz. Bu suikast girişiminde Nasreddin Hoca ile Alaaddin Çelebi arasında bir işbirliği söz konusu mudur?


Alaaddin Çelebi ile Şems-i Tebrizi arasındaki bu muhalefet üzerine Alaaddin Çelebi Şems-i Terbrizi’nin muhalifleri olan Ahiler arasında yer aldığı anlaşılmaktadır.

Ahi Evren Hace Nasreddin’in talebesi olmuştur. Bu Hace Nasreddin yani Ahi Evren Sultan II. İzzeddin Keykavus’a vezir olduğu günlerde Şems-i Tebrizi’ye suikast düzenletmiştir (1247). Bu olayda Alaaddin Çelebi önemli bir rol üstlenmiştir. Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayından kısa bir süre sonra, Ahi Evren Hace Nasreddin ve Alaaddin Çelebi Kırşehir’e göçtüler. 1261 yılında Anadolu’nun birçok vilayetinde Moğollara karşı ayaklanmalar baş gösterdi. Kırşehir’de de Ahi Evren ve arkadaşları ayaklanma başlattılar.

6.
Ayaklanma başarılı oldu mu?


Bu ayaklanmayı bastırmak üzere Mevlana’nın müridi ve Moğol asıllı Cacaoğlu Nureddin Kırşehir’e gönderildi. Nureddin Caca, Kırşehir’e gitmeden önce Mevlana ile bir görüşme yaptı. Tam bu sırada Mevlana’nın da oğlu Alaaddin Çelebi’ye iki mektup yazdığını ve onu aile ocağına dönmeye ikna etmeye çalıştığını görüyoruz. Cacaoğlu Nureddin buradaki ayaklanmayı bastırarak isyancıların tamamını kılıçtan geçirdi. Burada Ahi Evren Hace Nasreddin ve Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi’nin de öldürüldükleri anlaşılmaktadır. Cacaoğlu Nureddin bundan sonra Konya’ya gelmiş ve Alaaddin Çelebi’nin cenazesini de Konya’ya getirmiş olmalı ki, Alaaddin Çelebi’nin cenaze namazının kılınması söz konusu olmuştur.
Mevlana ısrarlara rağmen oğlunun cenaze namazını kılmamıştır. Bu haberi hem Ahmet Feridun Spesalar hem de Eflaki vermektedir.
Abdülbaki Gölpınarlı ve Feridun Nafiz Uzluk (Mevlana’nın hayatını yazan iki Mevlevi) Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmayışını, Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayına katılmasıyla izah etmektedirler.

Alaaddin Çelebi Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayına katılmış olmakla katil olmuş olur. Hukuken katilin cenaze namazı kılınır. Mevlana bunu bilmeyecek kadar cahil olmamalıdır. O halde oğlunun cenaze namazını kılmamasının nedeni, oğlunun Moğol yanlısı iktidara karşı isyan durumunda öldürülmesinden dolayıdır. Yani oğlunu “baği” (Meşru otoriteye başkaldıran)addetmektedir. İslam Hukukunda bağinin cenaze namazı kılınmaz. O halde Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmaması Şemsi öldürülmesi olayına katılmasından dolayı değildir.

 

Görülüyor ki, Mevlana bu iktidara karşı olanları baği kabul etmektedir. Bütün bu bilgi ve belgeler Mevlana’nın ve çevresindekilerin Moğol yöneticilerle ve Anadolu’da kurulan Moğol yanlısı yönetimlerle iyi ilişkiler içinde bulunduğunu göstermektedir.

7.
O zaman size yönelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu tepkileri anlamak mümkün değildir. Görülüyor ki bu tepki gösterenlerin, ne Mevlana’yı tanıyorlar ne de eserleri hakkında bilgileri vardır. Kaldı ki Şems-i Tebrizi’nin sohbetleri olan “Makalat” adlı eseri incelendiğinde bu zatın Anadolu insanını Moğollara itaat etmeye ve Moğol yönetiminden razı olmaya çağırdığı rahatlıkla görülebilmektedir. Aslında bu fikri Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi de dile getirmektedir. Eflaki şöyle bir anektod nakletmektedir.
Ulu Arif Çelebi Moğolları destekliyordu. Moğollarla mücadele halinde olan Karamanoğulları Ulu Arif Çelebi’ye niçin kendileriyle olmayıp Moğollardan yana olduğunu sorduklarında o şöyle cevap vermiştir: “Biz dervişleriz. Bizim nazarımız Allah’ın iradesine bağlıdır. O iktidarı kime verirse biz de onun tarafını tutarız” demiştir . (Menakibu’l-Arifin, II, 925- 926).

Bütün bu belgeler ve bilgiler bize açık olarak göstermektedir ki, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve hocası Şems-i Tebrizi Moğol yanlısı bir politika izlemişlerdir. Ve bunun mücadelesini yürütmüşlerdir. Bu siyasi düşüncelerinin mücadelesini vermişlerdir. Bundan dolayı o dönemde Moğol iktidarına muhalif olan çevrelerle de mücadele etmişlerdir.

Mevlana ile Hace Nasreddin arasındaki mücadele de buradan kaynaklanmaktadır. Hacı Bektaş’a ve Sadreddin Konevi’ye karşı muhalif tutumu da bundandır. Bu konuyu daha fazla detaylandırmaya gerek de görmüyorum. Mevlana’nın bu tutumunu tarihi verilere göre inkar etmek mümkün değildir. Bundan dolayı da tepki göstermek gereksiz ve yersizdir. Bu tepkiyi gösterenler bunun yerine “Mevlana da bir insandır. Onun da kendine göre bir dünya görüşü ve olaylara bakış biçimi ve değerlendirmelerinin bulunması tabiidir. Eserlerinde bu dünya görüşünü, hayata ve olaylara bakışını anlatmış ve yorumlamıştır” diyebilirlerdi. Nitekim ben de mesleğimin gereği olarak çalışmalarımda onun bu yönlerini tespite ve düşünce biçimini teşhise çalışıyorum. Birilerinin çıkıp Mevlana’yı ve eserlerini dinle, İslam ile özdeşleştirmeleri halinde içinden çıkılmaz bir kaos ortaya çıkar.
Mesnevi’nin en başındaki “Bu Mesnevi alemlerin Rabbinden indirilmiş bir Kitap’tır” sözünü izah etmekmümkün değildir. “Ondan sonra Mevlana öyle demişse doğrudur” veya “Mevlana’nın sözünü yorumlama yetkisini kim bize vermiş” diyerek acz ve cehaletlerini örtbas etmeye çalışıyorlar.

8.
Tepkilerin ticari bir yönü var mı?


Doğrusu akla gelmiyor değil. Bana karşı tepki gösterenlerin çoğu, Mevlana sayesinde Konya’ya turistlerin geldiğini ve çok sayıda Konyalının Mevlana sayesinde ekmek parası kazandıklarını bu davranışımın turistlerin Konya’ya gelişini engellemeye yönelik olduğunu iddia etmektedirler. Halbuki bu olayın turizmle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Bu konu turistleri hiç ilgilendirmez. Hatta turistlerin dikkatini çekici bir hava da yaratabilir. Çok enteresandır bu tepki gösterenlerden birisi Mevlana sayesinde Konya’da deprem olmadığını söylemektedir.
Bu ve benzeri iddialar, bu tepkicilerin ne kadar tutarsız ve mesnetsiz olduklarını ortaya koymaktadır. Turizmi engelleme şeklindeki karşı çıkışlardan birine şöyle cevap verdim: “Keseniz zarar görecek diye endişe buyurmayınız. Tevhidi bir iman üzere olursanız, Allah başka rızık kapıları açar, ummadığınız yerden size nimet verir.”


9.
Bu konuyu ele almanın gereksiz ve zamansız olduğu yönünde eleştiriler aldınız, bu konuda ne diyeceksiniz?


Bir tarihçi olarak bu olayı şu maksatla ele alıyoruz.
Moğollar Anadolu'yu işgal etmiş birçok vilayette katliamlar olmuş. Müslümanların malları yağma edilmiş, böyle bir ortamda Mevlana gibi şair ve mütefekkir bir zatın bu olaylar karşısındaki tutumu nedir ve olayları nasıl değerlendirmektedir?
Anadolu insanına ve çevresindekilere neler tavsiye etmektedir?
Toplumdaki problemlere yaklaşımı nasıldır vb. sorular akla gelebilir. Bu sadece Mevlana için geçerli değil. O devrin diğer ilim adamları, şair ve mütefekkirleri için de aynı amacı gözetmek durumundayız. Böyle bir ortamda kim ne yapmaktadır?
İşte bu çalışmalar içine girdiğimizde Mevlana'yı da bu yönde bir değerlendirmeye tabi tutmak zorundayız. Bir tarihçi olarak bunu yapmak mesleğimizin gereğidir. Her tarihçi hangi dönem ile ilgili çalışıyorsa kendi dönemindeki ileri gelenleri tespit etmek ve onların yolunu yordamını ve faaliyetlerini mercek altına almak durumundadır.
Ben de bir Selçuklu dönemi mütehassısı olarak bu işi yapmaktayım. Bundan dolayı ilim ve fikir adamlarının elini kolunu bağlamaya kalkmak bilimselliğe hatta insanlığa yakışır şey değildir.
Hiçbir konuda ilim ve fikir adamlarına kısıtlama getirilemez. Her devirde ilim adamaları araştırmalarının verilerini toplumla paylaşmak durumundadır. Bunun engellenmesi halinde toplum statik bir yapı içinde hapsedilmiş olur. Devlet ve yöneticiler de ilim adamlarına bu verilerini toplumla paylaşma imkanı vermek durumundadırlar. Oysa görüyoruz ki, yöneticiler de en az bağnazlar kadar ileri gitmekte ve hatta birtakım yakışıksız ve terbiyesiz ifadeler kullanabilmektedirler.
Burada bir hususa daha değineyim. Bu fikirleri 30 seneden beri söylüyor ve yazıyorum. Sanki ilk defa söylüyormuşum gibi bana karşı hücuma geçtiler.

Medyanın ve halkın bunu bilmemesi mazur görülebilir. Fakat Mevlana savunuculuğunu yaptığını zannedenlerin bunu bilmeleri gerekirdi. Anlaşılıyor ki bu Mevlana savunucuları Mevlana ve eserlerini bilmedikleri gibi Mevlana hakkındaki görüş ve beyanlardan da habersizdirler. Çünkü Mevlana hakkındaki bu iddialar 80 seneden beri birçok tarihçi ve ilim adamı tarafından yazılmıştır. Rahmetli Fuat Köprülü, Şehabeddin Tekindağ Mustafa Akdağ bu yönde fikirler beyan eden tarihçilerden birkaçıdır. Bunlardan biri de benim.

 

 


Tam İlmihal, Saadet-i Ebediye


1-
Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım,iftirası.

                                                               (S:33)
Seyyid Abdülhakîm efendi buyurdu ki: (Her Peygamber, kendi zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed "aleyhisselâm" ise, her zemânda, her memleketde, ya'nî dünyâ yaratıldığı günden, kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güç birşey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmışdır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yokdur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidarı yokdur). Allahü teâlânın, (Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım!) buyurduğu, (Ma'rifetnâme) önsözünde ve (Mevâhib-i ledünniyye)nin 6. cı ve 13. cü ve (Envâr-ı Muhammediyye)nin 13. cü ve 15. sahîfelerinde yazılıdır. İmâm-ı Rabbaninin (Mektubat)'ının üçüncü cildindeki 122.ve 124. mektublarında da yazılıdır.


2-
İbn Arabi’nin kabirde ademden önceki ademlerle görüştüğü yalanı. (s:79)


Soruyorsunuz ki, şeyh Muhyiddîn-i Arabî "kuddise sirruh", (Fütûhât-ı mekkiyye) kitabında, bir hadîs-i şerîf bildiriyor. Bu hadîs-i şerîfde, Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Allahü teâlâ, yüzbin Âdem yaratmışdır) buyurmakdadır. Muhyiddîn-i Arabî "rahmetullahi aleyh" sonra âlem-i misâlden gördüğü birkaç şeyi yazıyor ve diyor ki, (Kâ'be-i mu'azzamayı tavaf ederken, yanımda birkaç kişi vardı. Bunları hiç tanımıyordum. Tavaf yaparken, arabî iki beyt okudular. Bir beytin ma'nası şöyle idi:

Yıllarca, biz de sizin gibi,

Hepimiz, tavaf etdik bu evi.

 

Bu beyti duyunca, bu kimselerin âlem-i misâlden

olması hatırıma geldi. Böyle düşünürken, içlerinden biri, bana bakarak, ben, senin dedelerinden birisiyim dedi. Sen öleli kaç sene oldu? dedim. Kırkbin seneden çok dedi. Bu sözüne şaştım ve tarihçiler, insanların ilk babası olan Âdemden "aleyhıisselâm", bugüne kadar yedibin sene geçmediğini söylüyor dedim. Sen hangi Âdemi diyorsun? Ben, yedibin seneden çok önceki zemânlarda yaşıyan Âdemin evlâdındanım, dedi. Bunu işitince yukarıdaki hadîs-i şerifi hatırladım).



3-
Evliyaların bir çoğu bir anda çeşitli yerlerde görülmüş , birbirine uymayan işler yapmışlardır. Yalanı . (s: 85)


Evliyadan bir çoğu, bir ânda çeşidli yerlerde görülmüş birbirine uymıyan işler yapmışlar. Burada da latifeleri, insan şekline girmekde, başka başka bedenler hâlini almakdadır. Bunun gibi, meselâ Hindistânda oturan ve şehrinden hiç çıkmamış olan bir Velîyi, hacılar Kâ'bede görüp konuşduklarını, başkaları da, meselâ aynı günde İstanbulda, bir kısm kimseler de, bu Velî ile, yine o gün, Bağdâdda görüşdüklerini söylemişlerdir. Bu da, o Velînin latifelerinin muhtelif sekiler almasıdır. Ba'zan o Velînin bunlardan haberi olmaz. Seni gördük diyenlere, yanılıyorsunuz, o zamân, evimde idim. O memleketlere gitmemişdim, o şehrleri bilmiyorum ve sizleri de tanımıyorum der. Yine bunlar gibi, güç hâlde bulunan kimseler, korku ve tehlükelerden kurtulmak için, ölü veya diri olan ba'zı Evliyadan yardım istemişdir. O büyüklerin, kendi sekilerinde olarak, hemen orada bulunduklarını ve imdâdlarına yetiştiklerini görmüşlerdir. Bu Evliyanın "kadde-sallahü teâlâ esrârehümül'azîz, yapdıkları yardımdan ba'zan haberi olmakda, ba'zan da olmamakdadır. [Bu hâl, bilhassa muharebelerde görülmüşdür.] Böyle yardımları yapanlar, o din büyüklerinin ruhları ve latifeleridir. Latifeleri ba'zan, bu âlem-i şehâdetde, ba'zan da âlem-i misâlde şekl almakdadır. Nitekim Peygamberimizi "sallallahü aleyhi ve sellem" bir gecede, binlerce kimse, rü'yâda görüp istifâde etmekdedir. Bu gördükleri, hep Onun "sallallahü aleyhi ve sellem" latifelerinin ve sıfatlarının âlem-i misâldeki şekileridir. Yine bunlar gibi, sâlikler, mürşidlerinin âlem-i misâldeki suretlerinden istifâde ederler ve bu yolla müşkillerini çözerler.


4-
Rasuullahın beşeri vasfını kutsallaştırma, iftirası. (s:379-380)


Server-i âlemin "sallallahü aleyhi ve sellem" mübarek gözleri uyur, kalb-i şerîf-i uyumazdı. Aç yatıp tok kalkardı. Asla esnemezdi. Mübarek vücûdu nûrânî olup, gölgesi yere düşmezdi. Elbisesine sinek konmaz, sivrisinek ve diğer böcekler mübarek kanını içmezdi. Allahü teâlâ tarafından Resûlullah olduğu bildirildikden sonra, şeytânlar göklere çıkarak haber alamaz ve kâhinler söyleyemez oldu.

Bir kimse, Rahmeten-lil-âlemin "sallaîîahü teâlâ aleyhi ve sellem" rü'yâda görse, muhakkak Onu görmüşdür. Çünki, şeytân Onun şekline giremez.
Server-i âlem "sallallahü aleyhi ve sellem", bizim bilmediğimiz bir hayât ile, şimdi hayâtdadır. Cesed-i şerifi asla çürümez. Kabrinde bir melek durup, ümmetinin söyledikleri salevâti kendisine haber verir. Minberi ile kabr-i şerîfi arasına (Ravda-i mutahhera) denir. Burası cennet bahçelerindendir.

5-
Hilmi Işık Ebu Hanife’nin şahsında Allah’a ve Resülune iftira ediyor. (s:441-442)


Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecektir. Bu, Kıyamet günü, ümmetimin ışığı olacakdır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Nu'mân bin Sabit adında ve Ebû Hanîfe denilen biri gelecek, Allahü teâlânın dînini ve benim sünnetimi canlandıracakdır) buyuruldu. (Ebû Hanîfe adında biri gelir. O, bu ümmetin en hayrlısıdır), (Ümmetimden biri, sünnetimi canlandırır. Bid'atleri öldürür. Adı, Nu'mân bin Sâbitdir), (Her asırda, ümmetimden, yükselenler olacakdır. Ebû Hanîfe, zemânının en yükseğidir), (Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecekdir. İki küreği arasında ben vardır. Allahü teâlâ, dînini, onun eli ile canlandırır) hadîs-i şerifleri meşhurdur.
Âlimlerden biri, rü'yâda, Resûlullaha "sallalla-hü aleyhi ve sellem", (Ebû Hanîfenin ilmi için ne buyurursunuz?) dedi. Cevâbında, Onun ilmi herkese lâzımdır) buyurdu. Başka bir alim, rü'yasında (Ya Resulallah! Küfe şehrindeki Nu'mân bin Sabitin bilgileri için ne buyurursunuz?) dedi. (Ondan öğren ve onun öğretdiği ile amel et. O, çok iyi kimsedir) buyurdu! İmâm-ı Alî "radıyallahü anh" (Size, bu Küfe şehrinde bulunan, Ebû Hanîfe adında birini haber vereyim. Onun kalbi, ilm ile, hikmet ile dolu olacakdır. Âhır zemânda, birçok kimse, onun kıymetini bilmiyerek helak olacakdır. Nitekim, şî'îler de, Ebû Bekr ve Ömer için helak olacaklardır) dedi. İmâm-ı Muhammed Bakır "rahmetullahi aleyh", Ebû Hanîfeye "rahmetullahi teâlâ aleyh" bakıp (Ceddimin dînini bozanlar çoğaldığı zemân, sen onu canlandıracaksın. Sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın! Sapıkları doğru yola çevireceksin! Allahü teala yardımcın olacak!) buyurdu.

6-
Hilmi Işık’ın ‘veliler gaybı bilir’, iddiası (s: 448)

Evliya gaybı bilemez diyorlar. Bunlara cevâb olarak deriz ki, bu âyet-i kerîme, gaybın vasıtasız olarak ve yalnız vahy getiren meleğe bildirilmesini haber veriyor. Peygamberler ve Evliyâya diğer melekler vâsıtası ile veya başka vâsıta ile bildirilmekdedir.

7-
Hilmi Işık Abdulkadir Geylani ve Maruf Kehriye ilahlık vasfı veriyor. (s:455-6)


Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri de(Mişkat) tercemesinde buyuruyor ki, (Peygamberler ve Evliya öldükden sonra, bunlardan yardım istemeğe, meşâyıh-ı izam ve fıkh âlimlerinin çoğu caizdir dedi.

Keşf ve kemâl sâhibleri, bunun doğru olduğunu bildirdi. Bunlardan çoğu ruhlardan feyz alarak yükseldiler. Böyle yükselenlere (Üveysî) dediler.
İmâm-ı Şâfi'î buyuruyor ki, imâm-ı Musa Kâzımın kabri, duamın kabul olması için bana tiryak gibidir. Bunu çok tecribe etdim. İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki, diri iken tevessül olunan, feyz alınan kimseye, öldükden sonra da tevessül olunarak feyz alınır. Meşâyıh-ı kiramın büyüklerinden biri diyor ki, diri iken tesarruf yapdıkları gibi, öldükden sonra da tesarruf, yardım yapan dört büyük Veli gördüm. Bunlardan ikisi, Ma'ruf-i Kerhi ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretleridir.


8-
Hilmi Işık insanları kabirlere tapmaya çağırıyor.(s.459)

Abdüllah-ı Dehlevî hazretleri sekizinci mektubunda, (Bu fakîrin rûhâniyyetine teveccüh ediniz! Yâhud, mirza Mazher-i Cân-ı Cananın mezarına gidip, onun rûhâniyyetine teveccüh ediniz! Ona teveccüh edince, Allahü teâlânın feyzlerine kavuşulur. O, zemânımızdaki binlerce diriden daha fâidelidir) buyurmakdadır.Makâmat-i Mazheriyye 58. sahîfesinde buyuruyor ki, (Evliya mezarlarını ziyaret ederek, feyz vermeleri için yalvar! Fatiha ve Salevât okuyup, sevâbını mübarek ruhlarına göndererek, onları Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için vesîle yap ki, zahir ve bâtın se'âdetlerine bu vesîle ile kavuşulur. Fekat, kalbi tasfiye etmeden, Evliya kalblerinden feyz almak güçdür. Bunun için, hâce Behâüddîn "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" evvelâ, Evliyanın kalblerinden feyz almağı nasîb etmesini Allahü teâlâdan istemek, daha iyidir, demişdir).

9-
Hilmi Işık’ın ‘Kur’an’ı anlamak için değil, bereketlenmek için okunmalıdır’, iddiası (s:469)

Kur'ân-ı kerîmi, anlamak ve anladığımıza göre amel etmek için değil, kelâm-ı ila-hîden bereketlenmek, fâidelenmek için okuyoruz. Biz mukallidler, tefsir ilmini bilmediğimiz için, ahkâm-ı islâmiyyeyi, din imamlarımızın kitâblarından öğreniyoruz.

10-
Hilmi Işık Kutb dediği hayali kişilere ilahi sıfatlar vererek Allah’a iftira ediyor. (s:909)
Bugün memleketimizde ve bütün dünyada bir Mürşid-i Kamil, bir Arif-i mükemmil bulunduğunu bilmiyoruz. Evet (Kutb u medar) her zaman bulunur. Şimdi de vardır. Resulullah(sav) zemanın da vardı. Bunlara (Kutbul Aktab) da denir. Fekat, bunlara inziva lazımdır. Bunları kimse tanımaz. Hatta bazen, kendileri bile kendilerini bilmez. (Kutb u İrşad) ise kayyum-ı alemdir. Herkese rüşd ve iman, bunun vasıtası ile gelir…


Tam İlmihal, Saadet-i Ebediye, Hakikat Kitabevi, 80.Baskı, İst.2000

ABDULHAK isimli Üye şimdilik offline konumundadır 

 


 

“VEHHABİYE NASİHAT”taki SAPIK SÖYLEMLER

        

Vehhabiye Nasihat, H.Hilmi Işık Kitabından Sapıklıklar

1.
Cafer-i Sadık’ın şahsında Ebu Hanife’ye iftira. (S.24)

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, ömrünün son yıllarında, ictihâdı bırakdı. İiki sene, Ca'fer Sâdık hazretlerinin sohbetinde bulundu Sebebini sorduklarında, (Bu iki sene olmasaydı, Nu'mân helak olurdu buyurdu. Her iki imâm, ilmde ve ibâdetde son derece ileri oldukları! hâlde, tesavvuf büyüklerinin yanına giderek, ma'rifet ve bunun meyvesi] olan (hakîkî îmân) edindiler. İctihâddan daha kıymetli ibâdet olur mu? Ders vermekden, islâmiyyeti yaymakdan daha üstün amel olur mu? Buniarı bırakıp, tesavvuf büyüklerinin hizmetlerine sarıldılar Böylece marifete kavuşdular.


2.
Peygamberin aç olanlara kabrinden ekmek dağıtması yalanı. (S.34)


İbn-i Celâh, Medînede fakîr düşmüşdü. Hücreni se'âdete gelip (Yâ Resûlallah! Bugün sana müsâfir geldim. Karnım çok açdır) dedi. Bir kenara çekilip uyudu. Resûlullah, rü'yâsında görünüp, büyük bir ekmek verdi. Diyor ki, çok aç olduğum için, hemen yemeğe başladım. Yarısı bitince, uyandım. Kalan yansını elimde buldum.

Ebül-Hayr Akta' Medînede beş gün aç kalmışdı. Hucre-i se'âdetin yanına gelip, Resûlullaha selâm verdi. Aç olduğunu bildirdi. Bir yana çekilip uyudu. Rü'yâda, Resûlullahın geldiğini gördü. Sağında Ebû Bekr Sıddîk, solunda Ömer Faruk ve önünde Aliyyül Mürtezâ vardı. Hazret-i Alî gelip, yâ Ebel-Hayr! Kalk, ne yatıyorsun? Resûlullah geliyor dedi. Hemen kalkdı. Resûlullah gelip, büyük bir ekmek verdi. Ebül-Hayr diyor ki, çok aç olduğum için hemen yimeğe başladım. Yansı bitince uyandım. Kalan yansını elimde buldum.


3.
Raulullah’ın kabrinden para isteyenlere para ve altın dağıtması yalanı. (S.34)


Ebû Abdullah Muhammed bin Ber'a hazretleri diyor ki, babam ile Mekkede parasız kaldık. Ebû Abdullah bin Hafîf de yanımızda idi. Güç hâl ile Medîneye geldik. Ben çocukdum. Acıkdım diyerek ağlardım. Babamı çok üzdüm. Babam dayanamadı. Hucre-i se'âdete gelip (Yâ Resûlallah! Bu gece sana müsâfiriz) dedi. Bir yana oturdu. Gözlerini kapadı. Biraz sonra, başını kaldırıp güldü. Sonra çok ağladı. Gözünü açıp, Resûlullah elime para verdi dedi. Avucunu açdı. Paralan gördüm. Bunlan hem kullandık, hem de sadaka verdik. Rahatca Şirazda evimize geldik.

Ahmed bir Muhammed Sofî diyor ki, Hicaz çöllerinde üç ay kadar dolaşdım. Hiçbir varlığım kalmadı. Güçlükle Medîneye geldim. Hucre-i se'âdet yanında Resûlullaha selâm verdim. Bir yana oturup uyudum. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» görünüp, (Ahmed geldin mi? Avu-cunu aç !) buyurdu. Avucumu altınla doldurdu. Uyandım. Ellerim altın dolu idi


4.
Rasulullah’ın bir kase süt ikram etmesi yalanı . (S.35)
Şerîf Mühessir Kasımı, Hucre-i se'âdetin Şam tarafındaki, teheccüd mihrabı önünde uyumuşdu. Ansızın kalkıp, Hucre-i se'âdetin önüne geldi. Gülerek geri gitdi. Mescid-i Nebî hizmetçilerinin müdîri olan Şemseddîn Savâb, mihrâb yanında idi. Niçin güldüğünü sordu. (Birkaç gündenberi evimde yiyecek yokdu. Hazret-i Fâtımanın makamında, Yâ Resûlallah! Aç kaldım demiş, buraya gelip uyumuşdum Rü'yâda, Yüce Ceddim bir kâse süt verdi, fçdim. Uyandım. Kâse elimde idi. Teşekkür için, Hucre-i tâhire önüne geldim. Oradaki zevkden, lezzetden güldüm, işte kâse!) dedi. (Misbâh-uz-zulam) kitabı bunu uzun yazmakdadır

5.
Yitirdiği anahtarını Rasulullah’dan istemesi. (S.35)
İmâm-ı Semhûdî hazretleri, kapısının anahtarını düşürdü. Bulamadı. Hucre-i se'âdet önüne gelip, Yâ Resûlallah! Anahtarımı düşürdüm. Evime gidemiyorum dedi. Bir çocuk elinde anahtarı getirdi. Bönü buldum. Acaba sizin mi dediğini, (Medine târihi) adındaki kendi- kitabında yazmakdadır.

6.
Rasulullah’dan elma, armut, hurma isteyenlere kabrinin iç tarafından uzatılması yalanı. (S.35)

Seyyid Ahmed Medenî efendi, (Deîâil-ül-hayrât) kitabının sahibi olan Süleyman Cezûlî efendinin soyundandır. (Mir'ât-i Medine) kitabının yazıldığı binüçyüzbir (1301) -senesinde sağ idi. Babası fakîr imiş. Çocuk elma, armut, hurma gibi şeyler isteyince, satın alamazmış. Oyalamak için, git Resûlullahdan iste dermiş. Seyyid Ahmed efendi, Hucre-i se'âdet kapısına gidip, dilediğini istermiş, Şebeke-i se'âdetin iç tarafından bunlar uzatılır, alır yermiş

7.
İmam Suyuti yüksek veliler peygamberi ölmemiş gibi görürler yalanı. (S.48)


İmâm-ı Süyûtî hazretleri, kitabında, (Yüksek derecedeki Velîler, Peygamberleri ölmemiş gibi görürler. Peygamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» Musa aleyhisselâmı mezarında diri olarak görmesi, bir [Mu'cize] idi. Evliyanın da böyle görmeleri [Keramet] dir. Keramete inanmamak, câhillikden ileri gelir) buyurmakdadır.

İbn-i Habbân ve İbn-i Mâce ve Ebû-Davud'un bildirdikleri hadîs-i şerîfde (Cum'a günleri bana çok salevât okuyunuz! Bunlar, bana bildirilir) buyuruldu. Öldükden sonra da bildirilir mi denildikde, (Toprak, Pey-gamberlerin vücûdunu çürütmez. Bir mü'min bana salevât okuyunca, bir melek bana haber vererek, minnetinden falan oğlu filân, sana selâm söy ledi ve duâ etdi der) buyurdu. Bu hadîs-i şerifler, Peygamberimizin «sal-lallahü aleyhi ve sellem» mezarında, dünyâdakilerin bilemediği bir hayâtla diri olduğunu göstermekdedir. Zeyd bin Seni «radıyallahü anh» hazretleri buyurdu ki, bir gün Resûlullah'ın «sallallahü aleyhi ve sellem» huzurunda oturuyordum. Mübarek yüzü gülüyordu. Bu kadar neş'eli hiç görmemişdim. Niçin tebessüm buyurduklarını sordum. (Nasıl sevinıni-yeyim? Biraz önce Cebrail aleyhisselâm müjde getirdi: Allahü teâiâ buyurdu ki, ümmetinden biri sana bir salevât söyleyince, Allahü teâlâ, ona karşılık olarak, on salevât eder dedi) buyurdu.

8.
Günahların af edildi diye kabr-i saadetten ses işitildi yalanı. (S.51)

İmâm-ı Alî «radıyallahû anh» buyurdu ki, Muhammed bin Harb Hilâlîden işitdim. Dedi ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» defn olundukdan üç gün sonra Hucre-i se'âdeti ziyaret edip, bir köşeye -oturmuşdum. Bir köylü gelip, kendini Kabr-i se'âdet üzerine atdı. Kabr-i şerif üstünden toprak alıp, yüzüne gözüne sacdı. Yâ Resûlallah! Hak teâlâ senin için buyuruyor, diyerek yukarıdaki âyet-i kerîmeyi okudu. Ben, nefsime zulm etdim. istiğfar için seni vesile ediyorum, dedi. Kabr-i se'âdetden bir ses gelerek, sana müjde olsun! Günâhların afv edildi dediği işitildi.

9.
İmam-ı Rabbani Medine’de bid’atları yayan din adamını mehdinin emri ile öldürülmesi yalanı. (S.58)İmâm-ı Rabbani hazretleri ikiyüzellibeşinci mektûbda buyuruyor ki, (Hazret-i Mehdi, islâmiyyeti yayacak. Resûlullahın sünnetlerini ortaya çıkaracak. Bid'at işlemeğe ve bid'atlan müslümânlık olarak yaymağa alış/-mış olan Medînedeki din adamı, Mehdinin sözlerine şaşıp, bu adam bizim dînimizi yok etmek istiyor diyecek. Hazret-i Mehdî, bu din adamının öldürülmesini emr edecekdir). Bu haberden, vehhâbîliğin yalnız Medîneds uzun zeman kalacağı ve hazret-i Mehdî tarafından büsbütün yok edileceği anlaşılmalıdadır.


10.
Yer yüzünde her zaman 40 kişi ve ümmet arasında 30 kişi bulunur uydurması. (S.67)

Büyük islâm âlimi imâm-ı Kastalânî hazretlerinin (Mevâhib-i ledün-niyye) kitabının tercemesi, beşyüzonbirinci sahîfesinde diyor ki: Allahü teâlânm bu ümmete ikram etdiği kerametlerden birisi, bu ümmet arasında, kutblar, evtâd ve nücebâ ve ebdâl vardır. Enes bin Mâlik «radıyallahü anh» buyurdu ki, (Ebdâl) kırk kişidir, îmâm-ı Taberânînin, (Evsat) kitabında bildirdiği hadîs-i şerif de buyuruyor ki, (Yeryüzünde, her zeman, kırk kişi bulunur. Herbiri, İbrahim aleyhisselâm gibi bereketlidir. Bunların bereketi i!e yağmur yağar. Biri ölünce, Allahü teâlâ, onun yerine başkasını getirir). İbni Adî buyuruyor ki, (Ebdâl kırk kişidir). Imâm-ı Ahmedin bildirdiği hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bu ümmetde her zaman otuz kimse bulunur. Herbiri, ibrahim aleyhisselâm gibi bereketlidir). Ebû Nu'aymın (Hilye) kitabında bildirdiği hadîs-i şerîfde (Ümmetim içinde, her yüz senede iyiler bulunur. Bunlar beşyüz kişidir. Kırkı eh daldır. Bunlar, her memleketde bulunurlar) buyuruldu. Bunları bildiren, daha nice hadîs-i şerifler vardır. Yine (Hilye) kitabında, Ebû Nu'aymın merfû' olarak bildirdiği hadîs-i şerîfde (Ümmetim arasında her zaman kırk kişi bulunur. Bunların kalbleri, ibrahim aleyhisselâmın kalbi gibidir. Allahü teâlâ onların sebebi ile kullarından belaları giderir. Bunlara ebdâl denir. Bunlar, bu dereceye nemâz ile, oruç ile ve zekât ile yetişmediler) buyuruldu. İbni Mes'ûd hazretleri sordu ki, yâ Resûlallah ne ile bu dereceye vardılar? (Cömerdlikle ve müslimânlara nasihat etmekle yetişdiler) buyurdu. Bir hadîs-i şerif de .(Ümmetim içinde ebdâl olanlar hiçbirşeye la'-net etmezler) buyuruldu. Hatîb-i Bağdadî (Târîh-i Bağdad) kitabında, (Nükabâ) üç yüz kişidir. (Nücebâ) yetmiş kişidir. (Büdelâ) kırk kişidir. (Ahyâr) yedi kişidir. (Amed) dörtdür. (Gavs) birdir, insanlara bir-şey lâzım olsa, önce Nükabâ düâ eder. Kabul olmazsa Nücebâ düâ eder. Yine kabul olmazsa Ebdâl, daha sonra Ahyâr, sonra Amed düâ ederler. Kabul olmazsa Gavs düâ eder. Bunun duası elbet kabul olur dedi.


11.
Ebu Hanife’nin şahsında Allah Resulune büyük iftira. (S.84)

Ebû Hüreyrenin «radıyallahü anh» bildirdiği bu hadîs-i şerîfde, (Ümmetim arasında Ebû Hanîfe denilen biri gelecekdir. O, kıyamet günü ümmetimin ışığı olacakdır) buyuruldu. Yine bu yoldan gelen bir hadîs-i şerîfde, (Ümmetim arasında biri gelecekdir. ismi Nu'mân, künyesi Ebû Hanîfedir. O, ümmetimin ışığıdır) buyuruldu. Yine bu yoldan gelen, Enes bin Mâlikin bildirdiği hadıs-i şerîfde, (Benden sonra bir kimse gelir, tsmi Nu'mân bin Sâbitdir. Künyesi Efeû Hanîfedir. Allahü teâîâ, dînini ve benim sünnetimi O'nun elinde kuvvetlendirecekdir) buyuruldu. Yine bu yoldan gelen haberde, Alî «radıyallahü anh», (Size, Küfe şehrinde gelecek birini bildiriyorum. Künyesi Ebû Hanîfedir. Kalbi ilm ve hikmet ile doludur. Âhır zemanda, (Benâniyye) denilen kimseler, O'nun yüzünden helak alacaklardır) buyurdu. Mezhebsizler bu hadîs-i ssrîflere karşı gelir. Bunlan haber verenler arasında, nasıl oldukları"iyi bilinmiyen kimseler var derler. Onlara deriz ki, sonra gelenlerin bilmemeleri, önce gelmiş olanlara kusur olmaz. Bu hadîs-i şerifler (Kütüb-i sitte) de yokdur derlerse, hadîs-i şeriflerin sayısı, Kütüb-i sittede bildirilmiş olanlar kadar değildir. Başka hadîs kitâblarında da sahîh hadîslerin çok bulunduğu sözbirliği ile bildirilmişdir. Tirmizîde yazılı, Ebû Hüreyrenin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (imân Süreyya yıldızına gitse, Fâris ehlinden biri, onu geri getirir) buyuruldu. Bunun Imâm-ı a'zamı bildirdiği muhakkakdır. (Üsûl-i erbe'a) dan terceme burada temam oldu.


12.
Keramet velinin ölüsünde de dirisinde de hasıl olur. (S.88)

. Keramet, velînin ölüsünde de. dirisinde de hâsıl olur. Peygamberler ölünce, peygam'berlikden ayrılmadıkları gibi, velîler de ölünce, evliyalık derecesinden düşmezler.


13.
Cafer Tayyar gibi Lokman Serahsi’nin ve benzerlerinin havada uçtuğu yalanı. (S.89)

Evliyanın az zemanda uzak yerlere gitdikleri çok görülmüşdür. Bunun üzerine şâfi'î ve hanefî mezheblerinde, fıkh mes'eleleri bile yapılmışdır. îbn-i Hacer-i Hiytemî hazretlerinin fetvalarında diyor ki, bir velî, bulunduğu yerde akşam nemâzmı küdıkdan sonra, garba doğru, keramet olarak, az zemanda çok uzağa gitse, gitdiği yerde güneş batmamış olsa, burada güneş batınca, akşam nemâzım tekrar kılması lâzım olmadığını söyliyenler çokdur. Şemseddîn Remli ise lâzım olur buyurdu. İhtiyâç olduğu zeman, yiyecek içecek ve giyecek, hemen hâsıl olması da çok g"o-rülmüşdür. Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» amcası oğlu Ca'-fer Tayyarın hevâda uçduğu târîh kitâblanna geçmişdir. Lokmân-ı Serahsînin ve benzerlerinin uçdukları da meşhurdur. Su üstünde yürümek, ağaç, taş ve hayvanlarla konuşmak da çok görülmüşdür


14.
Ölen arkadaşı dirilip , düşmanın elinden arkadaşını kurtarması yalanı. (S.108)
Bunlardan birini, îmâm-ı Celâleddîn Süyûtî şöyle bildiriyor: Ibni Ebiddünyâ diyor ki, Ebû Abdullah Şâmî, rumlarla gazaya gitmişdi. Düşmanı kovalıyorlardı. İki kişi askerden uzak-laşdılar. Birisi şöyle anlatıyor: Düşman kumandanına rastladık. Üzerine hücum etdik. Çok savaşdık. Arkadaşım şehîd oldu. Geri döndüm. Askerlerimizi aradım. Sonra kendi kendime dedim ki, sana yazıklar olsun! Ne için kaçıyorsun. Geri döndüm. Düşman kumandanına saldırdım. Kılıncım boşa gitdi. O, bana saldırdı. Beni devirdi. Göğsümün üstüne oturdu. Beni öldürmek için eline bir şey aldı. Tam o sırada, şehîd olmuş olan arkadaşım yerinden fırladı. Ensesinden saçlarım yakaladı. Üstümden çekdi. Birlikde kâfiri öldürdük. Uzakdaki bir ağaca kadar birlikde konuşarak yürüdük. Orada ölü olarak yatdı. Arkadaşlarıma gelip olanları haber verdim. Hanefî mezhebi âlimlerinden (Ravda-tül-Ahyâr) kitabının sahibi Zendûsî ve (Zübde-tül-Fükahâ) kitabının sahibi de, bu vak'ayı bildirmişlerdir.


15.
Önceden şehid olmuş oğullarını Şamda karşılarında görmesi yalanı. (S.108)

Hadîs âlimlerinden Mehâmilî (Emâliyyül-îsfehâniyye) kitabında bildiriyor ki, Abdül'azîz Bin Abdullah dedi ki, bir arkadaşla Samda idik. Yanında zevcesi de vardı. Bunların oğlunun şehîd olduğunu daha önceden biliyordum. Yanımıza bir süvari geldi. Arkadaşım, bunu karşıladı. Zevcesine dönerek, bu bizim oğlumuz dedi. Zevcesi, şeytân senden uzak olsun. Sen aldanıyor-sun. Oğlunun çokdan şehîd olduğunu unutdun mu dedi. Adam, söylediğine pişman oldu. Fekat, süvariye yaklaşdı. Dikkatle bakarak, vallahi bu bizim oğlumuz dedi. Kadın da, bakmak zorunda kaldı. Vallahi o diye bağırmağa başladı. Babası, oğlum sen şehîd olmuşdun değilmi? dedi. Evet babacığım. Fekat, Ömer bin Abdül'azîz şimdi vefat etdi. Şehîdler, onu ziyaret etmek için Rabbimizden izn istedik. Ben ayrıca size selâm vermek için de izn istedim, dedi. Veda' edip yanlarından ayrıldı. Az zeman sonra, Ömer bin Abdül'azîzin vefat etdiği işitildi, îmâm-ı Süyûtî buyuruyor ki, bu haberler, sağlamdır, doğrudur. Hadîs âlimleri, vesîkalan ile birlikde bunları yazmışlardır. Bunu, îmâm-ı Yâfi'î yazmışdır. Onun yazısını kuvvetlendirmek için, ben de bildirdim. Böyle vak'alar, İmâm-ı Süyûtînin kitabında çok yazılıdır. Anlamak istiyenler oradan okuyabilirler.



16.
Ravda kitabında mezar kazarken, “bir ihtiyar mezarda Kur’an okuyordu” yalanı. (S.110)

Ebül-Hasen bin Berâ' (Havda) kitabında bildiriyor ki, mezarcı ibrahim, (bir mezar kazmışdım. Mezardan ve ker
Bu bölüm uygun görülmemiştir parçalarından misk kokusu duydum. Kabre bakdım. Bir ihtiyar oturmuş Kur'ân-ı kerîm okuyordu) dedi. Muhammed bin Ishâk Ibni Mende, Âsım-ı Sekâtîden haber veriyor ki, Belh şehrinde bir kabr kazdık. Yanındaki kabrin içi göründü, içeride yeşil kefenli bir ihtiyar, elinde Kur'ân-ı kerim okuyordu. Bu kitâbda, bunun gibi çok şeyler yazılıdır.



17.
Allah Rasulu’ne ve sahabilerine büyük iftira. (S.114)
Urvetebni Mes'ûd-issekafînin (Buhâri) de ve başka kitâblarda bildirilen sözleri meşhurdur. Urve diyor ki, (Hudeybiye) sulhu için, müşriklerin elçisi olarak, Resûlullahm yanına gelmiştim. İşim bittikden sonra Mekkeye, Kureyş büyüklerinin yanına döndüm. Onlara dedim ki, biliyorsunuz. Acem şahı olan Kisrâlara ve Bizans kiralı olan Kayserlere ve Habeş pâdişâhı olan Necâşîlere çok gittim, geldim. Bunlara yapılan hürmetin, Muhammed aleyhisselâmın Eshabının, Muhammed aleyhisselâma yandıkları hürmet kadar çok olduğunu görmedim. Muhammed aleyhisselâmın tükrüğünün yere düşdüğünü görmedim. Eshâbı avuçları ile kapışıp yüzlerine, gözlerine sürüyorlardı. Abdest almış olduğu suyu da kapışıp, bereket için saklıyorlardı. Traş olunca, bir kılı yere düşmeden önce, Eshâbı kapışıyorlardı. En kıymetli cevher gibi saklıyorlardı. Saygılarından, edeblerinden, yüzüne bakamıyorlardı dedi. Eshâb-ı kiramın, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» zâtından ayrılan en ufak zerrelere, hattâ başkaları için pis, çirkin sayılan şeylerine bile nasıl kıymet verdikleri bu haberden anlaşılmakdadır. Bu saygı ve edebler mübarek tükrüğünün ve mübarek uzvlarına değmiş olan abdest sularının, onlara düâ etmeleri veya şefâ'at etmeleri, yâhud rütbe ve kıymetleri olduğu içindir denilebilirimi? Bunlar, maddedir. Fekat, en şerefli bir zatdan, addeden ayrıldıkları için, kıymetli olmuşlardır.



18.
Rasulullahın sakalı, gömleği, teri hakkında iftiralar. (S.115)


Hâmîdînin iki sahîh kitâbdan toplıyarak hazırladığı kitabında, Abdüllah bin Mevhib diyor ki, zevcem beni, Ümm-i Seleme validemize gönderdi. Elime içinde su bulunan bir kadeh verdi. Ümm-i Seleme hazretleri, gümüşden bir kutu getirdi, içinde Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» sakal-ı şerifi vardı. Sakal-ı şerifi, . elimdeki suya sokup kaşık gibi çalkaladı ve çıkardı. Nazar değmiş olanlar ve başka derdi olanlar, su getirip, hep böyle yaparlar, bu suyu içerek şifâ bulurlardı. Görmüş kutuya bakdım, birkaç dane kırmızı kıl gördüm dedi.

19.
Hanifi alimlerinin Kur’an’a aykırı fetvaları. (S.122)

Hanefi mezhebindeki birkaç dîn adamının ve vehhabilerin, Evliyâ-nın az zemanda uzak yerlere gitmelerine inanmamaları şaşılacak şeydir. da, çeşidli kerametlerden biridir. Hanefî âlimleri, fıkh ve akâid kitâbla-rında bunlara güzel cevab vermişlerdir. Meselâ, garbda bulunan bir kimse şarkda bulunan bir kadınla evlense, zevcesinden uzun zeman uzak kalsa, birkaç sene sonra, zevcesi hâmile kalsa, doğacak çocuk, bu adamın olur dediler. Çünki, (tayy-ı mekân) ile zevcesinin yanma gelmesi, mümkündür. Böyle keramet sahibi olması caizdir dediler. Fıkh alimleri, bunu sözbirligi ile bildirmekdedir. Akâid kitâblarında da yazılıdır. (Vehbâniyye) kitabında, tayy-ı mesafe, ya'nî bir ânda uzak yere" gitmek, Evliyaya ihsan olunan kerametlerdendir. Buna inanmak vâcibdir demekdedir. (Nesefî) de, (Fıkh-ı ekfeer) de ve (Sivâd-ı a'zam) ve (Vasıyyet-i Ebû Yûsuf) de ve bunların şerhlerinde ve (Mevâkıf) ve (Mekâsıd) kitâblarında ve bunların şerhlerinde de yazılıdır.


20.
Abdulhakim-i Arvasi veliyi Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlandırıp rabıta etmesi . (S.125-126)


Osmanlı devleti "zemânında, mekteblerin, medreselerîn 7 üniversite üstünlüğünde olan (Medrese-tül-mütehassısîn) adındaki yüksek kısmında, tesavvuf müderrisi ya'nî profesörü bulunan, büyük islâm âlimi ve olgun velî, seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri, 1342 hicrî ve 1924 milâdî yılında Istanbolda basılan (Râbıta-i şerife) kitabında buyuruyor ki:

Allahü teâlânın sıfatları ile sıfatlanmış ve müşahede makamına varmış olgun bir velîye, kalbini bağlıyarak, yanında iken ve yanında olmadığı zemanlarda. o zâtin yüzünü hayâlinde bulundurmağa (Rabıta) denir.


Vehhabiye Nasihat, H.Hilmi Işık, İhlas Vakfı, 11.Baskı, İst. 1979


25. Hızır (A.S.) İmam-ı Rabbaniye biz şeriatlerle mükellef değiliz dediği yalanı ; Bu ümmete yeniden peygamber gönderilse Hanefi mezhebinden olurdu ,, Hz. İsa iyeniden geldiğinde hanefi olacak şakası !!(S.718)

Çok zemândan beri, sevdiklerimiz Hızır “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” için soruyorlar. Onun için bu fakîre lâzım olan bilgi verilmediğinden cevâb yazmıyordum. Bugün sabâh vakti toplanmışdık. İlyâs “aleyhisselâm” ile Hızır “alâ nebiyyinâ ve aleyhimessalevâtü vetteslîmât” rûhânî şekllerde geldiler. Hızır “aleyhisselâm” rûhânî olarak dedi ki, (Biz rûhlar âlemindeniz. Allahü teâlâ, bizim rûhlarımıza öyle kuvvet vermişdir ki, insan şeklini alırız. İnsanların yapdığı işleri, bizim rûhlarımız da yapar. İnsanların yapdığı gibi yürürüz, dururuz, ibâdet ederiz). (Nemâzları şâfi’î mezhebine göre mi kılarsınız?) dedim. (Biz islâmiyyete uymakla emr olunmadık. Kutb-i medârın işlerine yardım ederiz. Kutb-i medâr şâfi’î mezhebinde olduğu için, biz de onun arkasında şâfi’î mezhebine göre kılıyoruz) dedi. Bu sözünden anlaşıldı ki, bunların ibâdetine sevâb yokdur. Yanında bulundukları kimseler gibi ibâdet ederler. İbâdetin yalnız şeklini yaparlar. Bu konuşmadan da anladım ki, vilâyetin kemâlâtı şâfi’î mezhebine uygundur. Peygamberlik kemâlâtının hanefî mezhebine bağlılığı vardır. Kıyâmete kadar hiç Peygamber gelmiyecekdir. Bu ümmete bir Peygamber gönderilse idi, hanefî mezhebine göre ibâdet ederdi. Hâce Muhammed Pâris⠓kuddise sirruh” hazretlerinin, (Füsûl-i sitte) kitâbındaki, (Hazret-i Îs⠓alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” gökden indikden sonra, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “radıyallahü teâlâ anh” mezhebine göre iş yapar) sözünün ne demek olduğu şimdi anlaşıldı. Bu iki büyükden yardım ve düâ istemeği düşündüm. (Allahü teâlânın lutfüne, ihsanına, ni’metlerine kavuşan bir kimseye biz ne yapabiliriz?) dedi. Sanki kendilerini aradan çekdiler. Hazret-i İlyâs “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” bu konuşmaya hiç katılmadı. Birşey söylemedi.

26.
İmam-ı Rabbani müritlerini kula kul olmaya yönlendiriyor (S.807-808)


Tâlib, gönülden, herşeyi çıkarıp, bütün varlığı ile pîrine bağlanmalıdır. Onun yanında, ondan izn almadan, nâfile ibâdet ve zikr yapmamalıdır. Onun yanında iken, ondan başka hiçbirşeye bakmamalıdır. Bütün gücü ile, ona bağlanıp oturmalıdır. O emr etmedikce, zikr bile yapmamalıdır. Onun yanında farz ve sünnet nemâzlardan başka nemâz kılmamalıdır. Bir sultânın vezîri, sultânın yanında iken, kendi elbisesine bakar. Eli ile kuşağını düzeltir. O anda, sultân ona bakıyordu. Kendinden başkası ile olduğunu görünce, onu azarlıyarak, benim vezîrim olasın da, benim karşımda, elbisenin kuşağı ile oynıyasın. Buna dayanamam diyerek onu azarlar. Düşünmelidir ki, bu alçak dünyânın işleri için, ince edeblere dikkat edilince, Allaha kavuşduran işlerde edebleri tâm ve olgun olarak gözetmek ne kadar çok lâzım olacağı anlaşılır. Kendi gölgesi, onun elbisesine veyâ gölgesine düşmiyecek bir yerde durmağa veyâ oturmağa dikkat etmelidir. Onun nemâz kıldığı yere hiçbir zemân basmamalıdır. Onun abdest aldığı yerde abdest almamalıdır. Onun kullandığı kabları kullanmamalıdır. Onun yanında, birşey yimemeli, içmemeli ve kimse ile konuşmamalıdır. Hiç kimseye, hiçbir yere bakmamalıdır. O yok iken, onun bulunduğu yere doğru ayak uzatmamalıdır. O yere doğru tükürmemelidir. Onun her yapdığını, her söylediğini, yanlış görünse bile, doğru ve iyi bilmelidir. O herşeyi ilhâm ile ve izn ile yapar. Bunun için, hiçbir işine, birşey söylenemez. İlhâmında hatâ olsa bile, ilhâmda yanılmak, ictihâdda yanılmak gibidir. Ayblamak ve karşı gelmek câiz olmaz. Bu yolda vâsıta olanı seven bir kimseye, Onun her yapdığı ve her sözü sevgili gelir. Ona karşılık vermenin yeri olmaz. Her işde, yimekde, içmekde, elbise giymekde, yatmakda ve ibâdetlerde, hep ona uymalıdır. Nemâzı onun gibi kılmalıdır. Fıkhı, onun ibâdetlerini görerek öğrenmelidir

27.
Levh-i Mahfuzda tasarruf eden iki velinin Allah adına yalan söylemesi (S.464-465)


Kazâ, ya’nî Allahü teâlânın yaratacağı şeyler, iki kısmdır: (Kazâ-i mu’allak), (Kazâ-i mübrem). Birincisi, şarta bağlı olarak, yaratılacak şeyler demekdir ki, bunların yaratılma şekli değişebilir veyâ hiç yaratılmaz. İkincisi, şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup, hiçbir sûretle değişmez, muhakkak yaratılır. Kaf sûresinin yirmidokuzuncu âyetinde meâlen, (Sözümüz değişdirilmez) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, kazâ-i mübremi bildirmekdedir. Kazâ-i mu’allak için de, Ra’d sûresinde, (Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar) meâlindeki, yirmidokuzuncu âyet-i kerîme vardır. Hocam, Muhammed Bâkî-billah “kuddise sirruh” buyurdu ki, seyyid Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, ba’zı kitâblarında buyurmuş ki, (Kazâ-i mübremi kimse değişdiremez. Fekat ben, istersem, onu da değişdirebilirim). Bu söze şaşar ve olacak şey değildir derdi. Hocamın bu sözü, uzun zemândan beri, zihnimi kurcalamışdı. Nihâyet, Allahü teâlâ, bu fakîri de, bu ni’meti ihsân etmekle şereflendirdi. Bir gün, sevdiklerimden birine, bir belâ geleceği, ilhâm olundu. Bu belânın geri döndürülmesi için, cenâb-ı Hakka çok yalvardım. Bütün varlığım ile, Ona sığındım. Korkarak, sızlıyarak, çok uğraşdım. Bu belânın, Levh-i mahfûzda kazâ-i mu’allak olmadığını, bir şarta bağlı olmadığını gösterdiler. Çok üzüldüm, ümmîdim kırıldı. Abdülkâdir-i Geylânînin “kuddise sirruh” sözü hâtırıma geldi. İkinci def’a olarak, tekrâr sığındım, çok yalvardım. Aczimi, zevallılığımı göstererek niyâz etdim. Lutf ve ihsân ederek kazâ-i mu’allakın iki dürlü olduğunu bildirdiler: Birisinin şarta bağlı olduğu, levh-i mahfûzda gösterilmiş, meleklere bildirilmişdir. İkincisinin şarta bağlı olduğunu, yalnız Allahü teâlâ bilir. Levh-i mahfûzda, kazâ-i mübrem gibi görülmekdedir ki, bu kazâ-i mu’allak da, birincisi gibi değişdirilebilir. Bunu anlayınca, Abdülkâdir-i Geylânînin “kuddise sirruh” sözündeki, kazâ-i mübremin, bu ikinci kısm kazâ-i mu’allak olduğunu ve kazâ-i mübrem şeklinde görüldüğünü, yoksa, hakîkî kazâ-i mübremi değişdiririm demediğini anladım. Böyle kazâ-i mu’allakı, pekaz kimseye tanıtmışlardır. Yâ, bunu değişdirebilecek kim bulunabilir? O sevdiğim kimseye, gelmekde olan belânın, bu son kısm kazâdan olduğunu anladım ve Hak “sübhânehu ve teâlâ”nın bu belâyı geri çevirdiği ma’lûm oldu. [/size]

Mektubat-ı Rabbani, Cilt 1-2, Çile Yay.Türdav Ofset, İst.1980, 3. Baskı, Çev.Abdülkadir Akçiçek

 

 

SAPIKLIĞIN BU DERECESİNİN ADI:

              Düşünce Zinası


TARİKAT-I ALİYYE’DE RABITA-I CELİYYE CÜBBELİ AHMED MAHMUD ÜNLÜ


Tasavvuf camiasının sevilen simalarından(!)

Cübbeli Ahmed Mahmud Ünlü ise “TARİKAT-I ALİYYE’DE RABITA-I CELİYYE” adlı kitabında Rabıtaya deliller bulmaya çalıştıktan sonra, “Rabıta Hakkında Akli Deliller “ bölümünde 261. sayfasında şu maddeyi delil olarak bizlere sunmuştur!

“Herhangi bir işi , severek ve kalbi istila edecek şekilde düşünmek o işi yapmak gibi insana tesir eder. İyilikleri düşünmek iyi , kötüleri hayal etmekse kötüdür.Bazı ulema , doğacak çocuğa bereketi sirayet eder ümidiyle kişinin, cima halinde Salih kimseleri düşünmesini güzel görmüşlerdir. O halde düşünceyi haram ve mübahlardan çevirip , iyilere yönlendirmek , hiçbir akıllının inkâra kalkışmaması gereken şeylerdendir ki rabıta da bu hayali sohbetten ibarettir.”(Muhammed Salih , Beğiyyetü’l- Vacid, Sh, II) TARİKAT-I ALİYYE’DE RABITA-I CELİYYE - sayfa 261 - Ahmed Mahmud Ünlü (Cübbeli Ahmed)

 


2.
Abdulhalık-ı Gücdüvani’nin ruhaniyetinin görünmesi yalanı (S.14-16)


İstitraten sunu arzedelim ki: Emir Gülâl Hazretleri cehri zikrin temsilcisiydi. Bir gün müridlerinden Nakşibendi Tarikatının kurucusu olan Şah Muhammedi Nakşibend Hazretleri zikre devam ettiği sıralarda güzeştegândan Abdülhâlik-ı Gücdüvâni Hazretlerinin Ru-hâniyyeti hem Emir Gülâl'e, hem de Şah Muhammed Nakşibend'e tecessüm ederek. Şah Nakşibend'in halka-i zikirden ayrılmasını ve kendisinin zikr-i hafî'yi te'sis buyuracak bir tarikata pir olacağını beyan buyurarak derhal zikr-i cehrî'den ayırarak halkadan çıkarmıştır. Emir Gülâl Hazretleri dahi şu beyitteki esrarın tecellisine boyun eğerek ilâhi emri derhal yerine getirmişi. . Nitekim oğullan da bilâhare aynı tariki tâkib buyurmuştur.
«Mir'ât-ı mukabildeki suret gibi Manâs,
Dilden dile menkul olur esrâr-ı Muhammedi».
Yalnız şu kadarına, işaret edelim ki, bütün bunlardan nümâyân olan, eserini yayınladığımız Koca Sultân'ın, nüfûs-ı sâfiyye ve kâmile erbabından, yâni A'raf mertebesindeki en büyük velilerden birisi olduğudur. Bu bakımdandır ki, bâzı tasavvuf! asarında Emir Sultan Hazretlerinin, Hazret-i Mevlânâ'dan daha büyük veya aynı mertebede olduğu yazılmaktadır. Bizce buna hiç gerek yoktur. Sebebi şudur ki: Aynı mertebede bulunan ehlullah, birbirinin aynasıdır. Biri olmadan diğeri kendi ilâhi kemâlâtının tecellilerini göremez.
Emir Sultan Hazretleri, kendilerine hem babalık, hem de mâder-lik vazifesi gören Emir Gülâl Hazretlerinin, vefatından sonra hem de yerini alacak kemâlde bulunduğu hâlde postu emsalsiz oğluna terketmemiş, Seyyid İsa'ya bırakmıştır. Bundaki hikmet şudur kir Emir Gülâl (K.S.) kutbiyyetin her zaman babadan oğula intikal eden bir nur olmadığını (Gah eznesti alist, gâhi velist) sırrının tatbiki gerektiğini anlatmak arzu buyurmuştur. Ancak Emir Sultan Hazretlerinin Medine-i Münevvere'ye gitmek arzusunu izhar buyurması üzerine Seyyid İsa (K.S.) seyr-i sülük âdabına riâyetle şöyle, demiştir: «Yâ Şemseddin! Mademki Medine'ye gidiyorsun, .gittiğin mahal iki cihan servetinin bulunduğu yerdir, ben de sana el veriyorum»-diyerek kendisine icazetle halife seçmiştir.
Mehaz olarak istifâde ettiğimiz eserlerin bâzılarında İslâm dininin yalnız akla müstenid bir din olduğu, akıl dışı davranışlara hiç yer verilmediği beyân edilmiş ise de, bu fikre iştirak etmemize imkân yoktur.


3.
Emir Sultan seyyidliğini peygambere tasdik ettirmesi yalanı (S.18)


Seyyid olduğtına bir şahidin var mı?» derler. Yüce Pir'in cevâ-bı kesindir:

«Evet vardır. O şâhid Resul Aleyhisselâmdır» buyurur. Bu ce-ap karşısında herkes birbirine bakar, böyle bir şey olur mu olmaz mı? diye düşünürken, geçirdikleri ilk şaşkınlık ânından sonra:
«Peki kabul ettik» derler. Bu cevap üzerine Emir Sultan:
«Öyle ise kabr-i saadete gidelim, orada Resul Aleyhisselâma seldim verelim. Hangimizin selâmına cevap verirse onun soyu belli olur» buyurur.
(Bâzı kaynaklara göre kabr-i şerife gidildiği, bâzılarına göre ise O radan kabr-i şerife yönelinip selâm verildiği yazılıdır.)

Bu teklifin kabulünden sonra hâzır bulunan ve kendilerinin şeyyidliklerini iddia edenler,türbe-i saadete vdönüp “ esselamı aleyküm ya ceddi” dediklerinde vhiçbir cevap alınmaz.Sıra Emir Sultan’a geldikte kendileri “esselamı aleyküm ya ceddi” buyurduğunda açık ve seçik bir şekilde “ Aleykümüssellam ya veledi, ya seyyid Muhammed Buhari “ sada-yı bülendi duyulur.

4.
Emir Sultanın Allah’a ait sıfatları veliye verme küfrü (S.29)


Yukarıda arzettiğimiz gibi her şeye kaadir olan Allahü Zülcelâlin velisi hem kâmil, hem hamîd'dir. Ölüleri dirilttiği gibi her şeye kaadirdir de. O Hak suretinde tecellî eden halk'dır. Veya ilâhi me-âni ile tahakkuk etmiş halkdır ki bu âlemde noksan ve kemâîlyle parlayan güneş de odur. Sema ve arz, uzunluk ve genişlik onda mü-tecellîdir. Hayy olan varlıklara Mümît - öldürücü - esmâsıyla kendisinde tecelli ederek öldüren de o velîdir. Bu sırra mebnidir ki Emir Sultan Hazretleri kendisini-ve .Hundi Sultanı öldürmeye me'mur olan kırk sipahiyi mânevi oklarla öldürmüş, tsaavvuf ıstılâhıyla soy- . leyelim. Yukarıda ayrıntılarıyla açıkladığımız Hû kayığına bindir-miştir. Dikkat buyurulacak olursa Hû kayığı ıstılahı ile, yâni nüve kayığındaki, hüve lafzıyla (Lemuhyü mevtü ve hüve âlâ külli şeyin kadir) âyet-i celilesindeki (Hüve) arasında sıkı bir irtibat - bağlantı vardır.

5.
Cibali Babanın fethe mani oluşu ve ruhun dua ile kabz edilmesi yalanı (S.44)


İstanbul'un muhasarası sırasında bir türlü topların kat'î te'sîri gösterememesi üzerine Fatih murakabeye daldığında «.Cibâli'de-» Cibâli Baba namı ile Anılan mânevi teşkilâta mensub bir velî'nin İstanbul'un fethine engel olup «Dokunmayın gâvurcuklarıma* dediğine muttali olmuştur. Bunun üzerine sec-de-i Rahmân'a kapanıp yüce Mevlâ'ya şöyle niyazda bulunmuştur: «Yâ Rab-bi, Habîb-i Ekremin'in hadîs-t şeriflerinde bahis buyurulan emir ben isem şu meczub Cibâli Baba'nın lûhunu kabz et de bana fetih müyesser olsun, eğer o emîr, ben değilsem benim ruhumu kabz et ki âlem-l İslâmın şu perişanlığım görmeyeyim».

Bu niyaz üzerine sırr-ı kader levh-1 mahfuzdaki gibi tecellî ederek Cibâli Baba'nın ruhu kabz edilmiş ve ondan sonra Fatih'in kumanda ettiği asakir-i İslâm İstanbul'a muzafferine dâhil olmuştur.

6.
Emir Sultan’ın Yasin suresini hurafeye alet etmesi (S.53)

Seyyid Muhammedü'l-Buhârî (K.S.)'nin Yasin Sûresinin Şerhi bitabının birinci hâssası şudur ki, bir -kimse bir iş için evinden çıkıp bir yere gitmek istese veya büyük, küçük kimselerin bulunduğu bir topluluktan bir istekte bulunsa veyahut da bunun gibi yerlere varmak istese şöyle yapmalıdır. Yasin sûresini bir şişe içine, eğer şişe yoksa bir çanak suya okuyup üfürse veya o su ile abdest alsa veya yüzünü yıkasa her kiminle görüşürse görüşsün karşısındaki ondan ayrılmayacak kadar dostu olur, yetmiş iki melek kendisinin koruyucusu ve nazırı olarak tüm islerinde yardımcısı olurlar. Ayrıca bütün âfetler ve zahirî elemlerden veya batini rahatsızlıklardan Yasin sûresinin berekâtı ile korunmuş olur.

7.
Kabağı başından kestiği anda kalabalık içinde bulunan Harb’in başının gövdesinden kesilip ayrılması yalanı (S.164)


Seyyidler Seyyidi Cemâleddin Buhari'den şöyle rivayet olunur: Çok sevdiği müridlerinden Derviş Salih isminde birisi gelip kendilerine Harb isminde birisi seni öldürmek niyyet ve kastindedir, gece gündüz sizi kolluyor. Sebebi ise bizim kızı, cariyenizi kendisine vermediğimiz için imiş.
Hazret gülerek derviş Salih'e şöyle buyurdular-.
-Şu bütün duran baş kabağı getir, der. Salih de baş kabağı koparıp getirmek isterken Şeyh Efendi arkasından yetişip kabağı başından kesip yere bırakır. Ve şöyle buyurur:

- Ya tbn-i Harbî Baş kesmek, adam öldürmek, masum kanı akıtmak nasıl olurmuş...

Derviş Salih kıssanın sonunu şöyle anlatır:

— Ben bu hâdiseden sonra dışarıya çıkıp Hazretin huzurundan ayrıldım, Baktım bir grup insanlar tabut içinde bir cenaze götürüyorlar. Bu ölen adam kim? diye sorduğumda, tabutu taşıyanlardan birisi :

—       Bu Mukatil İbn-i Harb'dir. Bugün sabahleyin bizimle oturmuş sohbet ediyorduk. O arada elinde kara saplı bir bıçak tutan el uzandı, Harb'in başını gövdesinden ayırdı- ve önümüze koydu, dedi. Teçhiz tekfin için evine götürüyoruz. Ondan sonra defnedeceğiz.

8.
Arabi’ye göre manevi hükümet ve ruhani teşkilat uydurması (S. 407-408)


«Gülsitân-ı taze taze güllerim açmaktadır, Arzûy-u nevbahar etmem, hazan olmaz bana».
İstitraten bu konuya temas ettikten sonra vefk sahibine görünen nükabâ, nücebâ ve emsali zevat-ı âli kadirler hakkında okurlarımıza malûmat vermeden geçemedik. Bu konuda baş vurulacak en sahih kaynak elbette ve elbette Muhiddin-i Arabi Hazretleri'nin Fütuhati'l-Mekkîye'sidir. Şimdi oradan manevî ve ruhanî teşkilâtı alalım.

Kutub: Ahval ve makamâtın cümlesini câmi'dir. Ya asalet, yahut niyabet tarikiyle olur. Asalet tarikiyle olan kutubluk Muhammed Aleyhisselâm'a hastır. Niyabet tarikiyle olursa Gavs denilir. Gavsiyyet dahi ikiye münkasem yani bölünmüştür. Bir zât hem zahirî, hem bâtınî Gavsiyyete erişebilir. Buna örnek olarak Şeyhayn denilen dört Halife-i Resûlüllah ile Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz böyledir. Diğerleri bâtına mahsus gavsdırlar ki Bayezid-i Bista-mî (R.A.) buna misaldir. Zaman bunlarsız olmaz.
(Yalnız biz şahsî kanaat olarak arzedelim ki bazen kutbiyyet, nadir hallerde bâtında da olur).
İkincisi: Eimme bunlardan birisi Abdürrab'dır ki daima kutbun sağında oturur. Diğeri Abdülmelik'tir ki kutbun solunda yer alır. Bunlardan birinin nazarı mülk ve nâsut âlemine, diğerinin nazarı melekût âlemine dönüktür.
Üçüncüsü: Evhad'tır. Bunlar dört zâttır.

Meşrıktakine Abdülhay, mağrıpta-kine

Abdülalîm, kuzeydekine Abdülmürîd,

güneydekine Abdülkâdir denir. Dördüncüsü: Ebdaldır. Bunlar yedi zâttır. Birinci iklimde mutasarrıf olan zât ibrahim (A.S.)'in kadem ve meşrebi üzeredir. İkincisi Musa (A.S.), üçüncüsü Hânın (A.S.), dördüncüsü İdris (A.S.), beşincisi Yûsuf (A.S.), altıncısı İsa (AJS.), yedincisi Havariyyûundur. Bu âli zâtlar yedi yıldızdaki sırlara-muttali olnp her birinin emrinde bir yıldız vardır. Bâtınları her velî gibi Hak (C.C.)'ye yöneliktir. Vaaz ve- nasihatta bulunurlar ve mü'minleri ıslâh ile meşguldürler.
Beşincisi: On iki zâttır. Altıncısı: Nücebâ olup sekiz zâttır.Yedincisi: Havariyyûndur ki ,Avâmül havvarî mertebesindedir. Sekizincisi: Ricaliyyûn olup kırk zâttır. Bunlar yüce Mevlâ'nın ilâhî aza-
metinden müstağraktır. Dokuzuncusu: Hâtemdir ki, bu bir zâttır. Onuncusu: Ricâl-i kuvvet, yani kahır ricalidir ki sekiz kutsal zâttır. On birincisi: Cinân ricalidir. On ikincisi: Heybet ricali olup dört zâttır. On üçüncüsü: Fetih ricali olup bu rical-i fetih yirmi dört zâttır. On dördüncüsü: Ricâlullah olup yedi kişidir. On beşincisi: Ricâl-i tahtel esfeldir ki yedi zâttır. On altıncısı: İlâhiyyûndur. Üç zâttan ibarettir. On yedincisi: Büdelâdır ki on iki kişidir. On sekizincisi: Ricâlül iştiyaktır ki beş zâttır. On dokuzuncusu: Ricâl-i eyyamdır ki altı zâttır.


9.
Cifir ve Gaybi bilme hususunda Hz.Ali (r.a.) iftira (S.416)


İmam-ı Ali (K.V.)'nin Cifr-i Câmi'nin de haber verdiği şeyler aynı aynına zuhur eylemiştir.
Resûl-i Ekrem (S.A.VJ'in zaman-ı saadetlerinden kıyamet gününe kadar geçecek şeylerin hepsinden haber vermiştir (*).
(*) Dikkat buyurulacak olur ise burada gayıptan haber verme gayba itti-lâ k'esbetme esrarına temas buyurulmaktadır. Bu konu Hüccetülislâm İmam Gazalî (K.S.)'nin hem Mişkâtü'l-Envâr'ında, hem de Esmâü'l-Hüsnâ'sinda de-rinlemesln» incelenmiştir.

Mişkâtü'l-Envâr'mda (La ya'rifullâhe künhü

ma'rifetehû ittâhû). «Yani:

Allâhü Zülcelâl'in ilminin künhunü yine kendi Zât-ı ecellü âlâsı büir, gayri kimse bümcz» denilmektedir. Buna rağmen pek çok evllyâullah hazerâtı tabiatı ile evleviyyetle enbiyâ-i izam hem marifetullâlun künhunü, hem de gaybe ait hususları bilmektedirler. Zahirde çelişkili gibi görünen bu konuyu yine tmam-ı Gazali şöyle izah buyurmaktadır: «Bu kümmelinin esrarı Hak (C.C.)'ye vukuflarının sebebi, kendilerinin müstağrak-ı bilferdantyye oluşları ve kendi varlıklarını Hak'ta fâni kılışların-dandır>.
Bir de esrâr-ı gayba ittilâ, âlem-i misal tecelllyatı ile .husul bulmaktadır. Nitekim bir gün ŞeyhÜ'l-Ekber (R.AJ'e şöyle bir hitab-ı Sübhânî vakî olmuştur (Bir kulun hayali gösterilerek):
«— 7a Şeyh! Buna ilim ta'lim et* buyurulmuştur.
Hz. Şeyh'in: «Ya Rabbl, bu kimdir?> diye sorması üzerine, «Beşaret köyünden Hasanü'l-CiyH'dlr> cevabı verilince, Hazret-1 Şeyh:
«— Ya Rabbi! Ben neredeyim, O nerede? Nasıl ilim ta'lim ederim?deyince,

«— Sana onu güsterdiğimiz gibi, seni de. ona gösteririz» buyurulmuş ve Şeyh Hazretleri ona ilim ta'lim eylemiştir.


10.
Muhyiddin-i Arabi’nin Allah’a ve Rasulune iftirası (S.418)


Bu ezel sırrı dolayısiyledir ki Şeyhü'l-Ekber (R.A.) bir safahatında Allah'ın Resulu Allah'dır" buyurmuşlardır, Bu nükteyi anlamak evliyâullah hazerâtının kabul buyurduğu şekilde vahdet-i vücud hakîkatına arif ve vâkıf olmakla mümkündür. Nitekim aşağıdaki beyit bu sırrı tüm ledünniyyatını bütün haşmetiyle dile getirmektedir.
"Cümle bu cihan ol sanemin vechidir elhak, Ger mescid ü yâ deyr ü yâ put haneye baksan".

11.
“Bir kimse Allah’ın ismini anarak bir şey istese Allah cevap vermez ve sevgisine mazhar olan kul cevap verir.” Küfrü (S.484)


Herhangi bir dilek ve hacet sahibi ne vakit Hak Teâlâ'dan muayyen esmasını zikrederek bir şey dileyecek olsa ona Hak cevap vermez. Mahbubiyyet sırrına mazhar olan kul cevap verir. Burada anlaşılması çok güç bir noktaya gelinmiştir. Avam u nâsın bilmeyerek, meselâ: Yâ pir veya yâ Şah Nakşibend veya yâ Aziz Mahmud Hüdâi imdadıma yetiş diye Allahü Zülcelâl dururken onlardan mef det ummaları bilmiyerok de olsa bu sırdan dolayıdır. Çünkü bil pîrânın her birinde Hak Teâlâ'nın yâ Rahman, yâ Rab, yâ Kadir esmalarından biri tecelli edip bu yüce zâtlarda şahsi benlik bırakmamıştır.

12.
Seyyid Ahmed Buni’nin şahsında İslam’a hiyanetleri (S.471)

 

Sahih rivayetlerdendir ki, Seyyid Ahmed Bunl Hazretleri, kırk yıl mübîn ism-i şerifiyle meşgul olmuştur. Mübîn esmasının dört harfi olup her harfin bir de müvekkel meleği mevcuttur. Ahmedü'l-Buni meşgul olduğu mezkûr kırk yıl'içinde dört meleği kendi hük-jmü altına almış, yani zâtına musahhar kılmıştır. Bu tılsım sayesin--de yeryüzünde ne kadar hazine ve define mevcut ise yerlerini avucunun içi gibi bilirdi. Feth-i Taiâsim adlı bir kitap te'lif ederek meraklı talip ve azizlere ilmi bir miras olarak bırakmıştır. Bu kitap halen (Bun) sedirinde kabirleri üzerinde durmaktadır., Halen Şeyh Ahmed-i Buni'nin yolunda yürüyen, onun ilmî hüviyetini meslek odinmiş nice azizler mevcuttur. Garp âleminden bile bu gibi tılsım. meraklıları Şeyh Buni'nin evlâdından olan azizlere baş vurup Feth-i Telâsim. kitabından aradıkları kısımlarnı kendilerine öğretilmesini isterler. Gerekirse bu uğurda" hiç bir maddî fedakârlıktan kaçınmazlar, içlerinde define yerlerini arayanların ancak binde birini arzularına erişmek nasip olur. Bunun hikmeti şudur ki, fetih kapılarının açılması ancak ism-i mübînle mümkün olabildiği gibi, her şeyden evvel bu garplıların islâmla müşerref olmaları lâzımdır. (Nitekim Yûnus Emre (K.S.) bu hikmeti şu beyitle dile getirmiştir:

«Yolun uğramazsa Muhammed'e,

Kalktı kervan kaldın dağlar başında».)




ABDULHAK isimli Üye şimdilik offline konumundadır 

 

 

 



EL-İBRİZ’deki Sapmalar

 

El -İBRİZ (2 CİLT)

Eşşeyh Abdülaziz Debbağ 


KIRMIZI RENKLİ YAZILAR KİTAPTAN

ALINTILARDIR


VİAGRA YERİNE ŞEYHTEN İSTİMDAT

Tasavvuf felsefesine göre, ilahi aşkla buluşana kadar müridler dünyayla alakalarını keserek “Tanrı”yla randevuya kilitlenmelidirler.Tarikat ortamında şeyh , olağanüstü ve mitsel otoritesiyle dervişleri etkileme gücüne sahiptir.Tasavvufun hiyerarşik yapısında en can alıcı noktalarından biridir şeyh-mürid ilişkisi. Bir derviş şeyhinden izinsiz hiç bir iş yapamaz. Bu mantık öyle ileriye gö türülür ki , günün 24 saatini dahi mürid şeyhine adamaktadır neredeyse.Mürid , anatomik olarak şeyh yanında olmasa bile islama sızdırılmış “ Export Rabıta ” bidatı sayesinde maneviyatta da onunla birlikte olduğuna inanır.Bu sakat mantığa göre mürid neredeyse şeyhinden izinsiz rüya bile göremez.

Akılları sterelize edilen dervişler , fikir yönünden öyle hijyenleştirilirler ki , adeta şeyhin karşısında robotlaşırlar.Dezenfetkte beyinli sufiler boş kafalarla şeyhin her dediğini tasdikleyerek kabullenirler. Bu inanç evlenmiş olan sufilerin bile şeyhin izni ve yardımı olmadan hanımlarıyla ilişkiye giremeyecekleri kuralına kadar gider.

Molla Cami’nin “ Nefahatü’l-Üns “ kitabından

aynıyla aktarıyorum[/b] [/i] :


“……. Herat şehrinde Şeyh Abdullah adında bir zahid vardı. Otuz senden beri aralıksız oruç tutardı. Bilinen ve tanınan bir kişi idi. İtibarlı idi, kendisine bağlı olan ağalardan biri , kızını onunla evlendirmişti. Bu kız on iki sene zahidin evinde kaldığı halde henüz bakire ! idi. Şeyhulislam Ahmed , Herad ‘a (şehre) gelince , zahid , biçare kadına :

 “ Elbisemi getir , Şeyh Ahmed’e gideceğim, onun ulu kişi olduğunu söylüyorlar , bakayım onun hali ne? “ Biçare dedi ki :

“ Eğer onu imtihan için gidiyorsan sakın gitme ha !.. Zira o senin tasavvur ettiğin adamlardan değil , yok eğer gönlünde onun her dediğini tıutma arzusu var da , bu niyetle gidiyorsan o zaman onu ziyarete git . Eğer onun (iradesi) dairesinde yürümezsen zarar edersin!...” Zahid :

“ Sen bilmezsin , hadi yürü elbisemi getir !” dedi.

Kaftanını giydi . Şeyh Ahmed’in huzuruna vardı. Selam verdi. Hazreti şeyh selamını aldı ve şöyle buyurdu:

“ Bize selam vermek (hal-hatır sormak) için geldin. Fakat hatunun sana söylediğini bilmiyor musun.. Buyruk tutmak ister misin ? “

Zahid :

“ Doğru söyledikten sonra niçin tutmayayım ? “ …

dedi.

Şeyh :
“ Öyleyse geri dön , Senkin mahallesine var , Muhammed kasap Mervezi’nin dükkanından kuyruk sokumu denilen yer var . Çengele asılı koyun eti var . Onu satın al , bakkaldan bir miktar pekmez ile yağ al ve elinle getirip evine ilet. Zira “ Bir kimse kendi evinin eşyasını taşırsa kibirden uzak olur “ denilmiştir. Evdekilere de ki , o etten kalye , yağ ve pekmezden tatlı yapsınlar . Daha sonra o hatunla iftar eyle ve on iki yıldır yapılması üzerine vacib olan şeyi de yerine getir. Sonra hahama git gusleyle. O saatten sonra bunca yıldan beri olmasını arzu ettiğin ve fakat olmayan şeyler hasıl olmazsa gel Ahmed’in eteğine yapış ki o işin üstesinden gelir .”

Bu sözler üzerine zahidin gönlünden şöyle geçti :

“ Hiç yapamayacağım bir işi bana buyuruyor! Kendimde otuz senedir böyle bir kuvvet görmedim , bakire bir hatunla nasıl münasebette bulunabilirim. “ Hazreti şeyh , Zahid’e :

“ Ne düşünüyorsun , hadi yürü , korkma , iş kolaydır . Eğer gerek duyarsan Ahmed’den medet (yardım) iste! “ dedi.

Zahid yerinden kalkıp gitti. Şeyhin buyurduklarını yerine getirdi. Kalye ve helva pişirdiler.Bir araya gelip iftar ettiler yemek yerken zahidde bir hareket görüldü , cinsi münasebet arzu etti . Hatun :

“ Biraz dur “ dedi . “ Yemekten sonra “ . Yemek yedikten sonra Zahid

tekrar münasebet arzu etti , fakat kendisinde kuvvet bulamadı . Şeyhten istimdat (yardım) etti. Şeyh cemaatle konuşurken tebessüm etti ve :
“ Ey Zahid , işe giriş , korkma , doğru yapıyorsun “ dedi. Zahid de o anda maksuda ulaştı. Hamama gidip gusletti. Daha sonra şeyhin yanına gelince : O anda şehrin dört duvarı arasında olan her şey eksiksiz olarak ona keşfolundu. Şeyhülislam ona :

“ Senin himmetin şehrin dört duvarıyla sınırlı olunca benim ne kabahatim var , şehrin dört duvarına bedel dünyanın dört köşesini içine alacak şekilde himmetini geniş tutsaydın buralarda var olan her şey sana keşfolunurdu …”

( Nefahatü’l –Üns. Molla Cami. Marifet yay. S. 509 )




Şeyhin tabiatüstü konumu , iktidarsız müridine bile derman olacak seviyede işe yaramaktadır. On iki yıl helali olan kadına dokunmayan bir insanın normal kabul edilemeyeceği aşikardır.Eğer bu ahmak adam , Allah sevgisinden başka hiçbir şeyi gözü görmeyerek helali olan bir kadına yaklaşamıyorsa bunun ne din ne de sünnette ölçüsü vardır . Rasulullah (s.a.v.) evliliği teşvik ederek toplumun fuhuş ve zina ile dejenere olmasını önlemeye çalışmıştır.

Görüyorsunuz ki , bu saçma menkıbelerle seks müptelası şeyhler nasıl cahil dervişlerin karılarını kendilerine mal edebiliyorlar. Bunun sebebi “ Evliya “ adı verilen şahısların hayat hikayeleri kabul edilen menkıbelerle itikad ölçüsü ve iman esası belirlenmesinden dolayıdır.

Buna benzer , başka tasavvuf kitaplarında da ilginç menkıbeler vardır …



KERAMETLE MÜRİDİNİ SEYREDEN

RÖNTGENCİ ŞEYH


Dervişlerin cinsel iktidarsızlıklarına panzehir

olabilen şeyhler , sanal bir kimlikle onlara

görünebilme yeteneği ile adeta bizleri

şaşırtmaktadırlar.Dudakları uçuklatacak saçma

bilim-kurgu menkıbeleriyle yerli erotik kültürümüzün bir payını oluşturuyorlar kendi çaplarınca.

Röntgenciliklerine ,buldukları kılfsa en geçerli

yöntem olan “Keramet” şovudur. Fikir vejeteryanı

derviş , evine gelen şeyhin kerametle geldiğine

inanmak için yırtınmaktadır neredeyse. Mürid

ziyaretine gelen şeyhi her görüşünde , onun sık sık

“mistik sortiler “ sebebiyle geldiğine şartlandığı için, röntgenci ve çapkın şeyhler bu olguyu çok iyi kullanarak lehlerine çevirmektedirler.

El-İbriz kitabı da , bu açıdan “sapık” emellere alet edilen kaynaklardan biridir. Bakın, mürid şeyhine nasıl saf ve samimi duygularla iltimas geçerek “çapkınlığına“ zemin hazırlamaktdadır :


“ …..Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun ) , göğsündeki bir rahatsızlığından dolayı sık sık karanfil yer ve koklardı. Bu sebeble kendisinden karanfilin o güzel kokusu eksik olmazdı. Ben de çoğu zaman gündüzleri şeyhimle beraber bulunduğumda bu kokudan yararlanırdım. Nefes alıp verdiğimde onun güzel nefesiyle birlikte bu koku da çıkar, etrafa yayılırdı. Geceleri evimde bulunduğumda, kapılar kapalı bulunduğu halde Şeyhim nefes alıp verdikçe o kokuyu rahatlıkla hissederdim. Halbuki aramızda hayli mesafe vardı.

O Resul Cihan’da , ben Nakirikaf’ta oturuyordum. Koku ardı ardına evimize doğru yayılır dururdu. Durumu karıma anlattığımda farkına vardı. Zaten o da şeyhimi çok sever ve sayardı. Şeyh hazretleri de karımı (din kardeşliği yönünden ve saliha sayılmasından dolayı ) çok severdi. Sonra böylece bu güzel koku uzun müddet evimizden ve burnumuzdan eksik olmadı. Bir gün şeyhime dedim ki :

“ Efendim ! Senin o güzel kokun geceleyin evimizde yayılıyor ve onu rahatlıkla kokluyoruz. Acaba sen geceleyin yanımızda mı bulunuyorsun?” Cevap verdi ki .

“Evet öyledir.”

Bunun üzerine ben latife yollu güldüm ve :

“ O takdirde senin konunu alıp yüzüme sürerek elinizi yakalamış olurum…” dedim O da tebessüm ederek buyurdu ki :

“ O zaman ben de evin başka bir bölümüne geçerim …”

(El-İbriz. Abdulaziz Debbağ. demir Kitabevi.S:62 )


Ahlak zabıtalığı görevine devam eden şeyh , müridini gece-gündüz yokladığını iddia ederek “ışınlanma “ şovlarına devam ediyor !


“….. Yine bir gün kendisine bu güzel kokudan söz ettiğimde şöyle buyurdu :

“ Bu koku , ya şevk ve heyecan nerede? …”

Başka bir defa da şöyle dedi :

“ Ben gece ve gündüz senden ayrılmam…”

Bir defa da şöyle buyurdu:

“ Bir günde beş yüz defa senin hakkında uyanık bulunmazsam , Cenabı Hakk’ın huzurunda bundan dolayı hesaba çekilirim.”

Kendisine bir gün dedim ki:

“ Efendim rüyamda senin zatınla kendi zatımı bir elbise içinde gördüm…

(ne buyurursunuz)”

“ Bu hak bir rüyadır”

dedi ve gece gündüz benden ayrılmadığına işaret etti.

Başka bir defa da şöyle buyurdu:

“ Bu gece sana geleceğim . Kalbini bana çevir! “

Gecenin son altıda biri olunca uykuyla uyanıklık arasında bulunuyordum . Allah kendisinden razı olsun! Geldi , bana yaklaşınca mübarek elini tuttum ve öpmek için bırakmadım. Ben onun elini öptüğümde , mübarek başını da öptüm , o da ayrılp gitti …..”


(El-İbriz. Abdulaziz Debbağ. demir Kitabevi. S:63)


Hazretini görünce nevrozlara giren sufi , onun teleportasyon (ışınlanma) nümayişini de tarikatın reytingi için abartarak anlatmaktadır. Günün her dakikası dünyayı turlayan ulu zatlar , göklerde uçup arş katmanlarını gezen bu kişiler , bizim burada yaptığımız gibi bazı eleştiriler karşısında aslan kesilip hemen uçup kaçtıkları mevkilerden inerek anti-tasavvufçu safarisine çıkmaktadırlar. Hümanist sufiler gayri İslami her unsura kucak açarken , anti-tasavuffçu söylem sahiplerine bu kadar sıcak değildirler ne yazık ki !

“ Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü “ felsefesi bir çırpıda silinerek eleştirilere karşı ucuz mistik gladyatörlüğe soyunuvermektedirler!...

El-İbriz şeyhinin , maneviyattaki mistik partnerliği devam ederek müridinin fantezilerini de ifşaya yönelmektedir.


“ ….Bir gece hanımlarımdan biriyle baş başa kaldım. Onunla oynaşırken utanç yerine baktım .. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra şeyh Hazretlerini ziyarete gittiğimde ,huzurunda bir çok ilim adamları bulunuyordu. Onlara dönerek sordu:

“ Ey din alimleri ! Kadının utanç yerine bakmak hakkında ne dersiniz ? “ Ben hemen cevap verdim:

“ Efendim , dedim . Bu konuda alimlerin dediğini ben de aynen söylerim. halbuki şeyh hazretleriyle aramızda iki merhale gibi uzun bir mesafe bulunuyordu..”
Bunun üzerine sordu : “ Peki sen hiç bakar mısın?”

Ben : “ Hayır “ dedim . Meğer ki unutmuş olayım….

“ Evet , falan geceye kadar öyle …. Ama o gece ? “

buyurunca , utandım , yaptığımı hatırladım . Sonra şöyle uyarıda bulundu:

“ Kabe’ye yönelip bakan yüzünü ( o gibi şeylere ) çevirip bakma ! …İnşallah…”

(El-İbriz. Abdulaziz Debbağ. demir Kitabevi. S :78)


“ ….Bir gece iki hanımım ayrı odada bulunuyordu. Bu bir mazeretten dolayı olmuştu. Onlardan her biri ayrı bir yatağa uzanıp yattı. Ben de başka bir yatağa uzandım. Odamızda bir dördüncü yatak daha bulunuyordu , o boş kaldı. Sonra hanımlardan biriyle yatmak istedim. Diğerinin uyuduğunu zannediyordum. Bir müddet sonra diğer hanımımla yatmayı uygun buldum ve yanında yattığım diğer hanımın artık uyuduğunu sanıyordum. Geceyi böylece geçirdikten sonra şeyhimin ziyaretine gittim. Aramızdaki mesafe uzakta olsa sık sık bu ziyaretlerimi yerine getiriyordum. Beni görünce hafif tebessüm ederek şöyle buyurdu :

“ İki karıyı bir odada bir araya getirip ikisi ile cinsi yakınlıkta bulunan kimse hakkında ne dersin ? “

Beni kasttediğini anladım ve cevap verdim:

“ Efendim bunu nasıl bildiniz? “

“ Ya dördüncü boş yatakta kim yattı ?

diye sordu. Bunun üzerine dedim ki :

“ Efendim ben onların uyuduğunu zannederek öyle yaptım. “

“ Hayır hiç biri uyumadı . Böyle yapman doğru

değildir. Kaldı ki , uyanık oldukları zaman ….”

“ O halde bundan böyle buyurduğunuz gibi hareket edeceğim ve bu yaptığım düzensizlikten dolayı Allah’a tevbe ederim. “ diyerek duasını taleb ettim”

(El-İbriz.Abdulaziz Debbağ. Demir Kitabevi.S:79)



Mürid , şeyhinin duasını talep ettikten sonra şeyh , şehvetten salyaları akan abazanlar gibi müridine karısı hakkında “keramet” kontçuluğuyla elde ettiği bilgi sayesinde bazı yorumlarda bulunarak onu faziletlendiriyor. Şeriatı delen tavırlarıyla , başkalarının cinsel hayatını deşifre eden bu mübarek muhterem zat “şeyhlik “ kurumunun verdiği tüm avantajlarla , hala tarikatta post üzerinde rahatlıkla oturabiliyor !

Şeriat üstü makamdaki maskülenit (erkeksi) şeyh , Rasulullah’ın (s.a.v) direktiflerinin hilafına hareketiyle de tasavvuf ahlakını geliştirmeye devam ediyor !


“….Bir gün şeyhimiz (Allah kendisinden razı olsun) , benim hanımım söz konusu olunca , onu tepeden tırnağa , gizli ve aşikar her şeyini ve bütün hususiyetleriyle anlattı. O kadar ki , ne fazlalık yaptı , ne de noksanlık . Cidden benim hanımım onun anlattığı gibi idi. Eğer ben kendimi zorlasam , hiçbir zaman karımı onun nitelediği ölçüde anlatamam.
Halbuki aramızda dört günlük bir mesafe bulunuyordu ve hanımımı görmüş değildi. ( Şeyh hazretleri bu keşfi yapmakla Seyyid Ali Hazretlerine , karısına karşı takınacağı tavırda bir ölçü vermeyi dilemiş ve ayrıca kadının dine karşı ilgisini kamçılamak istemişti)…”

(El-İbriz.Abdulaziz Debbağ.Demir Kitabevi.S:91)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     MELÂMİLER HAKKINDA GENEL KANAAT

 

1.        Melâmi önderleri, şiirlerinde ve mektuplarında aşırı övmelerle melamiliği dinselleştirdiler.

2.        Nurul Arabi, onbirinci imamım oğlu Mehdi el Muntazır’ın yaşadığına ve 1400 yılından sonra zuhur edeceğine, Hz Ali’nin göğe kaldırıldığına ve halen yaşadığına, kıyametin kopmayacağına, büyük kıyametin fenafillah olduğuna, öldükten sonra tekrar ceseden dirilme olmadığına, “Halik” ismi ile “Zâhir” isminin aynı anlamda olduğuna, yoktan yaratma diye bir olayın olmadığına, âlemin sonradan yaratılmayıp Hak ile beraber var olduğuna, inanmakla sünnet akaidinin dışında olduğu;

 

3. Şeyh Bedrettin’in de ceseden dirilme olmadığına,   dünyada olup bitenlerin dışında cennet-cehennemin olmadığına, kıyamet kopmayacağına, insanların ölümünün büyük kıyamet olduğuna, Kur’an’daki cennet-cehennem tasvirlerinin hayali olduğuna inanarak sünnet çizgisinden ayrıldığı; 

4. Melametin tevhid mertebelerinde sünni fıkıh kurallarından kibir, benlik, gurur, ucub, gıybet suçlarının suç sayılmadığı ve yasakların kalktığının savunulduğu;

 

5. Bu makamlarda bilinçli olarak söylenen şirk ifadelerinin şirk sayılmadığı;

6. Veliliğin nebilikten üstün olduğuna inanıldığı ve keşiflerinin naslar gibi güvenilir olduğunu savunulduğu, 

7. Şeyh Ahmet Kumanlıoğlu’nun, mektuplarındaki aşırı ifadelerin şirk tanımına girdiği;

8. H.S.Soyyiğit’in bazı şiirlerinde mürşidin aşırı önemli konuma getirilerek şirk tanımına giren ifadelerin kullanıldığı;

9. Fenafillaha eremeyenlerin müşrik sayıldığı;

10. Soyyiğit Mektubatında şirk tanımına giren ifadelerin kullanıldığı;   

11. Aynı Mektubatta kibir, gurur, benlik, ucub ve gıybet tanımlarına giren ifadelerin kullanılarak kul hakkının ihlal edildiği;

12. Sünni fıkıhta suç sayılmayan nispet fiillerin suç sayıldığı;

13. Kerbela olayı nedeniyle Şiilerin  tarafı savunularak Muaviye tarafına “kahpe, katil” suçlaması yapıldığı;

14. Şeyh Selim Divane’nin “Ârifleri Delili” kitabında çok sayıda batınî yorumlara yer veridiği ve zâhir ulemasının ahmaklıkla suçlandığı;

15.Tevhid Eğitimi ve Melâmiliğin felsefi temeli, İbnül Arabinin vahdeti vücud felsefesinin, islam öncesi felsefe sistemlerinin harmanlanmasından oluşan tutarsız bir sistem olduğu; hususları örnekler verilerek açıklanmıştır.  

 

Sonuç olarak;  İbni Arabi düşüncesinde olanların genel fıkıh kurallarına ve temel tanımlara aykırı görüşlere sahip oldukları, söz ve yazılarında hulul ve ittihadı çağrıştıran ifadelerin kullanıldığı, nasların batıni anlamlarının ön planda tutulduğu, olumsuz söz ve davranışların niyet okuma yöntemiyle tevil edilerek aklandığı, kişilerin manevi makamlardaki hallerine göre gerektiğinde haram işlenebileceğinin savunulduğu, çünkü iman-küfür, iyi-kötü, güzel-çirkin ayrımının vahidiyette olmadığına, bunların kesretle ilgili kavramlar olduğuna inanıldığı, Allah’ın Halik ismini hiç dikkate almadan yaratma eylemini, ayani sabite ve zuhur ile açıklandığı, Hiçbir şey yoktan var olmaz. Var olanlar da yok olmaz, gölge sahibi yok olmadan gölge yok olmaz diyerek kıyametin kopmayacağını ve ihtiyari ölümün büyük kıyamet olduğuna inanıldığı, cennet-cehennemin ruhsal ve hayali olduğuna inanıldığı, Yeniden dirilişin de beden ile değil ruh ile olacağına inanıldığı, Cebrail’in akılla özdeş olduğu ve vahyin, peygamberin kendinden kendine geldiğine inanıldığı, Velayetin nübüvvetten üstün olduğuna inanılarak mürşidi kâmillerin  ilahlaştırıldığı, nispet fiillerin şirk olduğu beyanıyla melamet dışındaki sıradan müslümanların şirk ile suçlandığı, bedensel dirilişe inanılmadığı, sünni fıkıhta kibir, gurur ve gıybet sayılan eylemlerin beka makamlarında meşru olduğunun savunulduğu, meratibi tevhidin bazı makamlarında yalan konuşmanın meşru olduğunun savunulduğu, âlemlerin sonradan yaratılmadığı ve Hak’la beraber var olduğunun savunulduğu, fenafillah makamının dışındakilerin müşrik olduğunun savunulduğu, Kerbelâ olayı nedeniyle taraf tutularak bir grup müslümanın zâlim şerirler olarak vasıflandırıldığı, batıniliğe ve hurufiliğe eğilimlerin mevcut olduğu, inanç sistemlerinin Gazali’nin tekfir ettiği filozofların inançlarla aynı olduğu, Kur’an’ın zâhir anlamını ön plana alanların ahmaklıkla suçlandığı ve zâhir âlimlerin geri zekâlı ilan edildiği, hulul ve ibahi eğilimler görüldüğü, islam ve bilim dışı antik kültür kalıntılarının tasavvufa taşınarak tefsirler yapıldığı, şii doktrininin masum imam görüşüne inanıldığı, tevhit eğitiminde genellikle cebriyeciliğin egemen olduğu, âlemin yönetiminde evtad, gavs ve kutubların görevli oldukları savunularak şirke düşüldüğü, fenafillah makamı dışındakilerin müşrik sayıldığı nedenleriyle:

Sünnet çizgisinin dışında oldukları anlaşılmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



F) “... Halifelerden ve müritlerden biri şeyh tara­

     fından kendisine üst tanıtılırsa ona da aynı şe­

     kilde teslim olmalıdır; emrini dinlemelidir[1]

     Tasavvufla ilgili kitaplarda bu tür şeyler sayı­

         lamayacak kadar çoktur. Düşünen herkes, çok iyi

     anlar ki, bütün bunlar, müridi şeyhe kul yapmak­

tan başka bir gaye taşımaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

                                       İSTİMDAT

‘Sıkıntılardan kurtulmak için peygamberlerin veya velîlerin ruhaniyetinden yardım istemek anlamında bir terim’.

Sözlükte ‘’tehlikeli durumlarda yardım isteme, imdada çağırma'’ anlamına gelen istimdâd, tasavvufta ‘’peygamber ve velîlere sığınıp herhangi bir dileğin ger-çekleşmesi için onlardan yardım dilemek'’ mânasında kullanılmıştır. Ağlayarak ve feryat ederek yardım isteme eylemi için istigase, istiâze ve ilticâ kelimeleri de kullanılmaktadır. Mânevî yardımda bulunma gücüne sahip olduğuna inanılan büyük velîlere gavs denir. Önemli bir tasavvuf kavramı olan himmetin de böyle bir işlevi vardır.

Kur’an’da ve hadislerde müslümanların birbirine yardımcı olmaları teşvik edilmiştir (el-Mâide 5/2; el-Enfâl 8/72, 74; Buhârî, ‘’Mezâlim'’, 3-4; Müslim, ‘’Cikir'’, 86-88; Tirmizî, ‘’Hudûd'’, 3). Bu yardım fiil, söz, fikir, bilgi ve dua şeklinde olabilir. Fakat âyetlerde bir peygamberin veya velînin mâneviyatından yardım istenebileceğinden söz edilmediği için bu hususta çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Sûfîler, hayatta olsun veya olmasın bir velînin mâneviyatından yardım dilemenin câiz, hatta gerekli olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre çok uzakta bile olsa bir velî kendisinden istimdadda bulunanların yardımına yetişme gücüne sahiptir. Hayatta olan velîlerin mâneviyatından bu şekilde yardım isteme düşüncesinin ilk sûfîlerden itibaren mevcut olduğu bilinmektedir. Ma‘rûf i Kerhî (ö. 200/816) yeğenine, ‘’İhtiyacın olan bir şeyi Allah’tan talep ettiğin zaman beni aracı kılarak iste'’ demiş (Ebû Nuaym, VIII, 364), müridi Serî es-Sakatî’ye de benzer bir tavsiyede bulunmuştur. Muhammed b. Ali el-Kettânî velînin Allah’la kulları arasında vasıta sayıldığını belirtmiş, kendisinin gavs olduğunu ima etmişti (Hatîb, III, 75; Şa‘rânî, I, 110). Ölümlerinden sonra da velîlerin ruhaniyetinden istimdadda bulunma çok eski bir gelenektir. Nitekim Ma‘rûf i Kerhî’nin kabri etkili bir şifa kaynağı olarak kabul edilmiş (Sülemî, s. 85; Kuşeyrî, s. 61), Hâce Abdullahı Herevî vasıtasıyla insanların pek çok ihtiyacının görüldüğüne inanıldığından kendisine ‘’pîr i hâcât'’ denilmiştir. Tarikat mensupları, özellikle tarikatlarının silsilesinde yer alan şeyhler aracılığıyla Allah’tan kendilerine feyiz ve yardım geldiğine inanmışlardır. Öte yandan ilk sûfîler arasında istimdadın câiz olmadığını söyleyenler de vardır. Bâyezîd i Bistâmî, insanın insandan imdat istemesini hapisteki bir kişinin yine hapiste bulunan bir kişiden yardım istemesine benzetmiştir (Sülemî, s. 126; İbn Teymiyye, el-İstiıase, I, 474). Bazı sûfîler de ölmüş velîlerden yardım istemenin doğru olmayacağını ifade etmişlerdir. İşrâkıyye ekolüne bağlı filozoflarla onların etkisinde kalan Fahreddin er-Râzî gibi kelâmcılar ise yatırların ruhaniyetinden faydalanmanın mümkün olduğunu söylemişlerdir (el-Metâlibü’l-’âliye, VII, 275-277; İbn Teymiyye, Ka’ide celîle, s. 24).

İstimdadı benimseyenler tarafından ileri sürülen başlıca deliller şunlardır: 1. İstimdad ‘’Allah nezdinde değerli bir kul olan velînin şefaatçı olması'’ anlamına gelmektedir. Allah’ın kendilerine şefaat etme izni verdiği kullarının bulunduğu ve bunların âhirette şefaat edeceği (el-Bakara 2/255; Tâhâ 20/109), ayrıca O’na yakın olmak amacıyla vesile edinmenin gerektiği Kur’an’la sabit olan bir husustur (el-Mâide 5/35; Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, I, 253). Peygamberler gibi ledünnî ilimleri Allah’tan vasıtasız alabilen velîler hayatta olmasalar bile istimdadda bulunan insanlara yardım edebilirler (Hâlid el-Bağdâdî, s. 20-25). 2. Kur’ân ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’in haklarında istiğfarda bulunduğu kimselerin affedileceği bildirilmiştir (en-Nisâ 4/64); istimdad da buna benzemektedir (Yûsuf Şevkı el-Ûfî, s. . 3. Duaların her konuda etkili olduğu âlimlerce kabul edilen bir husustur. Velîlerden yardım istemek onların Allah nezdinde makbul olan dualarını talep etmek demektir. 4. Günahkâr bir kulun doğrudan Allah’a yönelmesi uygun olmadığından ilâhî dostluğu kazanmış bulunan velîlerin aracı kılınması gerekir (Reşîd Rızâ, IV, 119; VIII, 375; XI, 391). Bunların yanında bazı hadislerle, Hz. Ömer’in yağmur duasına çıkarken Hz. Abbas’ı yanına alıp onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan yağmur dilemesi de (Buhârî, ‘’İstiska,'’, 3) delil olarak gösterilmiştir (Zâhid Kevserî, s. 3).

Kelâm âlimleri genellikle sûfîlerin istimdadla ilgili görüşlerine temas etmemiş, fıkıhçıların çoğu ise bunun mekruh olduğunu söylemekle yetinmiştir (Mergınânî, IV, 96). Bu konuda sûfîleri en çok eleştirenler hadisçilerle Hanbelî fakihleridir. Bunlara göre ileri sürülen deliller sûfîlerce benimsenen anlamda bir istimdadı kanıtlayıcı mahiyet taşımaz. Zira delillerin bir kısmı zayıf, bir kısmı da doğrudan doğruya istimdad konusuyla alâkalı değildir. Nitekim delil olarak zikredilen şefaat âyetleri âhiretle ilgili olup bunlarda hiçbir şekilde istimdada temas edilmemiştir. Bunun yanında Hz. Peygamber’in, haklarında istiğfarda bulunduğu kimselerin ilâhî affa mazhar olacağı belirtilmekteyse de bu âyet münafıklardan bahseden bir grup âyet içinde yer almakta olup konunun istimdadla ilgisi yoktur. Dua ile istimdad farklı şeyler olup duanın istimdadla özdeşleştirilmesi söz konusu değildir. Günahkâr bir kulun tövbe için doğrudan Allah’a yönelmeyip bir velîyi aracı kılmasına gelince, Kur’ân ı Kerîm’de yer alan tövbe âyetlerinde herhangi bir aracıdan bahsedilmemekte, aksine doğrudan Allah’tan mağfiret talep edilmesi istenmektedir (bk. M. F. Abdülbâkı, el-Mu’cem, ‘’tvb'’, ‘’gfr'’ md.leri). Ayrıca Fâtiha sûresinde de sadece Allah’a ibadet etme ve sadece O’ndan yardım isteme yolu önerilmektedir. Sûfîlerce delil olarak gösterilen bazı rivayetler sahih olmadığı gibi Hz. Abbas’la ilgili olayda da ashap doğrudan Allah’tan yardım dilemiştir.

İstimdadı benimseyenler, ihtiyaç veya sıkıntı içinde bulunan kişinin Hz. Peygamber’den sonra velîden yardım isteyebileceğini ileri sürmüşlerdir. Ancak ‘’Allah’ın dostu'’ mânasındaki velînin tip olarak değilse de şahıs olarak kim olduğunu belirlemek mümkün değildir. Kur’ân ı Kerîm müminlerin Allah’a, O’nun da müminlere dost olduğunu ifade etmiş (a.g.e., ‘’vly'’ md.), peygamberlerden başka kimseyi tezkiye etmemiş ve kişilerin mânevî güce sahip olduklarını zannedip kendilerini temize çıkarmalarını da yasaklamıştır (en-Necm 53/32).
Kur’an’da ve sahih hadislerde istimdad kelimesi geçmemekle birlikte ‘’medd'’ kökünden türeyen ve ‘’yardım etmek'’ anlamına gelen ‘’imdâd'’ fiil kalıbında kullanılmış ve Allah’ın melek göndermek suretiyle müminlere yardım ettiği haber verilmiştir (Âli İmrân 3/123-125). Bu âyetler yardımın Allah’tan isteneceğini açıkça ifade etmektedir. Ayrıca Kur’an’da duanın ancak Allah’a yapılabileceği, Allah’ın duaları işittiği ve onlara icâbet ettiği, darda kalan kişinin bu sırada Allah’tan başkasına yalvarmadığı, insanları her türlü sıkıntı ve felâketten Allah’ın kurtaracağı, Allah’tan başka varlıklara dua etmenin tevhidi ihlâl edeceği bildirilmiştir (el-En‘am 6/63; el-A‘râf 7/128; Yûnus 10/106; el-Cin 72/20). İnsanların sadece Allah’a sığınıp doğrudan doğruya O’na dua etmeleri gerçek dindarlığın bir gereği, Allah’tan başkasından medet ummaya kalkışmak ise Câhiliye âdeti olarak değerlendirilmiştir (Elmalılı, VIII, 6399).

İstimdad konusunda sûfîlerin görüşünü ağır bir şekilde eleştiren Takıyyüddin İbn Teymiyye pek çok eserinde bu meseleyi ele almış, ayrıca Ka’ide celîle fi’t-tevessül ve’l-vesîle ve el-İstiıase adıyla iki risâle kaleme almıştır. Ona göre bir müslümanın Hz. Peygamber’i vesile edinerek Allah’tan kendisini nimet ve rahmete ulaştırmasını veya zarardan korumasını istemesi câizdir (el-İstiıase, I, 474). Bunun yanında bir kişinin takvâ sahibi bir müminden kendisi için duada bulunmasını rica etmesi de mümkündür. Ancak bir müslümanın, yanında bulunmayan veya ölmüş olan kişilere sığınması, onlardan yardım istemesi haramdır. İbn Teymiyye peygamberlerden bile istimdadda bulunmanın tasvip edilemeyeceğini ve, ‘’Bazı işlerinizde kararsızlık içinde bulunursanız ölülerden yardım isteyiniz'’ şeklindeki sözün hadis olmadığını belirtir (Ka’ide celîle, s. 157; Mecmû’atü’r-resâ’il, I, 15 vd.). İbn Kayyim de hocası İbn Teymiyye’nin görüşlerine katılır (İıasetü’l-lehfân, I, 201-228). Muhammed b. Abdülvehhâb bu konuda İbn Teymiyye’yi takip ederek darda kalındığında Allah’tan başkasından yardım istemeyi bir nevi şirk saymıştır (Kitâbü’t-Tevhîd, s. 49-50). Yûsuf en-Nebhânî ise Şevâhidü’l-hak adlı eserinde İbn Teymiyye’nin görüşlerini eleştirmiştir.

Öte yandan insanları vasıta edinerek (tevessül) Allah’tan yardım istemeyi doğru bulmayan hadisçilerle Hanbelîler ve bunun mekruh olduğunu söyleyen Hanefîler kişinin kendi amel ve ibadetlerini vasıta kılmasını câiz görmüşlerdir. Buna göre bir müminin, ‘’Allahım! Senin rızânı kazanmak amacıyla şu hayırlı işi yaptığım için'’ veya, ‘’Elimde imkân bulunduğu halde şu günahı işlemediğim için beni sıkıntıdan kurtar'’ şeklinde dua etmesi câizdir. Nitekim bir mağarada mahsur kalan üç kişinin kurtulmak amacıyla en değerli amellerini Allah katında vesile kıldıkları bildirilmektedir (Buhârî, ‘’Edeb'’, 5; Müslim, ‘’Cikir'’, 100). ‘’Allah katında vesile arayın'’ (el-Mâide 5/35; el-İsrâ 17/57) meâlindeki âyeti de bu yönde yorumlayanlar olmuştur.

Kişinin doğrudan Allah’tan yardım istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece O’na sığınması, İslâm’ın itikad ve ibadet ilkeleri açısından tercih edilecek yegâne davranıştır. Açık ve kesin naslara dayanmayan istimdadın yanlış anlama ve istismara müsait olduğu şüphesizdir. Ancak bazı sûfîlerin ve halktan bazı kesimlerin iyi niyete dayanan böyle bir davranışını küfür (şirk i hafî) saymak da tevhid inancını benimseyen bir müslüman hakkında isabetsiz verilmiş bir hüküm niteliği taşır (ayrıca bk. TEVESSÜL).