İÇİNDEKİLER:

1.      Yaratıkların En Üstünü: İnsan

2.      Kendimizi Sorgulamak

3.      Görev ve Sorumluluk

4.      Görev Bilinci

5.      Aile İçi İletişim

6.      Vatan Sevgisi

7.      Üstün Görev Bilinci

8.      İnsanın Kendisiyle İlgili Görevleri

9.      İnsanlara Karşı Görevlerimiz

10.   Ana-Babaya Karşı           “

11.   Çocuklara         “           “

12.   Komşulara        “           “

13.   İnsanlığa          “           “

14.   İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi

15.   İslam’da İnsan Hak ve Hürriyetleri Beyannamesi

16.   Uluslar arası Çocuk Hakları Sözleşmesi

17.   Özürlülerin Hakları

18.   Hasta Hakları

19.   Kentli Hakları

20.   Yaya Hakları

21.   Sokak Çocukları Bildirgesi

22.   Ev Hayvanlarının korunması

23.   Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi

24.   Çevre Platformu

25.   Çevre Bildirgesi

26.   Rio Deklerasyonu

27.   Allah’a Kulluk Görevlerimiz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaratılanların En Üstünü: İNSAN

 


İnsan, yaratılmışların en şereflisi ve en değerlisi.

Yaratıcı, ona bin bir çeşit nimet armağan etmiş. Dünyayı ona mekân olarak yaratmış. Güneş, Ay, gökyüzü, yıldızlar, dağlar, bağlar, hava, su, her şey onun hizmetine sunulmuş. Görmeye göz, duymaya kulak, hissetmeye yürek, konuşmaya dil" Düşünme, hayal, üretme, yazma, her şey onun için"

İnsan, bu özellikleriyle eşrefi mahluk makamına çıkarken, bu üstünlüğün gereği önemli görev ve sorumluluklar da yüklenmiş.

Kendisini, kendisini yaratanı tanıma, kul olduğunun bilincine varma, hayatı insana yakışan bir tavırla anlama, kendisi için sunulan ilahî emir ve yasakları hayatına hakim kılma gibi görev ve sorumlulukları yerine getirmesi için dünya denilen bir mekâna misafir edilmiş. Hayat, onun için bir sınav süreci kılınmış.Her insan, hayat denilen bu sınavı başarıyla vermek durumunda. Sınav soruları ana hatlarıyla belli. Kutsal kitabımız Kur' anı Kerim, Sevgili Peygamberimiz bu sınavı kazanmada bizler için kılavuz, rehber. Hayat, bu kılavuzlar ışığında doğru bir biçimde okunuyor, yorumlanabiliyor.

İlk emir Yaratan Rabbinin adıyla oku! hayatı doğru okumanın şartı. İnsan hayatı okuyabildiği, anlayabildiği kadarıyla bir değer ifade eder. Düşündüğü, görev ve sorumluluklarını yerine getirebildiği ölçüde diğer varlıklardan ayrılır.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik; düşünebil-mesi, doğruyu yanlışı fark, düşündüklerini ise ifade edebilme-sidir.Düşünebilen, yorumlayabilen insan, kendisine sunulan görev ve sorumlukların farkındadır. Canlı olmalarına rağmen bitki ve hayvanların görev ve sorumlulukla yükümlü olmadık-larını bilir. Bu nedenle insanî değerlerle yücelmeye çalışır.

Görev ve sorumluluk, iç içe daireler halinde genişler. İnsan, öncelikle kendisine karşı yapması gereken görev ve sorumlu-luklarla yükümlüdür. O, ruh ve beden sağlığına dikkat etmesi, kendisini tanıması, kendisiyle barışık olması, iyi bir insan olarak yaşaması gerektiğini bilir. Kulluk bilinciyle yaratıcısına karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirir.

Evine, ailesine, karşı görev ve sorumluluklarla bu daire geniş-ler. Topluma karşı üstlendiği görevlerle, taşıdığı sorumlulukları yerine getirmekle olgunluğa erişir.

Günümüz insanı görev ve sorumluluklarını ne derece yerine getiriyor?

Bu soru her yaş ve her meslek grubunda aşağı yukarı şöyle
cevaplandırılıyor: Görev ve sorumluluk açısından günümüz insanı beklenen noktada değil. Görev ve sorumluluklar yerine getirilmiyor.Herkes bir başkasını suçluyor, eleştiriyor. Vatandaş yöneticilerinden, anne baba çocuklarından, amirler memurlarından bu anlamda şikâyetçi. Kimse, kendisini görev ve sorumlulukları açısından sorgulamıyor.Görev ve sorumluluk açısından karnemiz zayıf.Çocuklarımız, bu konuda yeterince yetiştirilemiyor, ya her dediği yapılarak şımartılıyor, ya da çoklukla azarlanıp suçlanıyor. Kendine güven duygusu, görev ve sorumluluk bilinci bu nedenle sağlıklı bir biçimde verilemi-yor. Evler, aile bireylerinin her birinin görev ve sorumluluklarını yerine getirdiği; huzurlu, mutlu bir yuva olmaktan çıkıyor çoğu zaman. Bireylerin kendi başlarına buyruk, bencilce yaşamalarını nedeniyle pek çok sıkıntı ve problemlerle iç içe kalıyor.

Görev ve sorumluluk bilinci elbette küçük yaşlarda kazanılır. Yalnızca öğretilerek ve anlatılarak değil, örnek olunarak güzel bir alışkanlığa dönüştürülebilir.İnsan, her yaş, her makam ve her yerde görev ve sorumluluklarını yerine getirip getirmediğini sorguladıkça hayatının bir anlam kazandığını fark eder.

Görev ve sorumluluk açısından başkalarını değil, kendimizi değerlendirmeliyiz. Bu konuda hangi noktadayız? Bize verilen ya da üstlendiğimiz görevleri ne ölçüde yerine getiriyoruz?
Bize görev ve sorumluluklarımızı hatırlatanlara nasıl tepki gös-teriyoruz? Bu sorulara vereceğimiz cevapları düşünelim öncelik-le. Büyük, örnek insanlar toplumda görev ve sorumluluklarını yerine getiren insanlardır. Büyük zaferlerin, buluşların,eserlerin üzerinde onların imzaları vardır. Büyük acıların felaketlerin arkasında ise görev ve sorumlulukların ihmali yatmaktadır.

Görev ve sorumlulukta küçük dediğimiz ihmallerin de faturası büyük olur. Görevini ihmal eden bir doktor hastasını nasıl tedavi eder? Öğrencilik görevini yerine getirmeyen bir öğrenci nasıl başarılı olur? Düşman saldırısına karşı görevini yerine getirmeyen bir komutan, ordusunun mağlubiyetini hangi gerekçelerle izah edebilir?

Uhud Savaşında Sevgili Peygamberimizin görevlendirdiği okçu-ların yerlerini terk etmesi ne büyük acılara sebep olmuştur!
Görevi ihmal bir hata, bir suçtur. Sorumluluklarımızı yerine getirmemek de" Görev ve sorumluluk anlayışımızı, bu konudaki hassasiyetimizi yeniden gözden geçirmek, eksikliklerimizi tamamlamak, işe önce bu sorumluluktan başlamak, kendimizi bu konuda onarmak durumundayız.

İnsan olma, insana düşen görevleri yerine getirme konusunda sorumluluklarımızı unutmayalım.

 

 KENDİMİZİ SORGULAMAK (IV)

Nefsi muhasebenin ya da kendi kendimizi sorgulamanın çok çeşitli yöntemleri olmakla birlikte, bu etkili vasıtanın nefis muhasebesi için nasıl kullanılabileceğini, önemli gördüğümüz ana başlıklar altında incelemeye bu yazımızda da devam etmeden, daha önce sunduğumuz başlıkları hatırlatalım:
1) Allah'ın Murâkabesi/gözetimi Altında Olduğunu Düşünmek
2- Kazanılan Başarıyı ve Nîmeti Allah'tan Bilmek
3- Başkalarının Hatâlarından Önce Kendi Hatâlarını Görmek
Şimdi diğer başlıklara geçebiliriz:
4- İşlenen Günahları Hatırlamak
Mükemmel bir sûrette yaratılan insanın, olumlu ve faydalı davranışlar sergilemesinin yanında, ilâhî ölçülere ters düşen, kendisine ve etrafına zararı dokunan fiilleri yapması, onun yapısından kaynaklanan olası bir durumdur. Kendini hesaba çekmek dediğimiz şey ise, bu hareketleri yakînen gözlemlemek ve faydalı olana iltifat edip, zarar getirecek olan davranışlardan uzak kalmaktır.
Bir adı da "hesap günü" olan ahirete inanan insan, kendi kendisiyle baş başa kaldığı zaman, geçmişte yaşadığı hayatı muhakeme ederken, en çok, hesabını vermekte zorlanacağı hatâları düşünmelidir. Bu düşünce içerisinde nefsiyle hesaplaşan insanın hedefi, daha önce işlediği günahları tekrar işlememeye özen göstermek ve mümkünse hatâlarını en kısa zamanda ve daha bu dünyada iken telafî etmek olmalıdır. İnsan, dış dünyaya karşı günah işlediğini kabullenmek istemese bile, kendi nefsine karşı objektif davranmaya, yaptığı hatâları kendi kendine itiraf etmeye mecburdur. Zor olmasına rağmen, samimiyet gerektiren bu bakış açısını elde etmeden yapılacak bir nefsî hesaplaşma, kişiyi arzu ettiği hedefe götürmez. Günahlardan dolayı mutlaka hesaba çekileceği endişesini taşıyan bir mü'min ile, böyle bir endişe taşımayan kimsenin düşüncesi arasındaki büyük farklılığı Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz, bir misalle şöyle anlatır:
"Mü'min, günahını, üzerine yuvarlanmasından korktuğu bir dağ zanneder. Günaha dadanmış kişi, günahını burnunun ucuna konmuş, ona bir şey söylediğinde uçacak bir sinek gibi görür." [Tirmizî, Kitâbü'l-Kıyâme, 49; Ahmed b. Hanbel, Kitâbü'l-Müsnedi'l-Müksirîn, h. no:3446]
Evet, bir dağın altında kalmak, insanın dünyadaki felâketini hazırlar, ama asıl felâket, hesabı verilemeyecek ve bundan dolayı ebedî hayatı hüsrâna çevirecek olan günahların altında ezilmektir. Nefisle hesaplaşmanın en önemli ve sağlıklı yollarından birisi, işte bu endişeyi duymaktır.
Günahlardan temizlenme vasıtası olarak insanlara verilen tevbe imkânını da, bu çerçevede geniş kapsamlı bir nefis muhasebesi olarak değerlendirebiliriz.
Çünkü tevbe, amelden sonra yapılan bir nefis muhasebesidir. Yine tevbe, yapılan herhangi bir hatâdan dolayı, insanın iç dünyasında duyduğu rahatsızlığın sonucu olarak ortaya çıkar. Kişinin bu rahatsızlığı hissetmesi ise, işlediği günahların Allah tarafından bilinmesi ve bunlardan dolayı sorgulanacağına inanması sebebiyledir.
5) Nefse Karşı Dengeli/Mûtedil Olmak
Nefsini kontrol altında tutarak muhasebesini yapan insanlar dengeli bir karaktere sahip olurlar. Bu denge, insanı, hem nefsin hakkını gözetme, hem de nefsi mercek altında tutarak bütün hareketlerde îtidâli koruma olgunluğuna ulaştırır. Böyle bir olgunluğa ulaşmak için nefis muhasebesi disiplinli bir süreklilik içinde yapılmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in "Yâ Rabbi, beni göz açıp kapayıncaya kadar olsa dahi, nefsime bırakma" [Câmiu's-Sağîr, c.1, s.58] şeklinde duâ etmesinin temel esprisi de bu sürekliliği sağlamaktır. Ancak bu sürekliliği sağlama düşüncesi, kişiyi kendi benliğine karşı, ifrat ve tefrit noktasına götürmemelidir. Nefsi, yaratılıştan getirdiği ve tabiatında bulunan bütün taleplerinden koparmaya çalışmak, ona karşı bir haksızlıktır. Onun bütün taleplerini karşılamaya çalışmak ise, nefsi ilahlaştırmaktır. Muhasebe yapmaktan maksat, işte bu iki uç noktanın tam ortasında bulunmaktır. Aksi halde, nefisle bir pazarlık anlamına gelen muhasebenin, herhangi bir başarı şansı yoktur.
Bu sebeple insandan istenen tavır, bir yandan, kendi kendisine sıkıntı verecek zorluklardan kaçınması, diğer taraftan da kontrolsüz ve gelişi-güzel değil, aksine dengeli bir hayat sürdürmesidir.
Kur'an-ı Kerim'de, "Hiç bir nefse güç yetiremeyeceği şeyin yüklenmediğinin" [bkz. Bakara Sûresi: 286; Ârâf Sûresi: 42; Mü'minûn Sûresi: 62; Talak Sûresi: 7] özellikle belirtilmiş olması, Allah'ın da, insanı, yerine getirebileceği kadarıyla sorumlu tuttuğunu göstermektedir.
Nefsin meşrû beklentilerine cevap vermek, gerek günlük ibâdetleri, gerekse diğer vazifeleri yerine getirmeye engel değildir. Bilakis, kulluk görevlerini istikrarlı bir şekilde sürdürebilmek için bir motivasyon vasıtasıdır. Buna karşılık, ibâdetin eksiksiz olarak yapılması da, nefsin haklı isteklerini terketme sebebi değildir. Allah'a karşı yapmakla sorumlu olduğumuz ibadetlerle, nefsî isteklerin nasıl bağdaştırılacağını Hz. Peygamber (s.a.v), bizzat kendi hayatında yaşayarak göstermiştir. Enes b. Mâlik (r.a) rivâyet eder : "Bir kere ashaptan üç kişi, Peygamber (s.a.v)'in ibadetini sorup öğrenmek maksadıyla onun hanımlarının evlerine gitmişlerdi. Peygamber (s.a.v)'in (nasıl ve ne kadar) ibadet ettiği kendilerine bildirilince, onlar bunu âdetâ azımsayarak: "Biz nerede, Rasûlüllah nerede? Şüphesiz ki Allah, onun geçmişteki ve gelecekte işlenmesi muhtemel olan günahlarını bağışlamıştır" dediler.
İçlerinden biri: "Ben geceleri devamlı namaz kılacağım" dedi. Diğeri: "Ben de her gün oruç tutacağım" dedi.
Diğeri: "Ben de kadınlardan ayrı yaşayacağım, hiç evlenmeyeceğim" dedi. Onlar böyle söylerken Hz. Peygamber (s.a.v) çıkageldi ve onlara: "Şöyle şöyle söyleyen kişiler sizler misiniz? Fakat şunu iyi biliniz ki, sizin, Allah'tan en çok korkanınız ve en çok korunanınız benim. Öyle olduğu halde ben, bazen nafile oruç tutarım, bazen tutmam. Gecenin bir kısmında nafile namaz kılarım, bir kısmında uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Her kim benim yolumdan gitmez ve ondan yüz çevirirse benden değildir." buyurdu." [Sahîh-i Buhârî, Kitâbü'n-Nikâh, 1]
Fıtratta var olan madde ve mânânın nasıl bağdaştırılması gerektiği hususunda, belki de bundan daha güzel bir îzâhı yapmak mümkün değildir.
Bütün yaşantısıyla en güzel örnek olan Hz. Peygamber (s.a.v), bir taraftan Allah'a karşı olan görevlerini eksiksiz yerine getirirken, diğer taraftan da Allah'ın çizdiği çerçeve içerisinde, tabiî olan nefsî ihtiyaçlarını ihmal etmediğini özellikle vurgulamıştır. Kendisinin uygulaması olarak bize öğrettiği ve takip etmemizi istediği bu yol, ölçülü, tutarlı ve istikrar içinde bizi gitmek istediğimiz yere ulaştıracak bir yoldur. Bu sebeple, insan hayatının her safhasında muvaffakiyetin temel anahtarı olan denge/îtidâl, nefis muhasebesinde başarıya ulaşmanın da en önemli şartıdır.

 

 

 

 

İSLAMDA âİLE HUKUKU

(Bakara Suresi, 221 v.d. ile ilgili ayetlerin tefsiri münasebeti ile)

Biz bu bölümde aile hukukunun bir yönü ile karşı karşıya geliyoruz. İslâm cemaatinin, müslüman toplumu ayakta tutan ana sütun ile ilgili yasal düzenlemelerin bir bölümünü inceleyeceğiz. İslâm bu ana sütuna, son derece büyük bir önem vermiş, onun yasal düzenlemesi, korunması ve cahiliye kültürünün anarşisinden arındırılması için büyük çaba harcamıştır. Aile konusunu ele alan ayetlerin Kur'an'ın çeşitli surelerinde yeraldığını görürüz. Bu ayetler bu büyük temel sütunun ayakta kalması için gereken bütün dayanakları içerirler.

İslâmî sosyal düzen, insan fıtratının bütün özelliklerini, bütün gereksinimlerini, bütün dayanaklarını gözeten bir ilâhi düzen olması yanında bir aile düzenidir aynı zamanda.

İslâm'ın aile düzeni fıtrat kökeninden, yaratılış kökünden, bütün canlıların, hatta tüm yaratıkların ilk varoluş temelinden kaynaklanır. Bu bakış açısı, aşağıdaki ayetlerde son derece belirgindir:

"İbret alasınız diye her şeyi çift çift yarattık." (Zariyat Suresi, 49)

"Yerden yetişen bitkileri, insanların kendilerini ve diğer bilmedikleri yaratıkları çift çift yaratmış olan Allah noksanlıklardan münezzehtir." (Yasin Suresi, 36)

Bu İslâmî bakış açısı daha sonra insana dönerek öncelikle ilk kadın-erkek çiftinin, arkasından bu çiftten gelen soyun, daha sonra tümüyle insanlığın meydana gelmesine kaynaklık eden ilk insanı hatırlatır:

"Ey insanlar, sizleri bir tek insandan yaratan, ondan eşini vareden ve ikisinden çok sayıda erkek ve kadın meydana getiren Rabbinizden korkun" (Nisa Suresi, 1)

"Ey insanlar, biz sizleri bir erkek ile bir dişiden yarattık, sonra birbirinizi kolayca tanıyasınız diye sizi milletler ve kabileler haline koyduk." (Hucurat Suresi, 13)

Sonra iki cins arasındaki fıtrî çekim gücü vurgulanıyor. Bu çekim gücünün tek fonksiyonu cinsel açıdan erkek ile dişiyi birleştirmesi değil, aileler ve yuvalar oluşturmasıdır:

"Allah'ın ayetlerinden biri de kendileri ile kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden türemiş eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır." (Rum Sùresi, 12)

"Kadınlarınız sizin çocuk yetiştiren tarlanızdır. Buna göre tarlanıza dilediğiniz gibi varınız. Kendiniz için ileriye dönük hazırlık yapınız, günah işlemekten sakınınız ve mutlaka Allah'a kavuşacağınızı biliniz. Bunu müminlere müjdele."·(Bakara Suresi, 223)

"Allah evlerinizi sizin için huzur ve kaynaşma yeri yaptı." (Nahl Suresi, 80)

Burada etkisini gösteren fıtrat ile evrenin özünde ve insanın yapısında derinliğine kök salmış bu fıtratın içgüdülerine olumlu cevap veren aile kurumu ile karşı karşıyayız. Bundan dolayı, İslâm'a göre aile düzeni, insan yapısının özünden, hatta evrende varolan cansız nesnelerin tümünün özünden kaynaklanan, fıtrî ve doğal bir düzendir. Burada insan için geçerli olan düzen ile insanın da yeraldığı tüm kainat sistemi için geçerli olan düzen arasında sıkı ilişki kurulduğunu görüyoruz ki, bu durum İslâm'ın evrene ve insana yaklaşım tarzını yansıtır.

Aile kurumu yeni doğan yavruyu koruyup-gözetmeyi; onu bedenen, aklen ve ruhen geliştirmeyi üstlenmiş olan tabii bir yuvadır. İnsan yavrusu bu yuvanın koruyucu kanatları altında sevgi, şefkat ve dayanışma duygularını tadar, hayatı boyunca sürecek olan karakteristik özelliklerini kazanır, bu yuvanın kılavuzluğu ve ışığı altında hayata açılır, onu yorumlar ve onunla ilişki kurar.

Canlılar arasında en uzun yavruluk dönemini insan yavrusu yaşar. İnsanın bebeklik ve çocukluk dönemi diğer tüm canlılardan daha uzun sürer. Zira yavruluk dönemi soyu devam eden her canlı türünün kendinden beklenen fonksiyonu yerine getirebilmesi için gerekli olan bir egzersiz, bir yatkınlık kazanma, bir hazırlık dönemidir. İnsanın görevi diğer tüm canlıların görevlerinin en ağırı, yeryüzündeki işlevi diğer tüm canlıların fonksiyonlarının en önemlisi olduğu için onun çocukluk aşaması, canlı türleri içinde en uzun olmuş, böylece geleceğe daha iyi hazırlanmasına, daha yoğun bir eğitimden geçmesine imkan sağlamıştır. Bundan dolayı insan, çocukluk dönemini ana-babasının gözetimi altında geçirmeye diğer canlı yavrularından daha çok muhtaçtır. İşte bu gerekçe ile istikrarlı ve huzurlu bir aile düzeni insani düzenin ayrılmaz bir parçası; insan fıtratının, insan yapısının ve insanın şu hayatta üstleneceği rolün vazgeçilmez önemli bir unsurudur.

Bilimsel araştırmalar kesinlikle kanıtlamıştır ki, aile kurumu dışında kalan hiçbir kurum, aile kurumunun fonksiyonunu yerine getiremez, onun yerini tutamaz, aksine çocuğun gelişimi ve eğitimine zararlı unsurlar içerir. Bu hüküm özellikle çok sayıda çocuğu birarada barındıran çocuk yuvaları düzeni için geçerlidir. Bilindiği gibi bazı yapay ve baskıcı ideolojiler, yüce Allah tarafından insana sunulan dengeli, elverişli, ve fıtrî aile düzenini, dik kafalı, anarşik ve yapay bir devrim yolu ile yıkarak yerine bu çocuk yuvaları düzenini koymak istediler. Bunun yanısıra kimi Avrupa devletleri de yaşadıkları sosyal zorunlulukların baskısı yüzünden bu düzeni uygulamaya yöneldiler. Çünkü dini düşüncenin bağlarından sıyrılmış Batının cahiliye uygarlığı tarafından ateşlenen vahşî ve barbarca savaşlarda çok sayıda çocuk ailesini yitirmişti. Yakın dönemlerde yaşanan bu acımasız savaşlarda savaşçı ile normal halk, eli silâhlı asker ile silahsız zavallılar arasında ayırım gözetilmemiştir."

Ayrıca Avrupalılar, insan doğasına uygun sosyal ve ekonomik düzenin yerine kendi çarpık düzenini yerleştiren cahiliye kaynaklı düşünce akımlarının etkisinde kalarak zorunlu olmadığı halde bu çocuk yuvaları sistemine yöneliyorlar. Bu lânet olası uygulama çocukları ana şefkatinden ve aile yuvasının sıcakkanlı gözetiminden yoksun bırakarak çocuk fıtratı ve psikolojik yapısı ile çatışan soğuk yüzlü çocuk yuvalarının kucağına atmakta ve bu zavallı yavruların ruh yapısında birçok komplekslerin ve çatışmaların tohumunu ekmektedir. Bundan daha tuhaf, daha şaşırtıcı bir şey daha var; sözkonusu cahiliye kaynaklı sapık akımlar, kadının ev dışında çalışmasını ilerleme ve gericilikten kurtulma olarak sayacak kadar ileri gitmişlerdir. İşte "lânet olası düzen" derken kastettiğimiz düşünce ve uygulama budur. Yeryüzünün en değerli hazinesi olan çocukların, psikolojik sağlığını kurban eden bir lânetli düzendir bu. Peki bunun bedeli nedir, uğruna neslin feda edildiği bu bedel; ailenin gelirinin biraz daha artması veya ekonomik özgürlüğüne kavuşan (!) ananın kendi geçimini sağlaması! Doğu ve Batı bloklarıyla çağdaş cahiliye uygarlığı doğal gerçeklere ters düşmekte ve sosyal ve ekonomik düzeni bozuk temellere dayandırmaya kalkışmada o kadar ileri gitmiştir ki, bu uygarlık emeğini evin dışındaki işler yerine yeryüzünün en değerli varlığının bakımı için harcayan kadına geçim imkanı sağlamamış ve bu yüzden de bebeğini kreşe teslim eden anne geçimini sağlamak için "iş"e gitmek zorunda bırakılmıştır. (Çocuk yuvaları deneyinin kanıtladığı ilk gerçek şudur: Çocuk ilk iki yaş içinde psikolojik ve fıtri olarak sadece kendisinin olan bir ana-babanın varlığına, özellikle başka bir çocukla paylaşmadığı bir annenin varlığına, karşı konulmaz biçimde ihtiyaç duyar. Daha ileri yaşlarında da yine doğuştan kaynaklanan bir dürtü ile kendisinin olan bir ana-babaya ait olduğunun bilincine muhtaçtır. Bu ihtiyaçlardan ilkinin çocuk yuvalarında karşılanması imkânsızdır. ikinci ihtiyaç da aile yuvası dışında hiçbir kurumda karşılanamaz. Bu duygularından biri ya da öbürü tatmin edilmemiş olan çocuk, büyüyünce şu ya da bu biçimde sapıklık, anormallik ve psikolojik dengesizlik belirtileri gösterir.

Eğer bir terslik olur da çocuk bu iki ihtiyacın herhangi birisinin tatmininden yoksun kalırsa, bu durum o çocuğun hayatında hiç kuşkusuz bir felaket olur. Peki şu sapık cahiliyede ne oluyor da felâketleri bütün çocukların hayatlarına yaygınlaştırmak istiyor? Bunun yanı sıra yüce Allah'ın kendileri için dilediği İslam nimetinden kendilerini mahrum eden bazı nasipsizlere ne oluyor da bu anormal uygulamayı ilericilik, kurtuluş ve uygarlaşma sanıyorlar?

Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler Muhammed Kutup tarafından yazılmış "El-insanu Beynel Maddiyeti vel-İslâm" adlı kitabın "El-Müşkilet-ül Cinsiyyetü" başlıklı bölümü ile yine aynı yazara ait "Subuhatün Havlel islâm" adlı eserin "El-islâm vel-Mera" başlıklı bölümüne başvurabilirler.)

Bundan dolayı, yüce Allah'ın, kanatları altında "barış"a girmelerini ve gölgesi altında "dirlik"ten yaygın biçimde yararlanmalarını dilediği İslâmî sosyal düzen, aile esasına dayanır, bu kuruma son derece hayati olan fonksiyonu ile bağdaşacak oranda önem verir. İşte bu gerekçe iledir ki, Kur'an-ı Kerim'in çeşitli surelerinde bu düzenin dayanağını oluşturan yasal düzenlemelere ve moral dayanaklara yer verildiğini görüyoruz. İncelemekte olduğumuz Bakara suresi de bu sureler arasındadır.

Bakara suresinin bu konu ile ilgili ayetleri evlenme, birlikte yaşama, kadınlara yaklaşmama yemini, boşama, boşama ve dul kalmayı izleyen bekleme süresi, nafaka, mu'ta, emzirme ve çocuk bakımı konularına ilişkin bazı hükümleri içeriyor.

Fakat burada geleneksel fıkıh ve kanun kitaplarında olduğu gibi pratikten ve bütünlükten yoksun soyut bir dil kullanılmıyor. Tersine bu hükümler öyle bir anlatım atmosferi içine yerleştiriliyor ki, insan kalbi, beşer hayatına ilişkin ilâhi sistemin büyük bir temel taşı ile, İslâm düzenine kaynaklık eden inanç sisteminin son derece önemli bir ilkesi ile karşı karşıya olduğunu kavrar. Aynı zamanda bu temel ilkenin yüce Allah ile, O'nun iradesi ve hikmetiyle doğrudan ilişkide olduğunu, Allah'ın insanlar için seçtiği hayat nizamına ilişkin metoduyla bağlantılı olduğunu hisseder. Bunun sonucu olarak da bu temel ilkenin O'nun gazabı, hoşnutluğu, cezası ve mükafatıyla da direkt ilişkili olduğunu, ama aynı zamanda sözünü ettiğimiz inancın varlığı-yokluğuyla da sıkı sıkıya bağlantılı olduğu gerçeğini hisseder.

İnsan bu ayetleri okurken, daha ilk andan itibaren bu konunun önemini ve olağanüstülüğünü ruhunda duyar. Bunun yanı sıra okuyucu bu konu ile ilgili küçük-büyük her ayrıntının yüce Allah'ın ilgisini ve gözetimini üzerinde yoğunlaştırdığını, bu konu ile ilgili büyük-küçük her ayrıntının yüce Allah'ın terazisinde son derece büyük ağırlığı olan özel bir amaca dayandığını, yüce Allah'ın insan denen bu varlığın hayatını düzenlemeyi, bu Müslüman cemaatin O'nun direkt gözetimi altında kendine özgü bir biçimde gelişmesini kendi üzerine aldığını, bu özel gelişimi sayesinde onu varlık aleminde tasarlanmış yüce fonksiyonuna hazırlamayı bizzat yönlendirdiğini ve bütün bunların sonucu olarak bu sisteme karşı çıkmanın yüce Allah'ı öfkelendireceğini, O'nun ağır azabına çarpılmaya yol açacağını da hisseder.

Bu ayetlerde söz konusu hükümler inceden inceye, ayrıntılı olarak anlatılır. Bir hüküm bütün çağrışımları ile açıklanmadan yeni bir hükme geçilmez. Her hükmün arkasından, kimi zaman da hükmün anlatımı sırasında, açıklanmakta olan konunun önemini ve büyüklüğünü vurgulayan, düşündürücü bir sonuç, bir yorum cümlesi gelir. Bu yorum cümlesi, insan vicdanı üzerinde uyarıcı, canlandırıcı ve düşünceyi keskinleştiren bir etki bırakır. Özellikle uygulanmaları kalpteki Allah korkusuna ve vicdan duyarlılığına bağlı olan direktiflerde bu uyarıcı etki daha çok önem kazanır. Zira bu engelleyici, gözetleyici ve uyanıklığa çağırıcı bilinç varolmayınca bu ayetleri ve hükümleri hileli yorumlarla çarpıtmak mümkün hale gelir.

Bu hükümlerin ilki Müslüman bir erkeğin, putperest bir kadınla ve Müslüman bir kadının, putperest bir erkekle evlenmesinin yasaklanmasını içerir. Bu hükmün arkasından gelen sonuç, yorum cümlesinde, daha doğrusu cümlelerinde şöyle ifade ediliyor:

"Onlar sizi Cehennem'e çağırırlar. Oysa Allah sizi izni ile Cennet'e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırıyor. O, insanlara ayetlerini açıkça anlatıyor ki, öğüt alsınlar."

İkinci hüküm, aybaşı kanamaları dönemlerinde kadınlarla cinsel ilişki kurma yasağıyla ilgilidir. Bu konunun ardından gelen yorum cümleleri ile iki cins arasında cinsel birleşme de dahil tüm ilişkiler bir anlık bedeni şehvet doyumu olma niteliğinden arındırılarak, bu anlık doyumdan çok daha büyük, çok daha yüce amaçlı bir insanlık görevi düzeyine çıkarılır. Bu yüceltilmiş amaç, aslında, insanlık amacını bile aşar. Çünkü yaratıcının ibadet ve takva yoluyla kullarını temizleme, arındırma iradesi i(e ilgilidir:

"Kadınlar temizlendiklerinde Allah'ın size emrettiği yoldan onlarla cinsel ilişki kurun. Hiç şüphesiz Allah tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever.

Kadınlarınız sizin çocuk yetiştiren tarlanızdır. Buna göre tarlanıza dilediğiniz gibi varın. Kendiniz için ileriye dönük hazırlık yapın, günah işlemekten sakının ve mutlaka Allah'a kavuşacağınızı bilin. Bunu müminlere müjdele."

Üçüncü hüküm genel anlamda yeminler ile ilgilidir ve erkeğin eşiyle cinsel ilişki kurmayacağına ilişkin yemini (ilâ) ile boşama konularının ele alınacağı bir ortam oluşturma niteliği de taşır. Bu hükmün uygulaması konusu Allah'a ve Allah korkusuna bağlanmıştır aynı zamanda:

"Allah herşeyi işitir ve bilir.", "Allah günahları bağışlayıcı ve halïmdir."

Dördüncü hüküm, erkeğin eşi ile yatmama yeminine ilişkindir. Bu hükmün ardından gelen yönlendirici yorum cümlelerinde şöyle buyuruluyor:

"Eğer bu yeminlerinden dönerlerse kuşku yok ki, Allah bağışlayıcıdır ve merhametlidir.

Eğer boşamaya karar verirler ise kuşku yok ki, Allah işiten ve bilendir." Beşinci hüküm, boşanmış kadının zorunlu bekleme süresine ilişkindir. Bu hükmün arkasından şu uyarıcı yorum cümleleri gelir:

"Eğer Allah'a ve Ahiret gününe inanmışlar ise Allah'ın rahimlerinde yarattığını (çocuğu) saklamaları kendileri için helal değildir."

"Hiç şüphesiz Allah, üstün güçlüdür ve hikmet sahibidir."

Altıncı hüküm, boşama evrelerinin sayısına ilişkindir. Buna bağlı olarak boşamanın gerçekleşmesi durumunda mehrin bir bölümünü geri alma ve nafaka konuları ile ilgili hükümler anlatılır. Bu hükümlerin arkasından şu uyarıcı yorumlara yer verilmiştir:

"Kadınlara evliyken verdiklerinizden bir şey geri almak, size helâl değildir. Ama eğer erkek ve kadın, Allah'ın koyduğu sınırları gözetemeyeceklerinden korkarlarsa o başka. Eğer kadın ile koca, Allah'ın koyduğu sınırları gözetemeyecekler diye korkarsanız kadının, boşanmak için kocasına fidye vermesinde her iki taraf için de bir sakınca yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, bunları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridirler."

"Eğer sonraki koca kadını boşar da Allah'ın sınırlarını gözeteceklerine inanırlarsa eski karı-kocanın tekrar birbirlerine dönmelerinin sakıncası yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, O, onları bilen topluluğa anlatıyor."

Yedinci hüküm, boşamanın ikinci evresinden sonra kadını ya meşru bir şekilde tutmak ya da iyilikle bırakmak konusu ile ilgilidir. Bu hükmün arkasından şu uyarıcı yorum cümlelerini okuyoruz:

"Sakın onlara zarar vererek Allah'ın sınırlarını çiğnemek amacı ile kadınları alıkoymayın. Kim bunu yaparsa kendine yazık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini alaya almayın. Allah'ın size bağışladığı nimetleri ve öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti hatırınızdan çıkarmayın, Allah'tan korkun ve O'nun her şeyi bildiğini bilin."

Bu, içinizden Allah'a ve Ahiret gününe inananlara yönelik bir öğüttür. Bu sizin hesabınıza en temiz ve iffete uygun yoldur. Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz."

Dokuzuncu hüküm, koca ölüp de dul kalan kadınların zorunlu bekleme sürelerine ilişkindir. Bu hükmün arkasından şu uyarıcı yorum cümleleri gelir:

"Bu sürelerini doldurduklarında meşru olarak yaptıklarından dolayı siz sorumlu tutulmazsınız. Hiç şüphesiz ne yaparsanız Allah onu bilir."

Onuncu hüküm, zorunlu bekleme dönemini geçirmekte olan bir kadına ima yolu ile evlenme teklifi yapmaya ilişkindir. Bu hükmü izleyen uyarıcı yorum cümlelerinde şöyle buyuruluyor:

"Sizin onları hatırınızda tutacağınızı Allah biliyor. Söyleyeceğiniz uygun sözler dışında sakın onlarla gizlice buluşmak üzere sözleşmeyin ve gerekli bekleme süresi dolmadıkça nikâh akdetmeye girişmeyin, içinizden geçen duyguları Allah'ın bildiğini bilin, O'ndan çekinin, iyi bilin ki, O, günahları bağışlar ve halîmdir."

Onbirinci hüküm, gerek mehrin belirlendiği ve gerekse belirlenmediği durumlarda cinsel ilişki kurulmadan önce boşanmış kadınlara ilişkindir. Bu hükmün hemen arkasından vicdanları okşayan şu uyarıcı yorum cümleleri ile karşılaşıyoruz:

"Mehrin tümünü bağışlamanız takvaya daha yakındır. Birbirinize karşı erdemliliği unutmayın. Hiç şüphesiz ne yaparsanız Allah onu görür."

Onikinci hüküm, kocası ölmüş ve boşanmış kadına yapılacak bağışa (mu'taya) ilişkindir. Bu hükümle ilgili olan uyarıcı yorum cümlesinde şöyle buyuruluyor:

"Boşanmış kadınların geleneklere uygun bir şekilde geçimlerini sağlamak, takva sahiplerinin boynuna borçtur."

Bütün bu hükümlerin arkasından gelen genel uyarıcı yorum cümlesi şöyledir:

"Allah, size ayetlerini böyle açık açık anlatıyor ki, düşünesiniz."

Bütün bu hükümler, ayrı birer. ibadet niteliğindedirler. Evlilik yolu ile Allah'a ibadet... Cinsel ilişki ve nesil üretimi yolu ile Allah'a ibadet... Boşama ve ayrılmada Allah'a ibadet... Zorunlu beklemé süresi ve evliliğe dönme yolu ile Allah'a ibadet... Nafaka verme ve bağışta bulunma yolu ile Allah'a ibadet... Meşru biçimde evliliği sürdürme ya da eşe iyilikle yol verme yolu ile Allah'a ibadet... Fidye vererek ya da mehirden vazgeçerek boşanma yolu ile Allah'a ibadet... Çocuk emzirme ve memeden kesme yolu ile Allah'a ibadet... Kısacası her harekette ve her duyguda Allah'a ibadet. Böyle olduğu için bu hükümler arasında korku anında ve güvenli durumlarda namaz kılınmasına ilişkin hükme yer verilerek şöyle buyuruluyor:

"Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden bağlı ve saygılı olarak namaza durun.

Eğer korku altında iseniz yürürken ya da binek hayvanın sırtında namaz kılın. Güvene kavuştuğunuzda ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı anın."

Bu hüküm, incelemekte olduğumuz sözkonusu hükümlerin anlatımı henüz bitmeden aralarına girmekte, böylece namaz ibadeti, gündelik hayat ibadetleri ile İslâm'ın özelliğinden ve İslâm düşüncesine göre insanın varoluş amacından kaynaklanan bir bütünlük içerisinde kaynaşmaktadır. Bu ifade tarzı bize ince espriyi düşündürmek ister gibidir: Bu hükümler birer ibadettir. Bu hükümlerde Allah'ın emrine uymak, namazda O'nun emrini yerine getirmek gibidir. Hayat bölünmez bir bütün olduğu gibi hayatın içinde yeralan ibadetler ayrılmaz bir sistemdir. Emirlerin tümü Allah'tan gelir. İşte ilâhi hayat sistemi budur." (Uzun zaman bu ayetlerin ifade özelliğinin sırrını kavrayamamışım. Bundan dolayı bu cüzün ilk baskısında ve ilâveli ikinci baskısında bu konuda şöyle demiştim; "Açıkça belirtiyorum ki, bu ayetlerde aile hukuku konusunun arasında neden namazla ilgili bir hükme yer verildiğine takıldım, kaldım. Bu anlatım tarzını sırrını bir türlü anlayamadım. Onu zoraki bir yoruma da bağlamak istemiyorum. Bazı tefsirciler, aile konusundan sözedilirken namaz konusuna dönülmesinin namazın önemini vurgulama, onu hatırlatıp unutulmasına meydan vermeme amacına dayandığını söylüyorlar. Bana bu açıklama tarzı da pek ikna edici gelmiyor (O baskının 68. ve 69. sayfaları)

Sözlerimi şöyle bağlamıştım; "Fakat samimi olarak söylediğim gibi şimdi düşünebildiğim açıklama tarzı, beni pek tatmin etmiş değil. Eğer başka bir açıktama biçimi düşünürsem, onu gelecek baskıda açıklarım. Eğer yüce Allah okuyucularımdan birinin tatminkar bir açıklama tarzı bulmasını nasip ederse lütfedip onu bana ulaştırsın ve yüce Allah'ın bu hidayeti karşısında bana kendisine müteşekkir olma fırsatı versin."

Şimdi ise içime doğan bu açıklama tarzından tatmin oldum ve bu sayede yolum aydınlandı. Bizi bu noktaya vardıran Allah'a hamdolsun. Eğer O, bizi bu noktaya vardırmamış olsaydı, biz kendiliğimizden oraya varamazdık.)

Bu hükümlerde şu özellik dikkatimizi çekiyor. Bunlar birer somut ibadet oldukları, ibadet havası oluşturdukları ve ibadet gölgesi yansıttıkları gibi aynı zamanda pratik hayatın, insan fıtratı ile insan yapısının, insanın yeryüzündeki hayatında karşılaştığı pratik ve somut zaruretlerin şartlarından hiçbirini gözardı etmiyor.

İslâm, insanlar için yasa koyar, onun yasaları ne bir melekler topluluğuna ve ne de ancak rüyalarda görülen kanatlı gök varlıklarına hitap eder. Bundan dolayı İslâm, yasal düzenlemeleri ve direktifleri aracılığı ile insanları ibadet ortamına yükseltirken onların insan olduklarını, ibadetlerinin insan tarafından yapılmış ibadetler olduklarını, onlarda içgüdü ve ihtirasların, yetersizlikler ve zaafların, zaruretler ve tepkilerin, his ve heyecanların, idealler ve kötü amaçların olduğunu hiçbir zaman unutmaz. İslam, bunların tümünü gözönünde bulundurur ve onları temiz ibadet yolunda parlak aydınlıklar saçan bir ışık kaynağına doğru ilerletir. Üstelik bu yönlendirmeyi yapaylığa ve zorlamaya başvurmadan yapar. Düzenini tümü ile insanın insan olduğu ilkesine dayandırır.

Bu gerekçe ile İslâm, erkeğin belirli bir süre karısı ile cinsel ilişki kurmamayı kararlaştırmasını hoşgörü ile, anlayışla karşılar. Fakat bu sürenin dört ayı aşmaması gerektiğini belirtir. İslâm boşama olayını onaylar, onu meşru sayar, hükümlerini ve yasadışı biçimlerini düzenler. Fakat aynı zamanda yuvanın temellerini sağlamlaştır mak, aile bağlarını güçlendirmek ve bu ilişkiyi ibadet düzeyine çıkarmak için tüm gayretini harcamaktan geri durmaz. Bu öyle bir dengedir ki, bu düzenin bütün idealist amaçlarını yüksek düzeyli bir realiteye, pratiğe bağlar, bu idealist amaçları insan gücünün sınırları içinde tutar, ilke olarak onların insana yönelik olmasını benimser.

Burada, fıtratla bağdaşan bir kolaylıkla; hem kadına ve hem de erkeğe yönelik bilgece (hekimane) bir kolaylıkla karşı karşıyayız. Bu önemli proje başarı-ya ulaşamayınca, bu en küçük toplumsal hücre (aile) dirliğin ve istikrarın tadını tadamayınca, her şeyin içyüzünden haberdar olan, herşeyi gören, insanların özel hayatları ile ilgili onların bilmediği ayrıntıları bilen yüce Allah kadın-erkek arasındaki bu bağın bir tutsaklık zinciri, bir hapishane; ne kadar dayanılmaz, nefes aldırmaz, dikenlerle dolu ve kara bulutlarla sarılmış bile olsa çözülmesine imkân olmayan bir kelepçe olmasını istememiştir. Yüce Allah aile kurumunun huzur ve güven yuvası olmasını dilemiştir. Eğer insan fıtratından ya da karakter farklılığından kaynaklanan bir sebep yüzünden bu amaç gerçekleşmemiş ise böyle bir çift için en çıkar yol birbirinden ayrılarak yeni bir yuva kurmaya girişmeleridir. Yalnız, ayrılmayı kararlaştırmadan önce bu kutsal kurumu yıkımdan kurtarmak için her yola başvurulmalı, bunun yanısıra ne kocanın ne kadının ne emzikli çocuğun ve ne de ana rahmindeki bebeğin zarara uğramamasını sağlayacak yasal ve vicdanî-insanî önlemler alınmalı, mağdurların herbirine güvenceler hazırlanmalıdır.

İşte bu, yüce Allah'ın insan için yasallaştırdığı ilâhi düzendir.

Eğer insan, yüce Allah'ın insanlar için dilediği bu düzenin ilkeleri ve barışın egemen olduğu dengeli, temiz toplumu, yaşadığı dönemin sosyal düzeni ile karşılaştırırsa, aralarında çok büyük bir mesafe olduğunu görür. Eğer gerek Batıda ve gerekse Doğuda görülen ve kendilerini ileri sayan cahiliye toplumlarında somutlaşan insanlığın günümüzdeki realitesi ile İslâm'ın önerdiği sosyal düzen karşılaştırılırsa bu karşılaştırmayı yapan kişi İslami düzenin günümüzün hakim düzenlerine göre ne kadar yüksek derecede olduğunu kesinlikle farkeder; bu sistemi insanlar için yasallaştırmakla yüce Allah'ın onlar hesabına ne çapta bir onur, temizlik ve barış dilemiş olduğunu hisseder. Özellikle kadın, yüce Allah'ın kendisini ne çapta gözettiğini ve onurlandırdığını somut biçimde algılar. O kadar ki, bu ilâhi sistemin kendine yönelttiği bu belirgin gözetimi kavrayan, ruh sağlığı yerinde her kadının kalbinin mutlaka Allah sevgisi ile kaynayıp coşacağından eminim.

 

 

 

 

 

 

 

Görev ve sorumluluk

• M.Hidayet PASİN

Aileden en gelişmiş toplumlara değin, tüm insanların, kamu ve özel kurum, kuruluşların, yasalar karşısında ve yetkileri oranında görev sorumluluğu vardır.

Bireyler arasında aile, toplum, millet, devlet, uluslar arasında, çe      vre ve doğaya karşı görev ve sorumluluklarını bilenler, yaşamlarını huzur ve güven içinde barış ve özgürlük içinde, insanca geçirmenin mutluluğunu duyarlar.

Bu görev ve sorumluluklar, bir köşe kapsamına sığmayacak oranda çoktur. Herkes, işinin, görevinin, yetkisinin, sorumluluğunun uzmanı olsa, doğruyu, güzeli, iyiyi, temizi saptırmadan uygulayabilse "Bana ne" demezse, esastan ödün vermeden çalışıp hizmet etse, bilgi, bilim, kültür, sanat ortamından ayrılmaz ve onu rehber edinse, işler çok düzgün, yaşamak kolay olacaktır. "Herkes kapısının önünü süpürse, kentin tüm sokakları temiz olur" özdeyişiyle bağdaşmış olsak, mutluluk bizimledir. Mutlu olabileceğimiz o değin çok şey var ki, bakmak, görmek, aramak zahmetine katlanmamız gerekir.

Çevre ve doğanın ekolojik bir dengesi vardır. Bu dengenin bozulmamasını sağlayan bir olay, etkinlik, bir çalışma, bize en güzel görüntü, en sağlıklı bir ortam hazırlayacaktır. Şayet, doğanın bu dengesini bozmaya yönelirsek, bir daha kapanmayan yaraların tutsağı oluruz.

Tıpkı, bir canlı varlıkta, insan da olduğu gibi, organizmadaki yapılaşma da, aksayan sistemi etkileyen bir durum, zamanında onarılmazsa, tedavi edilmez ve derman aranmazsa, önlemler alınmazsa, daha büyük sorunlar ortaya çıkabilir.

Dünyadaki teknolojik gelişmelere, durmadan ilerleyen yeni bilgi ve buluşlara ayak uyduramazsanız, yaşlı dünyamızın da, zaman zaman uyarılarına karşın önlem alarak, etkin olamazsanız, yaşam zorlaşır, görev ve sorumluluklarımızı anımsatan felaketler, olaylar, acıları da beraberinde getirir. Ders almamamızın bir nişanesi oluverir. İnsan ve insanca yaşamaya hakkımız vardır. İnsana değer verdiğimiz oranda, görev ve sorumluluklarımız o çapta önem kazanır. Bilindiği gibi, Dünyanın en güzel nimetleri insanlar için yaratılmıştır. Bu bir gerçektir. Akıl ve düşünce yoluyla, sevgi ve saygı ortamı içinde bunlardan yararlanmak, elbette güzeldir, mutluluk vericidir. Canlı ve cansız varlıklara, özellikle insan ve doğaya, zarar vermeden, hürriyet ve özgürlüklerine, haklarına engel olmadan, adaletten, hoşgörüden, doğruluktan, yasalardan ayrılmadan, görev ve sorumluluklarımızı bilerek yaşamı daha da kolaylaştırmak elinizdedir.

• KÖRFEZ STAR Gazetesi, (Edremit), Sayı: 404

** *

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Hizmet İnsanının Özellikleri

Hizmet denildiği zaman, ilimden sanata, eğitimden ticarete, aileden topluma, hayatın her alanını içine alan bir kavram akla gelir Dolayısıyla insanlık adına atılacak olumlu her adım, ortaya konulacak her çalışma ve iş gücünü bu bağlamda hizmet anlayışının içinde değerlendirmek mümkündür

İslâm dini, insana ve topluma hizmet etmeyi mukaddes bir görev olarak kabul etmiş, insanın mutluluğunun vazgeçilmez değerleri olarak gördüğü yardımlaşma, dayanışma, saygı, sevgi, hak ve hukuka riayet etme vb nitelikleri insan hayatında hakim kılarak birbirini seven, birbirinin derdine koşan, çalışan/üreten ve bir arada barış, güven ve huzur içinde yaşayan fertlerden oluşan bir toplum hayatı inşa etmeyi hedeflemiştir Bu nedenle dinimizde hizmet etmek, çalışıp üretmek insan için vazgeçilmez bir hayat anlayışı olmuştur İnsanın sahip olduğu maddî ve manevî potansiyel, ona, sadece kendi ihtiyaçlarını karşılayıp, arzularını yerine getirmek için verilmemiştir Bunları başkalarıyla paylaşma, yardımlaşma, diğerkâmlık gibi ahlâkî değerler, toplumsal dayanışma ve birlikteliğin bir gereğidir Çünkü İslâm dininde sadece kendini düşünmek, bir başkasını dikkate almadan bencilce bir hayat yaşamak, çekemezlik, çevreye ve çevresindekilere karşı duyarsız kalmak asla hoş karşılanmamış, Hz Peygamber’in diliyle Müslüman; “kendisi için istediğini başkaları için de arzu eden” (Buhari, İman, 7; Müslim, iman, 71-72), “eli ve dili ile başkalarına zarar vermeyen” (Buhari, İman, 5; Müslim, İman, 64), “kendisinden iyilik umulan ve kötülük gelmeyeceğinden emin olunan kişi” (Tirmizi, Fiten, 76; Ahmed b Hanbel, II, 368) olarak tanımlanmıştır
Dinimizin en önemli gayelerinden birisi, insanı iyiye ve güzele ulaştırmaktır Dolayısıyla bunu gerçekleştirebilecek olan güzel bir toplum, güzel bir çevre ve güzel bir hayat İslâm’ın hedefleri arasındadır Bütün bireylerin içinde bulunduğu topluma/çevreye karşı görev ve sorumlulukları vardır Bu sebeple her Müslüman, hem maddî hem de manevî yönden iyiye ve güzele talip olarak söz ve davranışlarıyla yararlı kişi olmaya çalışmalıdır

İnsan, her şeyden önce sırf insan olduğu için hürmet, saygı ve hizmete lâyıktır Toplumda hizmet veren tüm birimlerin çaba ve gayretlerinin temelinde de hep insan unsuru yer almaktadır İnsanın onuruna yakışır bir hayat sürmesine yardımcı olmak, onun mutluluk ve huzuru için çalışmak, Allah’ın da hoşnutluğunu kazanmaktır Diğer bir deyişle, Allah’ın sevgi ve rızasını kazanmak, O’nun kullarına hizmet etmek, hayır ve iyilik yolunda yarışmak ve insanlığın mutluluğu için çalışmakla doğrudan irtibatlıdır Yüce dinimiz devamlı surette bizlere böyle bir sorumluluk bilinci aşılamaya, bizleri bütün insanlık için yararlı işler (amel-i sâlih) yapmaya çağırır

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” prensibinden hareketle, Müslüman için hayatı bütünüyle hizmet alanı olarak değerlendirmek mümkündür Kur’an, imandan bahsettiği hemen her yerde, hizmetin pratik hayata yansımasını ifade eden ameli/çalışmayı da eklemekte ve gerçek imanın amelle bütünleşmesi gerektiğine, insanın dünya ve ahiret mutluluğuna ancak bu şekilde erişebileceğine dikkat çekmektedir Üstelik ameli de sâlih nitelemesiyle ortaya koymakta, böylece insanın her davranışının, yeryüzünde barış ve sulhu gerçekleştirmeye, dürüst ve erdemli hareket etmeye/çalışmaya yönelik olmasını istemektedir Dolayısıyla Kur’an’ın öngördüğü ahlâk sadece formel ibadete değil, ibadet dışı hayata yansıyıp, onu da kuşatacaktır ki, her çeşit çalışma/üretme bir nevî ibadet sayılabilsin “Herkes kazandığı karşılığında rehindir” (Tur, 21) ayeti, herkesin kişisel kurtuluşunun, kendi çalışmasının/çabasının neticesinde olacağını ifade etmektedir

Hizmet İnsanının Bazı Özellikleri

İslâm’da hizmetin temel hedefi, Allah’ın rızasını kazanmaktır Müslüman hayat anlayışını bu temel gaye ve hedefin üzerine bina etmelidir Bu hedefe varma düşüncesi Müslüman’ı mutlu kılan en önemli etkendir Bu nedenle hizmet insanı her şeyden önce Allah’a gönülden iman ederek, yaratılış gayesine uygun ve O’nun rızasını ve sevgisini kazandıracak bir hayat yaşamalı, kulluk vazifesini yerine getirmelidir Kulluk vazifesi ise ancak, Allah’ın emir ve yasaklarına uygun bir hayat yaşamakla mümkündür Buna göre, namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetleri yerine getirmenin yanında, sosyal hayatta sevgi, dayanışma ve kardeşliği, ilmî alanda çalışma ve üretmeyi, ticarette doğruluk ve dürüstlüğü, yönetimde adalet ve eşitliği yerine getirmelidir İnsan önce gönlü ve düşüncesiyle güzel olmalı, kötü duygu ve düşüncelerden kalbini ve kafasını temizlemelidir Kişiyi Allah katında değersiz kılan her türlü kötü davranış ve sözlerden, kötü niyetten uzak durmalı, sağlam ve temiz bir imana, sevgi ve merhamet dolu bir kalbe sahip olmalı, daima iyiliği ve güzelliği düşünmelidir Hizmet anlayışında güzele ulaşmayı hedefleyen insan, yaptığı bütün iş ve görevlerde doğruluk ve dürüstlüğü kendisi için rehber edinmelidir Bu temel ölçülerin yanında hizmet insanının diğer bazı özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür

1 Güzel Ahlâk Sahibi Olmak

Hizmet insanı olabilmenin en önemli temel kriteri güzel ahlâk sahibi olmaktır Kur’an-ı Kerim’de adalet, iyilik, doğruluk, cömertlik, şefkat, merhamet, hoşgörü, bağışlama, alçak gönüllülük, ana-babaya saygı, sevgi, kardeşlik, barış, güvenirlilik, birlik, beraberlik, iffet, sözünde durma, tatlı dilli, güler yüzlü olmak ve temiz kalplilik gibi güzel huylara sahip olmayı özendiren ve haksızlık, riya, kıskançlık, kin, gıybet, çirkin söz söylemek, asık suratlılık, cimrilik, bencillik, kibir, kötü düşünce, israf, bozgunculuk vb kötü huyları yeren ve bunlardan sakınılması gerektiğini ifade eden pek çok ayetin yer alması, İslâm’da ahlâka ne kadar önem verildiğinin açık bir göstergesidir

Hz Peygamber; “Müminlerin îmanca en olgun olanı, ahlâkı en güzel olanıdır” (Ahmed b Hanbel, Müsned, VI, 47), “Kıyamet günü mizanda, güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiçbir (nafile) ibadet yoktur" (Tirmizî, Birr, 62; Ebû Dâvûd, Edep, 8) diyerek, güzel ahlâka dikkatlerimizi çekmiştir Yine o, güzel ahlâkı bizzat yaşayarak insanlara örnek olmuş ve “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” (İmam Malik, Muvatta, Husnü’l-Hulk, 8) buyurmuştur Onun ahlâkı Kur’an’da; “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 4) şeklinde açıklanmıştır Bu yüce ahlâkî meziyetleri sebebiyle Hz Peygamber, bütün insanlık için bir model şahsiyettir Nitekim Kur’an’da; “Andolsun ki, Rasûlüllah sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir” (Ahzâb, 21) buyrulmak suretiyle, onun örnek oluşuna dikkat çekilmiştir Bu nedenle hizmet insanı Hz Peygamber’e tabi olup, onun örnek ahlâkını kendine rehber edinmelidir

2 Eğitici Olmak

Hizmet insanı olmak, öncelikle olumlu ve yararlı şeyler yapmayı/üretmeyi gerektirir Bu nedenle kişi kendisini sürekli olarak geliştirmeli, zihnini çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatmalıdır Ayrıca sahip olduğu bilgiyi bizzat yaşayarak bunu başkalarıyla paylaşabilmelidir İnsana yapılacak en güzel hizmetlerden birisi ve belki de en önemlisi, onu eğitmek, bilgi ile donatmak ve böylece topluma yararlı hâle getirmektir Çünkü insanoğlu öğrenebilme yetisi ile yaratılmıştır Onun böyle bir kabiliyetle yaratılmış olması, bilgili olmasını mümkün kılmış ve bu özelliği kendisinin diğer varlıklara üstünlüğünü sağlamıştır Bilen insanın üstünlüğü ve değeri Kur’an’ın birçok ayetinde belirtilmiş; “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) ifadesiyle bir taraftan eğitim ve öğretime verilen değer açıkça ortaya konulurken, diğer taraftan insanın devamlı araştırıcı/üretici olması, kendini geliştirmesinin önemine dikkat çekilmiştir Hz Peygamber de erkek-kadın toplumun bütün fertlerinin eğitim ve öğretimle sorumlu olduğunu; “İlim öğrenmek, kadın-erkek her Müslüman’a farzdır” (İbn Mâce, Mukaddime, 17) diyerek belirtmişlerdir Dolayısıyla insanı cehaletten kurtarmak için atılacak her adım, insanlığa büyük bir hizmettir Diğer taraftan eğitim ve öğretim konusunda yapılabilecek en güzel hizmetlerden biri, kitap, makale vb bilimsel eserler ortaya koyarak, fert ve toplumsal gelişmeye katkı sağlamak, insanlığın ufkunu açacak çalışmalar yapabilmektir

3 Çabada Israr Etmek

Kâinatı sonsuz kudretiyle meydana getiren Yüce Yaratıcı; “O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır” (Rahman, 29) ayetinin ifadesiyle, ilâhî iradenin her an bir çalışma içinde olduğuna dikkatleri çekmekte ve yeryüzünde, Allah’ın “halife”liğini gerçekleştirmek gibi çok kutsal ve seçkin bir görevle yükümlü kılınan insana yürüyeceği yolu göstermektedir Bu sorumluluğun bilincinde olarak insan da daima bir çalışma ve çabanın içinde olacaktır ki, hem kendisi hem de başkaları için hayatı daha güzel, daha yaşanır bir hâle getirebilsin Kur’an-ı Kerim’de: “O, hanginizin daha iyi iş yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır” (Mülk, 2) buyrularak, insan hayatının bir imtihan olduğu ve bunu kazanmak için, kişinin gücü yettiğince bulunduğu konumda en iyisini yapmaya, en güzel hizmeti vermeye çabalamasının gerektiği vurgulanmıştır
Sadece insan değil, diğer varlıklar da madde, mekân, zaman, yer, gök, güneş, ay vs daima çalışmaktadır Protonlar, nötronlar, atom çekirdeğinin etrafında hiç durmadan ve yorulmadan dönmektedir Tıpkı ayın dünya, dünyanın güneş ve her birinin kendi ekseninde durmaksızın dönüp durdukları gibi Gündüz geceyi, gece gündüzü asırlardır bıkmadan, usanmadan takip etmektedir Mikro evrenden makro evrene her varlığın hiç durmadan çalıştığı bir âlemde çalışıp üretmeyen insanın başarı şansı olabilir mi? O halde insanın, hayatını sürdürmesi, şahsiyetini oluşturup, koruyabilmesi, kültür ve medeniyet kurabilmesi, geçmiş ve bugünü geleceğe sağlam köprülerle bağlayabilmesi için üretip hizmet etmesi gerekmektedir

Hz İbrahim, Hz Hacer ve yavrusu Hz İsmail’i çölün ortasında, geleceğin Mekke’si ve mukaddes mescit Kâbe’nin mekânında bırakmıştı Hz Hacer susuzluktan ağlayan yavrusuna su bulabilmek ümidiyle Safa ile Merve tepeleri arasındaki mesafeyi tam yedi kez koşmuş, yorulmuş, terlemiş, sonunda bu çabasının semeresi olarak Allah tarafından zemzem suyuyla ödüllendirilmiştir Bugün yudumladığımız ve tadına doyamadığımız bu su, bizlere o kutsal çalışmayı, çölün ortasında bir kadının/ananın asırlar boyunca milyonlarca insanın yararlanacağı bir hizmeti başlatmış olmasını hatırlatmaktadır her seferinde

Hz Peygamber de, küçük denilebilecek yaşta, hayatın getirdiği zorlukların bir sonucu olarak çalışmaya çobanlık yaparak başladı Onun bu çalışması gençlik yıllarında ticaretle devam etti Kutlu elçilik göreviyle artan sorumluluğu ise ona neredeyse dinlenmeyi, hatta uykuyu unutturdu demek mümkündür Bütün hayatı örnek olarak takdim edilebilecek olan bu yüce insanın, kendisine inananları daima çalışmaya/hizmete teşvik ettiğini görüyoruz

4 Üreten Olmak

Çalışmak, üreten ve yarar sağlayan bir insan olarak hayata katılmak demektir Çalışarak önce kendimizin ve ailemizin ihtiyaçlarını gideririz, ortaya koymuş olduğumuz üretimle de toplumumuza ve insanlığa hizmet etmiş oluruz Dolayısıyla çalışmak sadece para kazanmak veya karnımızı doyurmak için çaba sarf etmek değil, insanlığın, hatta bütün canlıların yararına hizmet üretmek demektir Bu sebeple çalışmak, dinimizde ibadet hayatımızın bir parçası kabul edilmiştir Sadece dünyevî kalkınmanın değil, ahiret yurdunun da bu dünyadaki çalışma ve gayretle kazanıldığı göz önüne alınacak olursa, bu konunun önemi bir kat daha artacaktır Allah Teâlâ da: “Rabbinizin bağışına, genişliği göklerle yer arası kadar olan ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun” (Âl-i İmran, 133) ayetiyle, cennete ulaşmanın ve Allah’ın bağışlamasına mazhar olmanın, ancak durup dinlenmeksizin sürecek bir çalışmanın ürünü olabileceğini vurgulamaktadır

5 Hayırda Yarışmak

Bireylerin huzur ve güven ortamında bir arada yaşayabilmeleri için aynı toplumu paylaşan insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma bilincinin oluşması şarttır Bu nedenle hizmet insanı genç olsun ihtiyar olsun yardıma muhtaç birini görünce elinden geldiğince ona yardım etmeye çalışan, düşeni kaldıran, fakiri doyuran, hısım, akraba ve komşularını ziyaret eden, zayıfların ve dertli kimselerin derdine ortak olabilen, acıları dindirmeye gayret eden, kısaca hayır işlerinde yarışan kimsedir Bu bağlamda zekât, fitre, sadaka ve her türlü aynî ve nakdî olarak yapılacak yardımlar, bir taraftan toplumda insanlar arasında ekonomik farklılıkları azaltmayı hedeflerken, diğer taraftan da hem verenleri hem de alanları mutlu etmeyi ve karşılıklı güven, sevgi ve dayanışmayı sağlayacaktır Hizmet insanı kimseyi incitmez, kimseyi çekiştirmez Başkalarının hakkını kendi hakkı kadar, başkalarının malını kendi malı kadar, başkalarının ırz ve namusunu kendi ırz ve namusu kadar dokunulmaz, hatta kutsal kabul eder Bununla da yetinmez, huzuru ancak o iyi davranışlarda bulur

6 Olumlu Bir İz Bırakmak

Kutsal bir yürüyüş olan şu dünya hayatında çalışıp/üretip yorulanlar, kendisi, ailesi, toplumu ve tüm insanlık adına faydalı, hayırlı bir başlangıca imza atanlar, arkalarında anılmaya ve takdire değer izler bırakır Bu izlerin ilâhî kudret tarafından daima gözetlendiğinin bilinci içinde hareket ederek, Yasin suresindeki şu ayeti her zaman hatırlar: “Şüphesiz Biz, ölüleri mutlaka diriltiriz Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir” (Yasin, 12)

7 Aileyi Korumak

Hizmet insanının yerine getireceği en önemli faaliyetlerden biri, toplumun en köklü ve temel kurumu olan ailenin korunmasına yönelik yapacağı çalışmalardır Çünkü toplumun temeli olan aileyi sağlamlaştırmak ve ailenin dağılmasını önlemek, Kur’an’ın ana amaçlarından biridir Bu nedenle eşlerin yapacağı en güzel hizmet, öncelikle yuvalarına sahip çıkıp, huzur ve mutluluğu temin yolunda gayret göstermektir Diğer taraftan eşlerin, aile bireyleri için yapacakları maddî ve manevî hizmetler, birbirlerine zaman ayırmaları, Allah katında asla boşa gitmeyecektir “Ey insanlar, kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun” (Tahrim, 6) ayeti, anne ve babanın, ailenin manevî yönden güçlü olması için gayret etmesi gerektiğini vurgulamaktadır Çocukların da iyi birer insan olma bilinciyle yetişmeleri, aileye ve içinde yaşadıkları topluma faydalı kişiler olmaları için gerek ebeveyne ve eğitimcilere, gerek topluma ve devlete büyük görevler düşmektedir

8 Çevreyi Korumak

İnsanlığın hizmetine sunulmuş olan yeryüzünün korunması ve temiz tutulması da insanlık için vazgeçilmez bir hizmettir Çünkü hizmet insanı olmanın önemli göstergelerinden biri, Yüce Allah’ın emaneti olarak yaratılan ve istifademize sunulan çevreyi korumak ve ona saygılı olmaktır Hz Peygamber; “Yeryüzü benim için temiz bir mekân ve mescit kılındı” (Müslim, Mesâcid, 3, 4; Nesâi, Mesâcid, 42) demek suretiyle bunun önemini ifade etmişlerdir Çevre ve insan birbirini tamamlayan iki unsurdur İnsansız bir çevre tek başına nasıl bir anlam ifade etmiyorsa, çevresi yok olmuş bir insanın da yaşama şansı kalmamış demektir Tabiat, bütün güzelliği ve canlılığıyla Allah’ın eseri olup, O’nun varlığının, birliğinin açık bir işareti/belgesi ve bize ihsan ettiği en değerli armağanlarından biridir İçinde yaşadığımız güzel dünyamız, insanlığın ortak mirasıdır Bu gezegende yaşayan hiç kimse sınırsız ve sorumsuz bir tüketim anlayışıyla başkalarını hesaba katmadan, eşyada dilediği gibi tasarrufta bulunamaz, doğayı ve doğada bulunanları tahrip edemez Bilakis, sorumluluk bilinciyle, bütün hareketlerini ve tüketimini iktisat ilkesine dayandırarak, kaynakları israf etmeden kullanması gerekmektedir Çünkü onda, geçmişlerin, şimdikilerin ve bizden sonra geleceklerin ayrıca diğer bütün canlıların da hakkı vardır Bu nedenle hizmet insanı, Allah’ın kâinatta koyduğu mükemmel denge ve düzeni bozmadığı gibi, bunun bozulmasına da asla seyirci kalamaz

9 İnsanlara Eşit ve Hoşgörülü Davranmak

İslâm dini, insanlar arasında insan olarak eşitlik prensibini kabul etmektedir Bu hâliyle dinimiz hoşgörü, müsamaha ve tolerans dinidir Bu nedenle hizmet insanı, insanlar arasında eşitlik prensibinden hareketle herkesin düşüncesine saygı göstermeye, ayırım yapmadan toplumun her kesimini kucaklamaya, kendisi ve toplumu ile barışık ve tutarlı yaşamaya azamî ölçüde hassasiyet göstermelidir Hz Peygamber, Kur’an’ın övdüğü o yüce ahlâkıyla, insanlara hep merhametli, şefkatli davranmış, diyalog, hoşgörü ve müsamaha onun hayatının vazgeçilmez unsurları olmuştur O, Bedir’de kendini öldürmeye gelen Kureyşli elçiyi, Hayber’de kendisini zehirlemek isteyen Yahudi kadını, büyük kızı Zeyneb’i hicret esnasında şiddetli bir şekilde iterek çocuğunu düşürmesine, sonra da ölümüne sebep olan kişiyi, Uhud’ta sevgili amcası Hamza’yı şehit eden, hatta vücuduna akıl almaz işkenceler yapan kişileri affedecek kadar âlicenap, şefkatli bir insandır Onun hayatında buna benzer daha birçok hadiseyi görmek mümkündür Dolayısıyla İslâm’ın hizmet anlayışında hoşgörü, merhamet, şefkat ve affetme vb son derece önemlidir

10 Fırsatları Değerlendirmek

İçinde yaşadığımız çağda hedefi ve idealleri olmayan kimselerin hizmet adına yapacakları bir şey yoktur Bu nedenle hizmet insanı, kendisine verilen fırsatları en güzel şekilde değerlendirip, bunları hizmete dönüştürebilmeli, gelişme ve değişme yolunda olumlu mesafe kat edebilmelidir Dolayısıyla hizmet insanı toplumsal gelişimi ve sosyal değişimi göz önünde bulundurarak, bu toplumda üstlenebileceği en iyi görevi ve üretebileceği pozitif değerleri yeniden gözden geçirmek durumundadır Maddî ve manevî bakımdan kendilerini yenileyemeyen kişiler, hizmet etmek yerine yardım almak zorunda kalırlar

“Kutsal bir yürüyüş olan şu dünya hayatında
çalışıp/üretip yorulanlar, kendisi, ailesi, toplumu ve tüm insanlık adına faydalı, hayırlı bir başlangıca imza atanlar, arkalarında anılmaya ve takdire değer izler bırakır”
“Hizmet insanı olmak, öncelikle
olumlu ve yararlı şeyler yapmayı/üretmeyi gerektirir Bu nedenle kişi kendisini
sürekli olarak geliştirmeli, zihnini çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle d
onatmalıdır Ayrıca sahip olduğu bilgiyi bizzat yaşayarak bunu başkalarıyla
paylaşabilmelidir İnsana yapılacak en güzel hizmetlerden birisi ve belki de en önemlisi, onu eğitmek, bilgi ile
donatmak ve böylece topluma yararlı hâle getirmektir”
“Çalışmak sadece para kazanmak
veya karnımızı doyurmak için
çaba sarf etmek değil, insanlığın,
hatta bütün canlıların yararına hizmet üretmek demektir Bu sebeple
çalışmak, dinimizde ibadet hayatımızın bir parçası kabul edilmiştir Sadece dünyevî kalkınmanın değil, ahiret
yurdunun da bu dünyadaki çalışma
ve gayretle kazanıldığı göz önüne
alınacak olursa, bu konunun önemi bir kat daha artacaktır”

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2008 Haziran sayısında yayınlanmıştır

Dr Faruk Görgülü
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

 

 

 

 

 

 

 

GÖREV VE SORUMLULUK BİLİNCİ

      “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” Hz. Muhammed (s.a.v.)


     Özet

    Takva, gaye ve sorumluluk sözcüklerini birbirinden bağımsız olarak işlemek hayli zordur. Özellikle dini bir perspektiften bu üç kavram açıklanmaya çalışıldığı takdirde, bunların birbirleriyle ilintili olarak incelenmesi zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Zira “takva” hassasiyetine sahip olan birey, olumlu bir gayeye yöneleceği gibi; aynı zamanda, bu gayenin oluşmasında, güçlü bir sorumluluk bilincine sahip olacaktır. Bu üç kavramın buluştuğu ortak nokta “Allah’a iman”dır. Bu imandan yoksun bir gaye ve sorumluluk bilincinde “takva”dan bahsetmek mümkün görünmemektedir. Bu dolayımda, “bir ebediyet niteliğini ve aşkın olanı” içinde barındırmayan “gaye ve sorumluluk bilinç”inin çeşitli zaaflara maruz kalacağı ve kudretini koruyamayacağını belirtmek yanlış olmayacaktır.

     Giriş

     Korkma, sakınma, korunma.. gibi anlamlara gelen takva, Allah korkusuyla günahtan kaçınmakta, Allah'ın emir ve yasaklarına uymakta titizlik gösterme; Allah'ın himâyesine girmek, emrini tutup azabından korunma anlamında Kur'anî bir terimdir. Yüce Yaratıcı'ya karşı sorumluluk duyarak, her türlü günahlardan kendini korumanın, niyet ve gayreti içinde olmadır. Allah'ın rızasını kazanmak için, O'nun himayesine girerek emirlerine sımsıkı sarılmak ve yasaklarından da sakınmaktır. Bu şekilde titiz davranan insana, 'muttaki' denir. Takvâ terimi, esas itibariyle "herhangi bir şeyi ona zarar verecek şeylerden korumak" mânasına gelen vikaye mastarından türemiş bir isimdir. Lügatte "Nefse zarar verebilecek her şeyden titiz ve ciddi bir şekilde korunmak ve sakınmak" anlamına gelir. Şer'î örfte ise "Kişinin taatte bulunarak nefsini Allah'ın vikayesine koyması ve bu suretle ahirette zarar ve elem verecek şeylerden kendini iyice koruması" diye tanımlanır.

     Kur'ân, takvayı kalbe nisbet ettiği gibi Hz. Peygamber de takvanın kalbde bulunduğuna işaret eder. Bu ise nefsi koruma melekelerinin kalbde bulunduğunun açık bir delilidir. Ayetlerde kalbe nisbet edilen akletmek, anlamak, tefekkür ve tedebbür etmek, vahiy ve ilhama mahal olmak gibi hususiyetlerin genel toplamı, fıtrî takvanın temelini oluşturmaktadır. Bu anlamda bütün insanlarda takva tohumları -başlangıç itibariyle- mevcut demektir. Söz konusu melekeler çalıştırılırsa korunma kabiliyeti gelişecek, aksi halde körelecektir. Muhtelif âyetlerde namaz, oruç ve benzeri ibâdetlerin takvaya ulaştıracağından bahsedilmesi, başta Allah zikri olmak üzere tüm emir ve tavsiyelerin insan gönlünü diri tutmaya yönelik olduğu sonucuna götürür. Hz. Peygamberin günahların kalbi karartacağına dair ihtarı ise Allah'ı unutmanın tabiî bir sonucu olarak emredileni yapmamak ya da yasaklanan hal ve davranışlar içinde bulunmak gibi menfî davranışların takva duyularını iş göremez hale getireceğinin açık bir beyanıdır.

    Temiz bir fıtrat üzerine yaratılan insan, “takva”sını koruduğu nisbette, kalbi temizliğini de korumuş olacaktır. Bu hassasiyetini korumayı başarabilen bireyde, gaye ve sorumluk bilinci gelişecektir. Böylelikle yapması gerekeni “en iyi şekilde” yapan bir birey olması gerektiği düşüncesiyle; kendisiyle barışık, içinde yaşadığı topluma faydalı bir kişilik oluşacaktır. Çünkü, bu bireyin “takva”sı, Allah’a salih bir kul olma sonucunu beraberinde getirerek, ebedi mutluluğa ulaşmak ve faziletli insan olma gayesiyle, büyük bir sorumluluk anlayışıyla hayatını sürdürecektir.

    Kur’an’da, yaratılışın bir gayeye dayandığı gerçeği açık şekilde çeşitli ayetlerde vurgulanmıştır. “Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” mealindeki ayette insanın yaratılışın bir gaye ve akibetle ilgili olduğu belirtilirken, “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu inkar edenlerin zannıdır.” ayetinde, gaye bu defa topyekün alemin yaratılışıyla irtibatlandırılmıştır. “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri oyuncak olarak –oyun ve eğlence olsun diye- yaratmadık. Bunları sadece gerçekle yarattık; fakat onların çoğu bilmiyorlar” mealindeki ayette de yaratılış gerçek bir sebep ve hikmete dayandırılmıştır.

     “İslam düşüncesi tarihinde, “gaye” kavramı “gaiyyet” kavramı kapsamında açıklanmış veya daha geniş bir çerçevede ele alınmıştır. Bu kavramsal ifadeyle, insanın yaradılış gayesi, kozmolojik düzendeki mevcudatın her birsinin hikmete binaen yaratılması gibi anlamlar açıklanmaya çalışılmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in, evrende bir nizamın bulunduğu ve bu nizamın bir gayeye yönelik olduğu, hiçbir şeyin boşa yaratılmayıp bir hikmete dayalı olarak var edildiği, bunun da Allah’ın yaratıkları üzerindeki rahmet ve inayetini belgelediği ifade edilmiştir.”
Alemde mevcut bulunan her varlığın belli bir gayeye yönelik olarak yaratılmış olduğunun bilgisine ulaşan insan, kendisinin de alemlerin Yaratıcı’sına “iyi bir kul olma” gayesiyle yaratılmış olduğu bilinciyle, yüksek bir sorumluluk duygusuna sahip olacaktır. Çünkü insan, Allah’ın şaheseri olarak bir amaç uğruna yaratılmıştır. Dolayısıyla kendi varoluşunun amacını sormak, aramak ve bulmak zorundadır. Bu, insanin kendisine karşı sorumluluğudur.

    İnsan kendisine karşı sorumluluğunun bilincine varırsa, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincine de varacaktır. Bu durum, Kur’an’da “takva” olarak nitelendirilmiştir. Bu bilinç kendisinde yer ettikten sonra insan, diğer insanlara, tabiata ve eşyaya karşı sorumluluğunu da idrak edecektir.

     Kavramların Karşılıklı İlişki İçerisinde Değerlendirilmesi

     Kur’an-i Kerim, kainatta gaiyyete dayalı bir nizamın Allah’ın hikmeti uyarınca hüküm sürdüğünü yalnızca kozmolojik bir hakikati vurgulamak için değil, kainatta belirli bir mevkiye yerleştirilmiş olan insandaki ahlaki şuuru uyandırmak için de zikretmektedir. Buna göre insan, göklerdeki ve yerdeki sayısız nimetin kendi yararı için yaratıldığını düşünüp anlamalı, bu gayeler manzumesi içinde kendisi de yaratılışına uygun bir gayeye yönelmelidir. Bu gaye ise sonsuz inayet karşısında Rabb’ini tanıyıp, O’nun dilediği “hayırlı amelleri işleyerek” O’na şükretmektir.

    “Ben insanları ve cinleri yalnız bana kulluk etmeleri için yarattım.” Kur’ân’ın bu beyanına göre yaratılış gayemiz ibadet, yani kulluktur. Bilinçli olarak yapılan ibadetlerin insanları olgunlaştırdığını söyleyebiliriz. İbadetler, güzel ve faydalı davranışlar ahlak-i haseneye ulaştırmaktadır. Bu iyi ahlak, hayatım tüm anlarını ilgilendirecek şekilde, “kalitelilik” niteliğine sahip olmakla tebarüz eder. Özellikle kişinin ahlaklı olması ve insanlarla olan muamelelerinde onların hukukuna riayet etmesi olgunluğunun işareti olsa gerektir. Peygamberimiz (s.a.v.) de, hep kulluğunu vurgulayarak ümmetine bu konuda yeterli mesajı vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) ibadeti, sadece belli zamanlarda yapılan görevler olarak değil, hayatın her lahzasını içine alan bir kulluk ve mes’uliyet anlayışı olarak anlayarak, hayatının tamamını ibadete dönüştürmüştür. Müslüman da, dar çerçevede ibadetlerinde; geniş çerçevede bütün davranışlarında kulluk şuuru içinde olarak ihlas, huşu, huzur, ihsan, hamd, marifetullah gibi kulluğun özünü teşkil eden manevî hasletlerde Peygamber (sav)’e benzemeye çalışmalıdır.

     Allah’a kulluğun, yani ibadetin ifade etmiş olduğu mana, sadece belirli hareketleri yapmanın ötesinde çok daha şümullü olmak zorundadır. İnsanlar bütün hayatlarını sadece belirli hareketleri yaparak geçirmezler. Allah kullarına, hayatlarının büyük kısmını içine alan başka sorumluklar yüklemiştir. Bu çerçevede, Allah rızası için yapılan ve kulluk kapsamına giren her şey “ibadet” olarak nitelendirilebilir. İbadet, maddi manevi bütün hayır çeşitlerini içine alır. Namaz kılmak nasıl bir ibadet ise, fakirlerin ihtiyacını görmek, bir yetimi sevindirmek, anne-babayı, akrabayı ziyaret etmek, hayrı emredip, kötülükten sakındırmak için gayret göstermek de bir ibadettir. Yolda insanlara eziyet veren bir taşı, bir engeli kaldırmak bile güzel niyetle ibadet olur. Ayrıca, insan hayatının her anında “Allah’a kul olma” sorumluluğunu hissetmek ve bunu pratikte “salih amelle” izhar etmek zorundadır.

    “Ölüm sana erişinceye kadar, Rabbine kulluk et!” ayetiyle mücahedenin, yani kulluğun sürekliliği ortaya konmuştur. Mücahede ölüme kadar süren bir kulluk bilinci ve uygulamasıdır. O halde müslüman yaşadığı sürece kulluğa devam etmek suretiyle mücahede içinde olacaktır. Yaratıcı’ya kulluğunu hakkıyla yapan kişiler; nefsinin, yeryüzünün baskılarının, aldatıcı duyguların, engelleyici cazibelerin boyunduruğundan kurtularak gerçek manada hürriyetlerine kavuşurlar. Çünkü “asıl hürriyet, ubudiyettedir.” İnsan, ancak ibadet ve Allah'a yönelmekle üstünlüğünü elde eder ve kendine özgü manevi alanında ilerleyerek yaratılıştaki asıl hedefine ulaşabilir. İbadet, riyasız bir şekilde olursa, insanı nefsi kölelikten ve hayvani benliğinden çıkararak Rabb’ine götürür.

    Yaratılış gayesi kulluk olan insanlar bu gayeyi salih amellerle süsleyecek, hayırlı işlerde bulunarak bu görevi yerine getirmiş olacaklardır. Allah, maddi manevi her iyiliğin ve hayrın karşılıksız kalmayacağını, “Zerre kadar hayır işleyen, onun karşılığını görür. Hayır olarak ne yaparsınız Allah onu bilir.” ve “Hayır olarak kendiniz için önceden ne gönderirseniz, onu Allah katında daha hayırlı ve mükafatı daha büyük olarak bulursunuz.” gibi ayetlerle belirterek, kullarının daimi bir “hayır meşguliyeti” içerisinde olmasını taleb edip, yaradılış amaçlarına uygun bir hayat idame ettirmelerini emretmiştir. Bu gerçekler müslümanı, vereceği mücahedede güçlü kılacak ve bir takım fedakârlıklara sevk edecektir. Çünkü, hayır adına yapılacak fedakârlıklar karşısında kendisine garanti verilmiş, hatta daha büyük mükafatla karşılanacağı müjdelenmiştir.

    Günümüzde insanların bir kısmı, yaradılış gayelerinden uzaklaşarak, asıl olmayan gayelere girme uğraşısı içinde bir görünüm arzetmekteler. “Dünya meşguliyeti”ni de, Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle ibadet haline dönüştürebilecekken; günlük faaliyetlerinde, O’ndan uzaklaşmayla, asli amaçtan da uzaklaşma görülmektedir. “Allah’a kulluk” vazifesini önceliği haline getirmeyen bireyde, zamanla, çoraklaşma başlayabildiği gibi, hoş hasletlerini de, duraksız meşguliyetlerin tahribiyle yitirebilmektedir. Bunun sonucunda, önce fertte başlayan ahlaki gerileme zamanla, tüm topluma yansımaktadır. Yaratıcı adına bir şeyler yapma hassasiyetini yitiren insanlar, maddi kazanımını kendisi için öncelik haline getirdiği için, bu amaca ulaşmak için her yolu meşru addetmeye başlayacaktır. Bu da toplumsal sorumluluğun önüne geçerek, onulması zor olan tahribatlara yol açabilir. Oysa Allah “Yoksa onlardan rızık ve beni doyurmalarını istemiyorum.” diyerek, insanlardan kulluklarını, yani önce insanlıklarını korumalarını, emretmiştir. Çünkü, yaratılmış varlıkların rızkı ilahi teminat altındadır. Bu teminat elde edilenle geçinmek, kanaatkâr olmak, kendisine verilmiş olan nimetten başkalarını yararlandırmak gibi güzelliklerin temelini oluşturur.

    Kur’an’da insana öğretilen, “yaşam gayesi” insanın çevresiyle olan ilişkilerini de belirler. Bu ilişkiler, toplumsal çevreyle olduğu gibi, coğrafi çevreyle de alakalıdır. İnsan sadece, hemcinslerine değil tüm mahlukata karşı sorumluluğunun bilincinde olmalı ve klasik tabirle “mahlukata halk eden aşkıyla yaklaş”malıdır. Doğanın dengesini etkileyen varlıkların başında şüphesiz ki insan faktörü gelmektedir. Kâinatın küçük bir kopyası olan insan, kendi bedenî ve ruhî yönünü sağlıklı ve dengeli bir biçimde korumaya çalıştığı gibi, sorumlu olduğu dünyanın imarı için de çalışması ve emrine verilen doğanın dengesini bozmamaya özen göstermesi gerekir. Bunu da Yüce Allah'ın kendisine bahşettiği aklı kullanarak bilgi ve olumlu eylemleriyle yapması mümkündür.

    Hayatını Allah'a karşı sorumluluk bilinci altında şekillendirenlerin, zamanla takva duyuları gelişeceğinden böyleleri hak ile batılı kolayca keşfedebilecek ve toplumsal ve coğrafi çevreye karşı sorumluluklarını daha iyi bir şekilde yerine getirebileceklerdir. Zira Hz. Peygamberin ifadesiyle “Allah'ın nuruyla hâdiselere bakan bir kalb gözü/basîret” diğer bir deyimle bir “firâset” oluşacaktır . Nitekim bu durum şöyle Kur’an’da şöyle belirtilmiştir. “Ey iman edenler! Allah'a karşı takva çerçevesinde hareket ederseniz, O size, hakkı batıldan ayırmaya yarayan bir ölçü (furkan) bahşedecek, kötü işlerinizi silip örtecek ve sizi bağışlayacaktır.”

    Kalb, başlangıçta nefsi koruyacak takva melekeleriyle donatılmıştır. Bu melekeler Allah'a karşı sorumluluk bilinci içerisinde yapılan davranışlarla geliştirilebileceği gibi bunun tam tersi ameller sebebiyle de köreltilebilecektir. Kişinin felahı ya da hüsranı buna bağlıdır. Her insan, doğuştan Allahü Teâlâ'ya aynı uzaklıktadır. Ancak kendi amelleri (çalışmaları) neticesinde değeri artar veya eksilir. Kur'ân; insanın mevki, sınıf, zenginlik, ırk, iklim, bölge farkından kaynaklanan üstünlüklerini tamamıyla siler. Onların yerine, yegâne değer ölçüsü olarak insanın kendi niyet, gayret ve çalışmasının ürünü üstünlükleri, esas ölçü olarak alır. Kur'ân “Allah katında en değerli ve şerefli insan, takvası en ileri olandır.” prensibini yaratılış kanunu olarak açıklar. Allah katında insanlar arasındaki eşitlik takva ile değişir ve o üstünlük ölçüsü olur. Kul, yalnız şahsî gayret ve çalışmaları ile yücelmektedir: “Takva sahiplerini Allah, kendi başarıları ( iman ve ibadeti ) sebebiyle kurtuluşa çıkarır...”

    Kur'an'da Allah'a karşı takvâlı olunmasını telkin eden âyetler bir anlamda kullara Allah'ı hatırlatarak, “kendinizi savunmak için hesap gününde Allah'ın huzuruna hazırlıklı gelin” temel mesajını ihtiva eden hatırlatmalardır denilebilir. Bu ise “kulluk şuuru”nun sürekli canlı tutulması anlamına gelmektedir. Esasen böyle bir anlayış, takva kelimesini, esas anlamı olan “tehlikeye karşı kendini koruma” mânasıyla da örtüşmektedir. Zira kulluğunun şuurunda olan ve Allah'a gereği gibi inanan kimse, Allah'ın azabından ve gazabından kendisini korumak için ve daha ötede cennete ve rızây-ı ilâhiye kavuşmaktan mahrum kalmamak için hayatını Allah'ın çizdiği hudutlar çerçevesinde sürdürecektir. "Korku" ve "yasaklardan kaçınma", kulluk şuurunun tabiî bir sonucudur.

    Kur’an’da, üzerinde sıkça durulan “takva” kavramının muhteviyatı oldukça geniştir. Takva kelimesi, insan hayatının bütününü içine aldığı gibi, kendisine ve çevresine karşı sorumluluklarını da insana hatırlatmaktadır. İnsan oğlunun yeryüzündeki yaşam serüveninde ilişki içinde olabileceği ortam ve varlıklara karşı görev ve sorumlulukları, kendisine dinler vasıtasıyla hatırlatılarak, var oluş amacına uygun davranmasına yardımcı olunmuştur. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de de, insanın dünya hayatındaki yaşam süresinde, kendisinin muhatab olacağı varlıklara karşı görev ve sorumlulukları, o varlıklar ya da ortamlara dikkati çekilerek hatırlatılmıştır. Öncelikle insanın yeryüzüne halife olarak gönderildiğine dikkat çekilerek, konumu belirlenmiştir. İnsan yer yüzüne, Allah tarafından yeryüzüne sahip çıkacak, mülkiyeti kendisine emanet edilmiş bir varlık olarak gönderilmiştir. Halife sıfatıyla, yeryüzüne gönderilen insan olmak demek, halifetullah konumunun gerektirdiği mes’uliyetin şuurunda olmak demektir. Yeryüzü kendisine emanet edilerek ona sahip çıkacak olan insan; bu görev ve sorumluluğunu Allah’ın kulu olarak, O’nunla ilişkisini sürdürmek suretiyle gerçekleştirecektir. Aksi takdirde, Allah’tan kopuk bir hayatta insan kendi heva ve arzusuna uyacak, sorumluluk bilincini yitirecektir.

     Genel anlamıyla dinin; insanın düşünce ve inanca dayalı değerlendirmelerini içeren zihinsel fonksiyonlarını, her türlü tavır ve davranışlarını ve insanların diğer insanlarla ilişkilerini ve kurumsal yönünü ifade eden, sosyal yapısını belirleyen ve disiplin altına alan bir sistem olduğu söylenebilir. Kur’an’a göre din, insanın her türlü inancını, düşüncesini, tavır ve davranışını ifade eden yaşam tarzı ve yaşamda izlediği yoldur. İslâm dini insanların hayrını, iyiliğini sağlayıp zararlarına olanı defetmeyi esas alır. Bu husus bütün dinî hükümlerde ana gayedir. Bu gaye, her insana bir takım sorumluluklar yükleyerek, ferdi ve toplumsal düzenin sağlanmasını hedefler. İslam dininin, insanlığa va’zettiği bu gaye, sorumluluk bilinci olarak tezahür eder.

     Sorumluluk yapılan işin sonuçlarından doğrudan etki altında olma bilinci ya da sonuçları üstlenme bilincidir. Bir işi istenen nicelikte ve nitelikte yapma zorunluluğuna sorumluluk denir. Ayrıca sorumluluk "başkalarının haklarına saygılı olmak ve kendi davranışlarının sonuçlarını yüklenmek" şeklinde tanımlanabilir. Sorumluluk, en nihayetinde, kişinin, hakkı, hak sahibine teslim etmesidir. Bu, fazilet sahibi insan olmak demektir. Sorumluluk duygusu ve bilinci, insanı ahlâken yüceltir. Ahlâken yücelmek özgürleşmektir.

     İnsanın bütünüyle kendine kavuşmasının önündeki engelleri ortadan kaldırabilmesinin şartı ve imkânı budur. İnsanın en önemli güvenlik kaynağıdır ahlâk. Ahlâken yücelmeyi öngörmek ve bu öngörüyle bağıntılı bir hayat örgüsü kurmak, insanlığımızı güvence altına almak demektir. Bu güvencenin doğuracağı emniyet duygusu, hayatı güzelleştirerek; yaşamaktan, insan olmaktan zevk almayı, bir sonuç olarak bize verecektir. Böylesi bir bütünlük, insanlık idealidir. Sorumluluk, doğrudan manevî yapımızdan doğan bir bilinçtir. Sorumluluğun kökleştiği yer olan manevî yapımızla, sahip olduğumuz sorumluluk bilinci arasında bir sebep sonuç ilişkisi vardır. Maneviyat, insanı insan yapan temeldir.
Sorumluluk bilinci gelişmiş bir insan, emaneti zayi etmeyen insandır. Emanet ile, sorumluluk bilinci ile iç içedir. “Emin olma” hasletini, hayatının her alanına, yansıtma takdirinde bulanabilmiş, her insan, iyi bir sorumluluk bilincine sahiptir. Emin olmak, ehil olmak demektir. Ehil olan ise her şeyi “itkan ile” (en güzel şekilde) yapma özelliğine sahiptir. Bu haslet, böylece, ferdi ve ictimaai sorumluluk hassasiyetini geliştirir. Emaneti zayi eden, güven duygusunu zedeleyendir. Güven duygusunun zedelenmesi, bir yerde hayatın ortadan kalkması demektir.

     İnsan yetiştirme konusu İslam'ın büyük önem verdiği bir konudur. Çünkü Yüce Allah, dünya düzenini insanın inisiyatifine vermiştir. Kul-ilah ilişkilerinin, insanlar arası ilişkilerin, insanların dünyadaki canlı-cansız bütün varlıklarla ilişkilerinin vs. düzene sokulması hep insanın gereği gibi yetiştirilmesine bağlıdır. İnsanın yetiştirilmesinin temelinde ise sorumluluk bilinci vardır. Sorumluluk bilinci insanın kendi kendini kontrol etmesini sağlar. Dünyevi ceza ve korkutma ise sadece gözetlenebilen fiillerini kontrol etmesini sağlayabilir. Sorumluluk bilincini kazandıran en önemli unsur ise Allah ve ahiret inancıdır. Çünkü Allah ve ahiret inancına sahip ve bu inancı kalbine tam olarak yerleştirmiş olan kimse hiçbir hareketinin dikkatten kaçmadığını, yaptığı her şeyden mutlaka hesaba çekileceğini bilir. Bu yüzden İslam'ın eğitim sisteminde Allah ve ahiret inancı insan yetiştirmenin temelini oluşturmaktadır.

     Toplum içinde sorumluluk bilinci gelişmiş insanların sayısının çokluğu önemlidir. Çünkü sıklıkla sorumluluk sahibi insanlar, kendilerine verilen görevleri başarıyla tamamlarlar. Buna karşılık sorumsuz (konumu itibarıyla hesap sorulamayan ya da hesap sorulmayı umursamayan) insanlar, yaptıkları eylemlerin sonuçlarına bakmazlar. Örneğin, sorumluluk sahibi bir sürücü, alkollü araç kullanmaz; çünkü bunun sonucunda bir kaza yapabileceğini, kendine ve başkalarına zarar verebileceğini bilir. Sorumluluk sahibi insanların, kurallara ya da cezalara ihtiyacı yoktur. Onlar kurallar ya da cezalar olmasa da, yaptıkları eylemlerin sonuçlarının bilincinde olduklarından ideal davranışı gösterirler. Sorumluluk bilincine sahip olmak, sağlam bir inanca sahip olmakla mümkündür. Allah’a iman etmek, kişiyi sorumluluk bilincine davet eden bir karardır. Bu karar kişiyi özgürleştirir. Özgürlük kişinin kendine ulaşmasıdır. Kişi, özgürlüğünü hissettiği düzeye, taşıdığı canın kıymeti, mahiyeti ve nerden ve neden gelip kendisini bulduğuna dair bir bilgiye ulaşarak varır. Kişinin özgürlüğünü hissettiği düzey, kişinin bütünüyle kendisi olduğu yerdir.

     Bu yer ona, hayat bahşeden tarafından sunulmuştur. Kişinin bu yeri özenle koruması, özgürlüğüne, kendiliğine sahip çıkması demektir. Burada bütünüyle kendisi olan bu kendiliğin, Allah tarafından kendisine bütünüyle bahşedildiği bilgisine ulaşan kişi, bu bilgisinin gereğini yerine getirmelidir. Bu gerek, kişinin başkaları nezdinde özgürlüğe açılan bir kapı olmasıdır. İşte bu kapının adı sorumluluk ve buna bağlı olarak, ahlâk ve adalettir. Kişiyi özgürlüğünden edecek her şey, varoluş gerekçesine bir müdahaledir. İnsan, bir hayat sahibi olduğumuzu idrak ederek ve bu idraki üzerine titreyerek kendi özgürlüğünü korumuş olur.

     İnsan, kainatta sayıları yüz binleri bulan canlılar aleminin en güzel ve en mükemmeli, yaratılmışların en üstünü, alemlerin özü, kainatın sırrıdır. İyi ve kötü işler yapmaya müsait olarak yaratılmış olan insan; görme, işitme, bilme ve kudret gibi konularda sınırlı, yaptığı ve yapacağı konularda ise sorumlu varlıktır. İnsan çok değerli bir varlıktır. Bu değerlilik onun aynı zamanda yüklendiği büyük sorumluluktan kaynaklanır ve bu onun sorumluluklarının üstesinden gelebilme yeteneğini gösterir. “Ben bir bireyim, ne yapabilirim ki!” cümlesi sorumluluk bilincinin acziyetini gösteren klişe ifadelerdendir. Bir damla yağmurun denize faydası vardır. Herkesin ve her şeyin değeri ayrıdır. Gelecek, her insanın kendi kudretince görevini yerine getirmesine bağlıdır. İnsanın küçük sanılan katkıları sonuca biçim verebilir. Onun olumlu veya olumsuz düşünmesi bile pek çok etkilere neden olur.
İnsanın en büyük arzusu mutlu olmak, barış ve güven içinde yaşamaktır.

     Bu isteğin gerçekleşmesi, insanın Allah'a ve yaratılanlara karşı görevlerini sorumluluk bilinci içinde yapmasına bağlıdır. Yani herkesin üzerine düşen görevi en güzel şekilde, samimi olarak ve severek yerine getirmesi; kişi ve toplumların huzur ve güven içinde yaşamasını sağlar. Kur'an-ı Kerim'de, Allah “Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.” “Sizi boş yere yarattığımızı ve gerçekten huzurumuza geri getirmeyeceğimizi mi sandınız?” “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır.” buyurmaktadır.

     Ayrıca, “Kim zerre mîktarı hayır yapmışsa onu görür, kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” gibi ilahi hitaba muhatab olan insandan öncelikli olarak istenen, sağlıklı bir sorumluluk bilincine sahip olmak; kul olarak, ilahi emir ve yasaklara tabi olarak, kaliteli bir kişilik elde etmesidir. Bu bilinç, ailede, okulda ve diğer toplumsal katmanlarda, kişilerin gönüllerine yerleştirildiğinde, şikayet edilen yanlışlıkların büyük bir bölümü sona erecek, kaliteli hizmet ortaya konacak, kişilerin birbirine güveni artacak ve böylece birbirini seven insanların oluşturduğu mutlu toplum meydana gelecektir. Yani hakiki birlik ve dirlik, kişilere sorumluluk duygusunun aşılanmasıyla, toplumda gözle görünür hale gelecektir.

    İnsanın sorumluluğu kendinden başlar, ailesine, çocuklarına, yakınlarına, komşularına, milletine, hatta insanlığa doğru devam eder. Herkes bu sıralama doğrultusunda, yani merkezden muhite doğru görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Allah bir ayetinde bu hususu bize şöyle bildirmektedir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” Allah Teala bu ayette herkesin, önce kendi nefis muhasebesini yapmasını, varsa kötü davranışlarını terkedip iyiye dönüştürmesini, daha sonra da eşine, çocuklarına, yakınlarına, toplumuna.. yararlı davranışlarda bulunması için öğüt vermesini, bu konuda her türlü tedbiri almasını emrediyor ve yükümlülüklerini böylece yerine getirenlerin daha dünyada iken cennete girmeyi hakketmiş olacaklarını bildiriyor.

    Anlatılacak, şu hikâye, sorumluluk konusunda, söylenebilecek son söz olarak dikkate değerdir: Serin bir bahar günü bir çiftçi tarlasını sürüyordu. Bu arada yerde sırtüstü yatmakta olan bir serçe görmüş, tarlasını sürmeyi bırakmıştı. Eğilip serçeye bakmış ve sormuş: “Neden böyle sırtüstü yatıyorsun?” Serçe çiftçiye: “Bugün gökyüzünün yere düşeceğini işittim.” diye cevap vermiş.

    Bunun üzerine yaşlı çiftçi gülmüş ve “Sanırım minik bacaklarınla gökyüzünü tutmaya çalışıyorsun, değil mi?” deyince, minik serçe şöyle karşılık vermiş: “Herkes yalnızca elinden geleni yapar. Kâinatta herkesin ve her şeyin yeri ayrı. Sen de buradaysan senin de yerin ve değerin var. Sana düşen yerini ve değerini bulmaya ve anlamaya çalışmaktır.”

Feyz Dergisi Sayı, Nisan 2004

 

 

 

 

 

GÖREV BİLİNCİ

 

İnsan, şu ya da bu şekilde, toplumda bir iş yapar. Fakat asıl önemli olan, ne yaptığının farkında olmasıdır.

Bu konuyu daha iyi anlamak için, duvar ören üç işçiyi gözümüzün önüne getirelim. Görünüşe bakılırsa, hepsi de aynı işi yapıyor. Yalnız, kendilerine sorduğumuzda, farklı cevaplar veriyorlar…

Birincisi tuğlaları üst üste koyduğunu, ikincisi duvar ördüğünü, üçüncüsü ise ev yaptığını söylüyor.

Şimdi kendi kendimize soralım…

—Acaba, bunların hangisi görev bilinci ile hareket etmektedir?

Şüphesiz üçüncüsü… Çünkü yaptığı işin tamamını görüyor.

Akademisyen bir arkadaş anlatmıştı…

Çok iyi olduğu söylenen bir ustaya iş yaptırmış. Sonra bakar ki, her taraf bozuk. Çağırıyor ve soruyor…

—Usta! Burası niye böyle?

Cevap ilginç…

—Orayı çırak yapmış…

—Ya şurası?

—Orayı da çırak yapmış…

—Peki, buna ne diyeceksin?

—Vallahi, orayı da çırak yapmış!

Eh, ne demişler?

Kabahat samur kürk olsa, kimse üstüne almaz!..

O da almıyor…

Nedendir, bilenmez… Toplumda nerdeyse herkes birbirinden şikâyetçi… Üzerine sorumluluk alanların sayısı da çok az. Çünkü çoğu kişi, işine pamuk ipliği ile bağlı… Onun için de, ne yaptığı işten zevk alıyor; ne de doğru dürüst hizmet veriyor! Aslında bu kafa yapısına sahip olanlar, topluma da kendine de yazık ediyor.

Öyle sanıyoruz ki şu söz, bizi çok güzel anlatmaktadır…

 Bugün git, yarın gel!

Ne demek, bugün git yarın gel…

Görevini yapmamak demek… İnsanları hor görmek demek… Sorumluluktan kaçmak demek… İşi ciddiye almamak demek…

Bir zamanlar bir arkadaşım, ev yaptırmaktan ve ustadan söz açılınca, canı çok yanmış olmalı ki kendini tutamayıp şöyle demişti:

—Yanından geçtiğim mezarlıkta, bir usta yattığını bilirsem, kesinlikle Fatiha okumayacağım!

Elbette ki bütün ustalar böyle değil. Ne var ki, bir kötünün yedi mahalleye zararı var. Eğer kötü örnek olanlar uyarılmaz ve engellenmezse, bunlara göz yumanlar, kendisini kurtaracaklarını sanmasın! Kurunun yanı sıra yaşın da yanacağını bilmek gerekir. Çünkü bu, İlâhî bir kanundur…

Görev bilincinden yoksun olan kişilerin verdiği zararı bütün toplum çekmektedir.

Bir kere insan, aldığı ücret ne olursa olsun, kesinlikle, mesleğine ve yaptığı işe hor bakmamalıdır.

Ayrıca, toplumda her birimiz, bir zincirin halkaları gibiyiz. Birisi koptu mu, diğerlerinin sağlam olması o kadar önem taşımaz. Onun için herkes, kendi üzerine düşeni hakkıyla yapmalıdır. Bu gerçeğin bilinmemesi, çok pahalıya mal olmaktadır. Tarih bunun şâhittir. 

İşte bir misâl…

Bilindiği gibi Uhut harbi, Müslümanların ölüm kalım savaşıdır. Bu savaşta Hz. Peygamber, komutan olarak, düşmanın arkadan saldırma ihtimali olan stratejik bir geçide elli kadar okçu yerleştirir. Arkasından da şöyle bir talimat verir:

Savaşın kazanılmış olduğunu ve ganimetlerin taksime başlandığını görseniz de, benden bir emir gelmedikçe, görev yerlerinizi terk etmeyeceksiniz!

Peki, bu peygamber emri tutuldu mu?

Ne yazık ki düşmanın bozguna uğradığını gören okçular, birkaç kişi hariç, “biz de nasibimizi alalım” diyerek yerlerini terk eder.

Sonra bunları yakından gözetleyen Halid b. Velid, bu noktanın boşaldığını görünce, hemen süvarilerini harekete geçirip Müslümanları bozguna uğratır. Böylece savaşın kaderi birden değişir… Galibiyetten mağlubiyete!

Bir de şu husus üzerinde derinliğine düşünmeliyiz:

Görevini ciddiye alan, işine dört elle sarılan kişilere, genelde sahip çıkılmıyor. Onun için de sesleri pek çıkmıyor… Bu pek hayra alâmet olmasa gerek.

Görev bilincini anlama bakımından, şu olay da çok dikkat çekicidir:

Osmanlı Şeyhülislâmlarından Molla Fenari (1350–1431) Bursa kadısı iken, vatandaşın biri pazardan bir at satın alır. Yalnız alış-verişin hemen arkasından at hastalanır.

Sahibine geri vermek ister; fakat bir türlü kabul ettiremez.

Adamcağız çaresiz bir şekilde kadıya koşar. Ama yerinde bulamaz. İş ertesi güne kalır.

Fakat o gece at ölür.

Bu sefer adam iyice yıkılır. Olanları kadıya anlatmak için huzuruna çıkar. Mağdur olduğunu, yapacak bir şeyinin olup olmadığını söyler.

Kadı Molla Fenari, enine boyuna dinledikten sonra kararını açıklar:

—Zararı karşılamak bana düşer…

Bu cevap adamı hayretler içinde bırakır. İtiraz eder…

—Niçin ödeyecekmişsiniz? Konunun sizinle ne alakası var? Atı satan siz değilsiniz ki…

Kadı efendinin cevabı son derece düşündürücüdür…

—Dıştan bakınca öyle görünüyor. Ama iş o kadar basit değil… Eğer ben görevimin başında olsaydım, mutlaka olaya el koyar, atı sahibine iade ettirirdim. Böylece, senin kapında ölmezdi…

Bu gibi görev bilinci içinde olan insanlara, ne kadar muhtacız, değil mi? Bu açığı kapattığımız gün, öyle sanıyorum ki, herkes için çok farklı bir gün olacak…İnternetten, Abdullah Özbek

 

 

 

 

 

 

 

 Aile içi iletişim

Nedir aile içi iletişim?

Gençlerin başarılı olabilmeleri için aile içindeki iletişimin sağlam temellere dayanması gerekir. Aile içindeki bireyler birbirleriyle devamlı iletişim halinde olmalılar. Çünkü bireylerin kendilerini rahat hissedebilecekleri yer ailedir. Dış dünyada ne olursa olsun evde huzur bulabilmeliler.. Ailedeki iletişimsizlik dış dünyadaki yaşantımıza yansır. Dolayısıyla dış dünyadaki ilişkilerimiz de yolunda gitmeyebilir.

Anne-baba-çocuk ilişkisinde 3 durum vardır:
1. Çocuğun herhangi bir gereksinimi engellenmişse sorunu var demektir. Çocuğun o anki davranışı anne-babanın gereksinimini karşılamasına somut bir biçimde engel yaratmadığı için sorun anne babanın değil, SORUN ÇOCUĞUNDUR.
2. Çocuğun gereksinimleri engellenmeyip karşılanmakta ve davranışı anne-babasının gereksini-minin karşılamada somut bir engel yaratmaktadır. Bu nedenle ilişkide SORUN YOKTUR.
3. Çocuğun gereksinimleri karşılanmakta ancak davranışı anne-babasının gereksini-minin karşılanmasını somut bir biçimde engellemektedir. Şimdi SORUN ANNE-BABADADIR.

Sorun anne-babada ise çözümü bizim bulmamız biraz zor olabilir. Ancak çocuk sorun yaşıyorsa etkin dinleme ile onun kendi sorunlarına çözüm bulmasına yardım edebiliriz. Etkin dinlemenin aşırı kullanılması ya da uygun zamanda ve durumda kullanılmaması işlerlik sağlamaz. Bu nedenle zamanlamanın ve koşulların sağlanması gerekir. Yani uygun mekan ve uygun zaman.

Etkin dinleme nedir? Etkin dinlemede; kişinin söylediklerinin gerçek anlamlarını kavranması gerekir. Etkin dinleme anne-baba-çocuk arasında sıcak bir dostluk geliştirir. Duyulduğunu ve anlaşıldığını bilmek hoş bir duygudur. Konuşan dinleyene karşı bir yakınlık duyar. Kişi empati kurup doğru olarak dinleyince karşındakini anlar.

Aile içi iletişime eğitimin etkisi:
Gencin gelişimi ve kendini ifade edebilmesi ailesinden aldığı eğitimle şekillenir. Şunu unutmamak gerekir ki eğitim ailede başlar. Ve her aile başarılı çocuklar yetiştirmek ister ve bunun için çocuklarına ellerinden geldiğince iyi bir gelecek sağlamaya çalışırlar. Ona iyi bir eğittim vermek için ellerinden geleni yaparlar. Çocuk aileden aldığı eğitimle şekillenir. Çocuk aileyi yansıtır. Aile bireylerinin kişilik yapısı çocuğun kişilik yapısını da şekillendirir. Çocuğun kendine güvenli bir şekilde yetişebilmesi için ailesinin onu birey olarak görmesi kişiliğine bağımsızlığına saygı duyulması gerekir. Bu da her şeyden önce başarılı bir iletişimle mümkündür.

Peki başarılı iletişim nasıl olur?
Her şeyden önce anne, baba ve çocuğun birbirlerini etkin bir şekilde dinlemesi gerekir. Syrus; “çocuğuna iyi bir servet bırakmak isteyen anne-baba ona her şeyden önce iyi dinlemeyi öğretmelidir.” diyor. Etkin dinleme kişinin söylediklerinin gerçek anlamlarının kavranması ile olur. İster anne-baba olsun isterse çocuk olsun duyulduğunu ve anlaşıldığını bilmek çok güzel bir duygudur.
Peki ailenizle sağlıklı bir iletişim kurmak için neler yapmanız gerekir?

Her şeyden ailenizin size karşı ne demek istediğini söylemek istediklerini duymak istemelisiniz.
Unutmayın ki ailenizin ve sizin aranızda kuşak farkı olduğundan aynı duyguları hissetmeniz mümkün olamayabilir. Bu nedenle anne veya babanızın duyguları sizinkinden ne kadar farklı olursa olsun onların duygularını da kabul etmelisiniz.
Duygularınızın geçici olduğunu unutmayın ve ısrarcı olmayın. Çünkü bu yüzden aranızda bir inatlaşma olabilir ve bu durum daha da kötüye gidebilir. Yani duyguların geçici olduğuna inanmalısınız.
KAZAN/KAYBET yaklaşımından kaçının.
KAZAN/KAYBET YAKLAŞIMI: iki taraftan biri varılan sonuçtan memnun kalmaz. Bu yöntem beraberinde karşılıklı ilişkide güvensizliği de getirir. Kazan/kaybet yaklaşımı ben kazanacağım o kaybedecek tarzı yaklaşımdır.
Ama sizin için en uygun olan yaklaşım KAZAN/KAZAN YADA KAYBEDEN YOK YAKLAŞIMIDIR. Çünkü aile içinde rekabet ortamı olmamalıdır. Bu yaklaşıma göre her iki tarafın da sonuçtan memnun olması gerekir. Bir çatışma ortaya çıktığında siz yada aileniz sadece kendi isteğinin yapılmasına olanak verecek bir çözümde ısrar edecek yerde, her iki taraf da yaratıcı bir biçimde iki tarafı birden tatmin edecek bir çözüm yolu bulmaya çalışırlar.
Çocuğun yapması gereken de kendi savunduğunda ısrar etmek yerine orta noktayı bulmaya çalışmak olacaktır.
Ailenizin sizin yanınızda olma isteğini anlayışla karşılamalısınız. Siz artık büyüdüğünüzü kendi kararlarınızı verebilecek yaşa geldiğinizi düşünseniz de onların gözünde hala küçük çocuklarısınız. Kendinizi artık onlardan ayrı bir birey olarak kabul ettirmeye çalışırken daha ılımlı olup, bu konuda onların da zamana ihtiyaçları olduğunu unutmayın.
Sorunlarınızı çözerken onlara da danışın ancak son kararınızı kendiniz verin. Bunu da ailenize yine onların da gönlünü alarak ve onların sadece sizin iyiliğinizi düşündüğünü göz önüne alarak güzel bir dille anlatmaya çalışın.

Dr. Pire; “insanların çoğu duyar, çok azı da aralarında köprü kurarlar” sözü iletişimin önemini dile getirir. Gerçekten de günümüzde insanların çoğunun günün yoğun temposuna kendini kaptırıp, arka plan ittiği çok önemli bir gereksinim Pire’nin vurguladığı. Özellikle de ailemizle olması gereken yakınlaşma ve iletişim gereksinimi.

Ailemizle iletişimimize engel olan, konuşmalarımızı yüzeysel kılan ve gerçek dinlemeyi engelleyen tavırlar vardır. Bunlardan bazıları;
• İnatlaşmak
• Ben bunu zaten biliyorum tavrıyla yaklaşmak
• Sen ne söylersen söyle ben bildiğimi yaparım tavrı
• Hep aynı şeyleri söylüyorsun
• Senin fikirlerin benim için önemli değil
• Fikirlerini küçümsemek
• Konuşmalarını önemsemeyip,ortamı terk etmek,
• Kutuplaşmış düşünce tarzı da yine sağlıklı bir iletim kurmayı engeller.bu da ya siyah ya beyaz tarzı yaklaşımdır.

Bir diğer önemli nokta da aileyi küçümsemek. Ailesini siz zaten hep aynı şeyleri söylüyorsunuz. Hiçbir şey bilmiyorsunuz şeklinde yaklaşmak. Çünkü unutmamak gerekir ki eleştiri, hayal kırıklığı, ailenizin sizden beklemediği kırıcı sözler söylemek, ailenizi üzer ve yıpratır. Bu da size olumsuz bir şekilde tekrar döner.

Ailemizle aramızdaki duvarları yıkıp, köprü kuralım bunu yapmak için de neler yapmalıyız. Onların fikirleri ve değer yargılarının sizin için değerli olduğunu hissettirin. Onlara geri kafalısın gibi sözler söylemeyin. Çünkü onlar için değer yargıları çok önemlidir. Ailenin vazgeçemediği bazı kuralları vardır. Onlardan anlayış görmek için siz de bu kurallara saygı göstermelisiniz.

Onların size yaklaşma çabalarını geri çevirmeyin. Olumlu yaklaşımlarını olumsuz karşılamayın. Bu onlarda ters tepkiye yol açabilir.

Sadece arkadaşlarınızla vakit geçirmek yerine ailenize de zaman ayırın. Onlarla da vakit geçirin. Onların sizinle ilgili endişe ve korkularına saygı duyun. Onlar sizin iyiliğiniz için endişe duyarlar, size bir şey olmasından korkarlar, üzülmenizi istemezler. Onlara karşı önyargılı olmayın, söylediklerini duymaya çalışın. Onlara sevdiğinizi gösterin.

Onlardan beklentileriniz çok fazla olmasın. Yapabilecekleri kadarını isteyin. Yapamayacakları şeylerde ısrarcı olup, hem onları hem kendinizi yıpratmayın.

Ailenizi beraber sosyal aktivitelere katılmaya davet edin. Aileniz için ayırdığınız zamanlar olsun.

Biz rehber hocaları da çocuğun yapması gerekenleri onlara anlatarak aile içindeki iletişimin sağlam bir şekilde kurulmasına katkıda bulunabiliriz. Peki aile kavramından bahsettik, nedir ailenin temel gereksinimleri?

Yakınlık ve dayanışma: Aile içinde dayanışma çok önemlidir. Dış dünyanın stresli olaylarıyla aile içindeki dayanışma ile başa çıkılabilir. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bu insanlar yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişilerin kendilerine de güvenleri olmaz. Dolayısıyla da çevresiyle de yakın ilişkiler kuramazlar.

Sorumluluk duygusu: Aile sistemi içindeki anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Ancak aile içinde sadece anne baba değil herkes sorumluluk duygusunu paylaşmalı.

Mutluluk: Aile ortamı bir mutluluk ortamıdır. Şimdiye kadar söylediğimiz gereksinimlerin karşılanması da mutlu olmayı getirir. Mutlu bir aile sağlıklı iletişim kurabilmiş ailedir.

Ailedeki kurallar:
Biraz önce gencin ailedeki kurallara saygı duyması gerektiğini söylemiştik. Bu konu üzerinde biraz daha duralım.

Her ailenin gerek açık gerek kapalı birtakım kuralları vardır. Sağlıklı bir ailede kurallar açık olarak belirlenmiştir. Aile içindeki bireyler birbirlerini iyi tanırlar, duyguları karşılıklı olarak hissederler. Evde eşitlik ortamı vardır. Ama bu evde hiç çatışma olmayacağı anlamına gelmez. Zaman zaman her evde çatışmalar yaşanabilir. Çünkü çatışma uzun süreli ilişki içinde olan kişiler arasında doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olanda çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığında kişilerin birbiriyle nasıl etkileşim kuracağının bilinmesidir. Aralarında çıkan çatışmayı birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren aileler sağlıklı bir aile kurarlar.
Bu noktada bize düşen görev de çatışmalarda öğrencinin nasıl davranması gerektiği konusunda onlara yardımcı olmak.

Savunduğuz konunun üzerinde fazla ısrarcı olmayın; çünkü ne kadar ısrarcı olursanız onlar da kabul etmemekte direnirler. Bir şeyi kabul ettiremediğinizde başka bir zaman tekrar deneyin. Uygun zamanı bulmaya çalışın. Unutmayın ki onların da mutsuz, sinirli oldukları anlar olabilir. Bu yüzden daha mutlu ve sakin oldukları anda söylemeniz sizin yararınıza olacaktır.
Onlar size bir şey anlatmaya çalıştıklarında dinlemeye çalışın. Söylediklerine dikkate aldığınızı belirtmek için, karşılık verin. Sağlıklı bir iletişim karılıklı diyalogla kurulur. Birisiyle konuşmak, güven oluşturur, hem sizde hem de ailenizde. Bu güven de bizim her şeyden önce gereksinimimiz olan şeydir.

Buraya kadar söylediklerimizden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz;Çocuklar genelde ailenin söylediklerine kulak asmazlar. Onları duymamazlıktan gelirler. Çünkü onların söyledikleri ne olursa olsun onlara yanlış bir şeymiş gibi gelir ve onlarla inatlaşırlar. Bu noktada bizlere çok büyük görevler düşüyor. Çocukların önyargılarını kırmak. Aile içi iletişimde çocuğun yapması gereken en önemli şeyde zaten onlara bu şekilde bir önyargı ile yaklaşmayıp, arkadaşları gibi görmektir. Günümüzde genellikle çocuklara ailelerinin dediği şeyler yanlış gelir. Aslında kendileri bunu bilseler de yine de aileleri söylediği için onu kabul etmezler, inatlaşırlar.

Asıl sorun anne veya babada da olabilir. Böyle bir durumu çocuk çözemese bile en azından bunun için çaba sarf etmelidir. Aslında istedikten sonra çözülemeyecek mesele de yoktur zaten. Atalarımız bu konuda çok güzel bir söz söylemiş “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” Gerçekten öyle değil mi? Konuşarak aşılamayacak hiçbir sorun yoktur. Çocukların yapması gereken de bir sorun olduğunda görmezden gelmek değil, ailesi il bu sorunu çözmeye çalışmaktır. Bu istekleri geri çevrilmez. Her zaman anne ve babamız bir sorun olup olmadığını anlamayabilir, neyiniz olduğunu sormayabilir. Hatta bazı anne ve babalar yapıları gereği bunu hiç yapmayabilirler. Böyle durumlarda çocuk gidip aile ile iletişime girmeye, sorunları konuşmaya çalışmalıdır.
Buraya kadar genelde çocuğun aile içi iletişimde nasıl davranması gerektiği üzerinde durduk. Genel olarak söylediklerimizde biraz fedakarlık yapmak var galiba. Her ne yaparsak yapalım sağlıklı bir iletişimde temel koşul fedakarlıktır. Her iki taraf da bu konuda fedakarlık yapmalıdır. Ancak o zaman bir ortak noktada anlaşılabilir.

Tartışma konuları:

1. Benim ailem sağlıklı mı sağlıksız mı?
2. Aile içi iletişimde çocuğun rolü nedir? Çocuk bir sorun olduğun da çözümde ne kadar etkilidir?
3. Aile içindeki iletişim dış dünyadaki yaşantımızı etkiler mi? Ne kadar etkiler?
4. Ailenin kuralları olmalı mı? Bu iletişimi olumsuz yönde etkiler mi?
5. Anne ve babamızın bizlere karşı yaklaşımı ve bizim onlara yaklaşımımız nasıl olmalı?
6. Anne ve babamızla iletişim kurarken empati yapıyor muyuz? Yani kendimizi onların yerine ne kadar koyabiliyoruz? Bunun faydaları nelerdir?

 

 

 

 

VATAN SEVGİSİ

İnsanlar fert olarak bir meskene, oturacakları bir yuvaya muhtaç oldukları gibi millet olarak da bir vatana muhtaçtırlar. Evsiz barksız insanların dünyada huzur içerisinde yaşamaları mümkün olmadığı gibi, vatansız insanların da huzur ve saadet içerisinde yaşamaları mümkün değildir. Onun için dilimizde: "Allah kimseyi dünyada vatansız, ahirette imansız etmesin." denilmiştir.
Milletler, dünyada huzur, saadet ve güven içerisinde yaşayabilmeleri için mutlaka bir vatana muhtaç oldukları gibi, dinlerini rahatça yaşayabilmeleri, ibadet ve taatlarını serbestçe yapabilmeleri, çocuklarını istedikleri şekilde eğitebilmeleri için de bir vatana muhtaçtırlar. Onun içindir ki meşhur şair Namık Kemal: İnsan vatanını sever, çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı ve menfaati vatan sayesinde kaimdir."(1) der.
Asr-ı saadette Peygamber Efendimiz ve ilk müslümanlar, Mekke'de müşriklerin şiddetli eza ve cefalarına, insanlık dışı baskı ve zulümlerine maruz kalıp dinlerinin emirlerini rahatça yerine getiremedikleri, ibadetlerini serbestçe yapamadıkları için Medine'ye hicret edip orayı ikinci bir vatan edinmişlerdir. Asıl vatanları olan Mekke'ye de sevgi ve özlemleri de devam etmiştir.
Sevgili Peygamberimiz Mekke'den Medine'ye hicret ederken devesini Hazvere mevkiinde durdurarak Mekke'ye mahzun mahzun bakar ve:
"-Vallahi sen Allah'ın yarattığı yerlerin en hayırlı, Allah katında en sevgili olanısın. Senden çıkarılmamış olsaydım çıkmazdım. Bana senden daha güzel, daha sevgili yurt yoktur. Kavmin beni, senden çıkarmamış olsaydı çıkmaz, senden başka bir yerde yurt yuva tutmazdım" demiştir. Bunun üzerine yüce Allah Peygamber Efendimize şöyle vahyetmiştir: "Elbette o Kur'an'ın tebliğini üzerine farz kılan Allah, seni yine döneceğin yere döndürecektir." (Kasas, 85)(2) Bir tefsire göre döneceği yerden maksad Mekke'dir. Gerçekten Peygamber Efendimiz ve ashabı hicretin sekizinci yılında Mekke'ye dönerek, fethetmişlerdir.
Vatan doğup büyünen ve üzerinde yaşanan toprak parçasıdır. Vatan görünüşte sade bir toprak parçasıdır. Fakat alelade, sıradan bir toprak parçası değildir. Bir milletin hakim olarak üzerinde yaşadığı, hakimiyet kurduğu, barındığı, gerekirse uğrunda canını feda edeceği toprak parçasıdır. Yurt da aynı anlamdadır. Mübarek vatanımızın her karış toprağı şehid kanlarıyla yoğrulmuştur. Şair ne güzel söylemiş:

Vatan sevgisinin gereği, Milletleri ayakta tu tan ve o fertler arasındaki birlik ve beraberliği sağlayan ahlâkî değerlerden biri de hiç şüphesiz vatan sevgisidir.
Herkes vatanını sever. Bu duygu fıtrîdir, insanın içinde yaratılıştan vardır. Vatanını seven kimseye vatansever, vatanperver denir. Vatan sevgisi övünülecek bir şeydir. Onun için herkes vatanını sevmekle övünür, iftihar eder. Vatanını sevmeyen kimselere kötü gözle bakılır, hatta vatan hâini denilir. Büyük şair Abdulhak Hamid bir dörtlüğünde vatan sevgisini şöyle ifade eder:
Fikrine girmemiş ise hüsn-i vatan
Onu sen kâle alma bari utan,
Kız! Köpekler bile vatanperver.
Vatanını sevmeyen acep ne sever?
Şairin sorduğu soruyu biz de tekrar edelim:
Sahi vatanını sevmeyen acaba neyi sever?
İnançlı kimse mutlaka vatanını sever ve inancını vatanına hakim kılmaya çalışır. Bülbülü altın kafese koymuşlar "ah vatanım" demiş. Sormuşlar: Vatanın neresi? "Bir çalının dalı" demiş.
Vatanı Korumak
İnsanların bir vatana sahip olmaları kolay değildir. Sahip olduktan sonra onu korumak daha da zordur. Atalarımız vatanımızı korumak için tarih boyunca her türlü fedakarlığa katlanmışlar, binlerce şehit vermişlerdir. Adeta her karış toprağını şehit kanıyla sulamışlardır. Merhum Mehmet Akif bir dörtlüğünde bu gerçeği şöyle ifade eder:
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı,
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı,
Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
"Ben vatanımı seviyorum, vatanperverim, gibi sadece kuru iddialarla vatan sevgisi olmaz. Vatanını seven onu korumaya çalışır, her türlü düşmana karşı savunur. Vatanına sahip çıkar, gerektiğinde canını feda eder.
Şairin dediği gibi bilir ki: Sahipsiz olan vatanın batması haktır,
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi vatan bir toprak parçasıdır, ama her toprak parçası vatan değildir. Şairin dediği gibi:
Bayrakları bayrak yapan, üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.
Şair Abdulhak Hamid'in dediği gibi vatanını seven, ona hizmet eder ve bununla övünür, iftihar eder.
Oldunsa hadim-i vatan az çok, sevin, övün.
Bir hayrın olmadıysa fakat mülkü millete,
Mahkum olur hayat ve mematın mezellete.
Dârü'l-bekâ o gün sana dâru'l-fenâ olur.
Hz. Ali: "Şahsınıza kötülük eden bir düşmanı affediniz." Lakin vatanınıza ve milletinize kötülük eden bir kimseyi asla affetmeyiniz." der.(4)
Süleyman Nazif: "Vatan sıhhate benzer, değeri kaybedilince anlaşılır" der.(5)
Türklerde Vatan Sevgisi
Yurt edinmede, devlet kurmada mâhir olan şanlı ecdadımız, üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarını kanlarını ve canlarını feda ederek vatan edinmişler, asırlarca İslam'ın bayrağını burada dalgalandırmışlardır. Sonra da edindikleri bu vatanı canlarından aziz bilmişler, korumak için her türlü fedakarlığa katlanmışlardır. Mehmet Akif Ersoy ne güzel ifade etmiş:
Zannetme ki ecdadın asırlarca uyudu,
Nereden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıtada yer yer kanayan izleri şâhid,
Dinlenmedi bir gün o büyük şanlı mücahid.
Onlar görevlerini en güzel şekilde yapmışlar, sonra bu emaneti kendilerinden sonra gelen nesillerin omuzlarına devretmişlerdir. Yine Mehmet Akif Ersoy'u dinleyelim:
Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakın
Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın.
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır atanı
Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
Vatan sevgisi çeşitli tesirler altında zamanla artar veya eksilir. Vatan sevgisi vatanından uzakta yaşayan vatandaşlarımızda daha çok görülür. Onlar vatanlarından binlerce kilometre uzakta yaşasalar da vatanlarını hiçbir zaman unutmazlar ve hep vatan hasretiyle yanıp tutuşurlar, daima vatanlarının dertlerini kendilerine dert edinirler. Herkesin evinde mutlaka çanak anten vardır. Hep Türk televizyonlarını dinlerler, Türk takımlarının maçlarını izlerler ve Türkiye'yi konuşurlar. Tabiri caizse Türkiye ile yatarlar, Türkiye ile kalkarlar ve içlerinden şu dörtlüğü mırıldanırlar:
Gurbet o kadar acı ki,

 

 

İNSAN SEVGİSİ

İnsan kendiliğinden, tesadüfen veya sebeplerin birleşmesiyle varolan bir canlı değil, Allah (c.c.)’ın yarattığı bir varlıktır. Kur’an’da insan yaradılış, yaradılış gayesi, görev ve sorumlulukları, üstün özellikleri, zayıflıkları vb. açılardan uzun uzun anlatılır. İnsanı tanımadan insan sevgisinden bahsetmek mümkün değildir.
İnsan, ruh ve bedenden meydana gelen, Allah (c.c.)’ın yeryüzündeki halifesi, Adem, beşer. Canlılar arasında en üstün olanı...
Kur’an bir çok yerde insanın üstünlüğünü ifade eder, insan, ahsen-i takvimde (düzgün bir şekilde, güzel bir suretin, mükemmel bir mizacın ve çeşitli duyguların sahibi, pek çok gizli kabiliyetlere mâlik ve ilahi emanetin yüklenicisi olarak) yaratılır.(1) Allah (c.c.), yarattığı kul insana, melekleri secde ettiririr, ona kendinden ruh üfler.(2) İnsanın şanını, şerefini yüceltir, güzel rızıklarla onu diğer yaratıklardan üstün tutar.(3) Allah (c.c.), üstün bir şekilde yarattığı insana sorumluluklar yükler. O, Allah (c.c.)’ın yeryüzündeki halifesidir. Göklere, yere, dağlara teklif edilen emaneti insan yüklenir.(4) O, Allah (c.c.)’a kul olmak ve O’nun kanunlarını yeryüzünde yaşamak ve uygulamak üzere verdiği sözü yerine getirme sorumluluğu ile yaratılır. Allah (c.c.)’a ibadet etmekle yükümlüdür.(5)
Allah (c.c.) insanoğlunun cahil, aceleci, zalim, zora dayanamayan, nankör, gözü doymaz, şımarık birisi olduğunu da Kur’an’da açıklar. Bu zafiyetlerine karşılık insan Allah (c.c.)’ın rızasına ulaşabilir. Çünkü insan ancak yaptığı ameller sayesinde Allah’ın rızasını kazanabilir. Bu da, Allah (c.c.)’ı ve Resulünü sevmekle olur.
İnsan, toplum içinde yaşayan bir varlıktır. Bir arada yaşamaya ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç psikolojik olduğu kadar, sosyal ve iktisadi bir gereksinimdir. Bu gereksinimler çeşitli milletlerin, farklı dinlerin, ideoloji ve sistemlerin insanlar arasında kabulünü sağlar.
Sistemler arasında farklılıklara bakılırsa, her birinin insana bakışı farklıdır. Kapitalizm; kendi sistemi içinde ferdi ön plana çıkarıp, ferdi toplum menfaatinin önüne geçirir. Bu durum insanların bencilleşmesine, çıkarları uğruna toplumu heder etmelerine yol açar. Komünizm ve Sosyalizmde ise, toplumcu bir bakış açısı öne sürülürken, ne fert ne de toplum serbest bir seçim yapabilir. Söz, toplum adına "Belirli bir yönetici" zümrenin elindedir.
Başta bu ideolojiler olmak üzere, insanoğlunun ortaya koyduğu her türlü çaba görünürde insan mutluluğu, hayatı güzelleştirme, huzur toplumu oluşturma amaçlıdır. Bu amaçla insan aklının bulduğu her ideoloji bazı isabetli kurallar koyarken bir çok yönlerden eksikliklerini de ortaya koyar. Hayatın faydalı ve huzurlu bir şekilde olmasında en büyük rolü üstlenen insanın düşünce ve davranışlarına uygun bir ölçü bulamaz.
Bir toplumda huzurun, mutluluğun olabilmesi, hayatın güzelleşmesi için, öncelikle fertlerin diğerlerine karşı iyi niyet ve samimi bir hisle yaklaşması gerekir. Bu da sevgiyle, sevmekle olur. Genelde şahsi ihtiras ve arzuların kontrolüne giren insan bunu gerçekleştiremez. İnsanoğlunun ruh ve karakterinin olgunlaştırılması ancak onun fıtrî özelliklerinin bilinmesi ile mümkündür. Bu konuda İslam, Allah (c.c.)’ın kendi yaratmış olduğu kuluna ait hayat prensiplerini içinde bulunduran, diğerlerinden farklı bir "Hayat tarzı" ortaya koyar.
İslam, ferdî hürriyeti en güzel şekilleriyle, insanî eşitliği en ince yönleriyle tanır. Fakat bunları gelişigüzel kullanmaz. Ferdî hürriyetlerin karşısında ferdî mesuliyetleri koyar. Kişi ve toplumu içine alan sorumluluk ve yükümlülükleri de topluma yükler. İslam’a göre kişi ile kendisi, kişi ile yakın akrabası, kişi ile toplum, belirli toplum ile toplumlar, belirli bir nesil ile ardarda gelen diğer nesiller arasında dayanışma söz konusudur.

 

 

ÜSTÜN GÖREV BİLİNCİ

Sınırda...

İbadetine düşkün ulu bir kişi, kalabalıkların arasında Allah’a ulaşmakta, gerektiğince ibadet etmekte, bütün ruhunu, bütün varlığını Allah’a adamakta zorluk çektiğine karar vererek çöle çekilmiş.
Günler, haftalar, aylar, yıllar boyu bir yudum su, bir tane hurma ile beslenip bütün vaktini ibadetle geçirmiş.
Rüzgarın sesini, kumun kımıltısını, vahadaki ağacın büyümesini dinleyip kurtla kuşla konuşmayı öğrenmiş.
Tanrının yarattıklarıyla bütünleşmiş.
Bu dünyayı ve öte dünyayı düşünmüş.
Bilgeleşmiş.
Hırstan, ihtirastan, zaaflardan arınmış.
Ondan feyz almak için ziyaretçiler gelmeye başlamış.
Bildiklerini onlara da anlatmış.
Zamanla ünü yayılmış.
Gelenleri, sevenleri artmış.
Bir ramazan günü onu başkente davet etmişler.
Bir eşeğin sırtında şehre gelmiş.
Kalabalıklar karşılamış onu.
Saygıda hiç kusur etmemişler.
Elini, eteğini öpmüşler.
Ağırlamışlar.
Ertesi gün, çöle dönmek için şehirden çıkmaya hazırlanırken bütün ahalinin onu uğurlamak için şehrin kapısına toplandığını görmüş.
Çiçekler atıyorlar, ona dokunabilmek, elini öpebilmek için birbirlerini çiğniyorlarmış.
Ulu ihtiyar elini heybesine sokmuş, bir dilim ekmek çıkarmış.
O ramazan günü herkesin gözü önünde ekmeği ısırmış.
Derin bir sessizlik olmuş.
Sonra "defol ihtiyar zındık, oruç yiyor bu sahtekar" diye bağırarak onu yuhalamaya koyulmuşlar.
Taşa tutmuşlar.
Kalabalık dağılmış.
O, tek başına çölün yolunu tutmuş.
Bir adam takılmış peşine.
Demiş ki, "Ben seni tanıyorum ihtiyar, seni biliyorum, sen Allah korkusu olan birisin, neden oruç yedin herkesin gözü önünde?"
İhtiyar cevap vermemiş.
Ama adam peşini bırakmıyor, sorduğu sorunun cevabını öğrenmek istiyormuş.
Sonunda ihtiyar dayanamayıp anlatmış:
- Öylesine bir sevgiyle ve saygıyla uğurluyorlardı ki beni bir an onlara kapılıp kendimi önemsediğimi hissettim... Biraz daha devam etselerdi böbürlenecek, kendimi onlardan üstün görecek ve orada kalmak isteyecektim... Ekmeği ısırdım ki beni taşa tutsunlar, ben de bu boş böbürlenmekten, bu yersiz gururdan ve kibirden kurtulayım... Şimdi artık yeniden kim olduğumu, aciz, sıradan bir kuldan başka bir şey olmadığımı biliyorum... Çöle dönebilirim.

Bu, Müslüman geleneğin içinden süzülmüş eski bir mesel.
Müslümanlığın incelmiş yüzünü, şekilciliğe teslim olmayan derinliğini anlatıyor.
Biz ise kaba dindarlığın revaçta olduğu günlerde yaşıyoruz.
Tevazudan uzak bir kibir birçok dindarı esir almış gibi görünüyor.
Geçen gün aralarında Mehmet Altan’ın, Ferai Tınç’ın, Oral Çalışlar’ın, Mete Çubukçu’nun da bulunduğu bir grup, Suriye’de mülteci kamplarını ziyaretten dönüyordu.

İftar vaktine yakın Suriye sınırına geldiler.
Antep’ten binecekleri uçağı kaçırmamak için acele ediyorlardı.
Tam iftar saatinde sınırın Suriye tarafından geçtiler.
Oradaki görevliler bir yudum suyla oruçlarını açıp işlerine devam ediyorlardı.
Ama sınırın Türkiye tarafında kimse yoktu.
Görevliler, sınırı bırakıp iftara gitmişlerdi.
Bizim sınır kapısının önünde kuyruklar uzuyordu.
Gazeteci grubun, "görevlilerin bulunması için" ısrar etmeleri üzerine biri gidip durumu görevlilere haber verdi.
Bir görevli söylenerek geldi.
"İnsan iftar vakti orucunu açarken rahatsız edilir mi" diyordu.
Hem görev yerini bırakmıştı, hem de dindarlığını herkesin gözüne sokuyordu.
Dini, dindarlığı insanlara öğretmek benim gibi bir inançsıza düşmez ama...
Ben dinsizsem de dinden uzak değilim.
Müslümanlık hakkında bir fikrim var.
Benim bildiğim dinimizin en temel öğütlerinden biri "güzel ahlak"tır.
İnsanın görevinin savsaklamasının, başkalarının hayatını zorlaştırmasının "güzel ahlakla" bir alakası var mı?
Orucunu tutan kendi için tutar, hatta tanıdığım iyi Müslümanlardan gördüğüm kadarıyla mümkün olduğunca "niyetli" olduğunu söylemekten kaçınır, bunu duyurmanın bir kibir, bir gösteriş olmasından korkar.
Bir müminin tevazuu da bunu gerektirir.
Bu bizim sınır görevlilerinin gösterişçiliği, oruçlu olduğunu dünya aleme ilan etmekteki görgüsüz çabası ne peki?
Ne zamandan beri bir Müslüman ibadet için "işini" ihmal ediyor?
"Çalışmanın" ibadetin parçası olduğunu anlatan dinimize ne oldu?
Müslümanlık, işten kaytarmanın, tembelliğin, işini kötü yapmanın mazereti olabilir mi?
Aynı olayı, geçen gün Hürriyet’in manşetinde de gördük.
Başbakanlığın önündeki görevliler işlerini bırakıp iftara gitmişlerdi.
Bunlara baktığınızda, neredeyse Müslümanlıkla aldırmazlığın aynı anlama geldiğine inanacağız.
Dünyanın her yanında sosyolojik tezlere temel olan bir "Protestan ahlakı" var da bir Müslüman ahlakı yok mu Allah aşkınıza?
Bu nasıl kaba bir dindarlık?
Bu nasıl bir gösterişçilik?
Biz dinimize yabancı bırakıldık diye düşünüyorum bazen.
Müslümanlığın sadece şeklini öğrenip özüne boş verdik.
"Güzel ahlakı", "çalışmanın ibadet olduğunu", "bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürdüğünü" unuttuk.
Müslüman ahlakından uzak Müslümanlar çıktı ortaya.
Cinayetleri alkışlayan Müslümanları bile görüyoruz.
Her dinin bir özü, bir felsefesi vardır.
Bizim dinimizin özünü, felsefesini bulabileceğimiz tasavvuf pek anlatılmıyor insanlarımıza.
Ya dinden korkuyoruz ve onu irticayla bir tutuyoruz ya da dindarlığı kaba bir gösterişçiliğe, bir böbürlenmeye çeviriyoruz.
Bizim dindarlığımız, bunun ikisi de değildir.
Allah’a kavuşmak için "cennetten bile vazgeçen" bir dindarlığın, "bana seni gerek, seni" diyen mutasavvıf ozanların toprağı burası...
"Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil"
Yunus Emre’nin yedi yüz yıl önce yazdığı bu şiirden bugünlere mi geldik?
Bir "gönül yıkmanın kıldığın namazı sakatladığını" söyleyen Müslümanlıktan, "iftar" için insanları bekletip gönül yıkan gösterişçi Müslümanlara...
Nasıl acıklı bir yolculuk bu?
Ne oldu o Müslümanlara, nereye gitti onlar?
"İşini doğru yapmayı," "gönül kazanmayı" ibadet sayan bir dindarlıktan buralara mı geldik?
Böbürlenmekten korktuğu için ramazanda oruç yiyip taşlanan bir pir beklemiyoruz elbet ama kalabalıkların alkışını almak için orucunu bu kadar gürültülü tutan Müslümanlıktan da biraz utanıyoruz doğrusu.
Ben, ahlaklı ve dürüst olabilmek için dinini, kültürünün bir parçası yapmış bir toplum olmamız gerektiğine inananlardanım.
Dininden korkmayan, diniyle barışık, dinini bilen bir toplum olmamızı arzularım.
Gerçek dindarlığın, gerçek bir tanrı sevgisinin insanı incelttiğini, zarafetini arttırdığını, onu hoşgörülü ve mütevazı kıldığını düşünürüm.
"Sen cennetini isteyene ver" diyecek bir cesaret kazandırdığına iman ederim.
Gerçek dindarlık o Çin meselinde olduğu gibidir benim için:
Bir adam okçu olmak istiyormuş... Bir okçu ustasının yanına çırak olmuş.
Beş yıl geçirmiş orada.
Bir gün ustası demiş ki "Benden öğreneceğini öğrendin, benim bildiğim bu kadar, var git artık sen de usta bir okçusun."
"Yok" demiş adam, "ben daha fazlasını öğrenmek isterim."
"Öyleyse falan yerde bir usta var, onun yanına git."
Adam beş yıl da o ustanın yanında kalmış.
Sonunda o da "Bütün bildiklerimi öğrettim sana" demiş.
Adam "Bu bana yetmez" demiş.
Oradan başka bir ustanın yanına gitmiş... Oradan başka bir ustanın yanına daha...
Sonunda ülkedeki bütün ustalar ona "sen oldun" demişler, "her şeyi öğrendin."
"Yok" demiş adam, "bu yetmez bana."
"Peki öyleyse" demişler, "bir dağın başında yalnız yaşayan bir usta var, herkesten çoğunu o bilir, onun yanına git."
Adam yollara düşmüş, günlerce aramış, yaylalardan, ovalardan geçmiş, sonunda bir dağın başında ihtiyar okçuyu bulmuş.
Usta, bir taşın üstünde oturuyormuş.
"Bana okçuluğu öğret" demiş adam ustaya.
Usta adama bakmış.
Sonra boş ellerini havaya kaldırmış, ok atar gibi yapmış...
Ve vurulmuş bir kuş düşmüş.
İşte ben, gerçek dindarlığın, en büyük ustalık gibi, ok ve yaya ihtiyaç duymadan kuşu vurabilmek olduğuna inanırım.
Bilenler benden daha iyi bilir elbet ama sanırım tasavvuf da bunu anlatır.
Gerçek inanç, hiçbir gösteriye ihtiyaç duymadan, hiçbir şekle sığınmadan Allah’a ulaşır.
Bir çölün ortasında durur, çıplak ellerini açar ve bütün inancınla bakarsan "sevdiğine" kavuşursun.
İnanmak, kabalıktan korur insanı... Korumalıdır da.
"Yol odur ki doğru vara
Göz odur ki Hakk’ı göre
Er odur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil"
Biraz "alçakta durun", "yüceden bakmayın," dini kibre, gösterişe alet etmeyin. Müslümanlık adına insanları dinden kuşkuya düşürmeyin. Ve, bir inançsız kulda dini anlatma ihtiyacı uyandı-rıyorsanız dönüp de ne yaptığınıza bir bakın.  Ahmet Altan

 

 

1-ALLAH’A KARŞI GÖREVLERİMİZ

Bizi yoktan var eden ve mükemmel organlarla donatan, yeryüzünde ne varsa hepsini bizim faydalanmamız için yaratan Allah’tır. İnsana tanınan bu özellikler hiçbir canlıya verilmemiştir. Bu iyiliklere karşı yapmamız gereken görevler vardır.

Bu görevler:
-Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak.
-İbadet vazifelerini yerine getirmek.
-Emirlerine uygun hareket edip, yasak ettiği şeylerden sakınmak.
-Allah sevgisini her şeyden üstün tutmak.
-O’nun adını saygı ile anmak.
-Verdiği nimetlere şükretmek

2-PEYGAMBERE KARŞI GÖREVLERİMİZ

Allah, İslam dinini tebliği etme görevini peygamberimiz Hz. Muhammed (Sav)’e verdi. Sevgili peygamberimiz insanlığın kurtuluşu için çok çalıştı. Bu uğurda bir çok güçlükle karşılaştı. İslam’ın ışığı ile dünyayı aydınlattı. İnsanlara mutlu olmanın yollarını gösterdi.

Bu sebeple:
Onun son ve en büyük peygamber olduğuna inanmak.
Onu çok sevmek, adı anıldığı zaman salevat-ı şerife okumak.
Onun gösterdiği yoldan yürümek.
Onun güzel ahlakını kendimiz örnek alarak yaşamak peygamberimize karşı yerine getirmemiz gereken görevlerdir.

Peygambere Karşı Görevlerimiz

Çeşitli ayetlerden hareketle bir Müslümanın Rasulu Erkeme karşı görevlerini, dolayısıyla gerçek bir mümin olmanın şartlarını, O’na inanmak, itaat etmek, O’nun izinden gitmek, O’nu sevmek ve salatu selam ile anmak şeklinde beş kategori halinde sıralamak mümkündür. Kur’an’da Hz. Muhammed’in peygamberliğini bütün insanları kapsadığını ifade eden ayetin devamında Allah ile birlikte Rasulüne de iman edilmesi emredilmiş (el-Araf 758) bu emir başka ayetlerde iman ve itaat şeklinde tekrarlanmıştır. (Âli İmran 3/32; en-Nisâ 4/136). Kuranı kerimin bir çok yerinde Allah’a itaat ile Hz. Peygambere itaat beraber zikredilmiş, Hz. Peygambere itaatin Allaha itaat sayılacağı belirtilmiş, Allah ile birlikte Rasulüne itaatin kadın ve erkek müminlerin şiarı olduğu ifade edilmiştir. (et-Tebve 9/71).

Kur’an’da her şeyi kuşatan ilahi rahmetten faydalanacak kişilerin nitelikleri belirtilirken Tevratta ve incilde kendisine atıfta bulunulan ve “ümmî bir Nebî” olan Rasüle tabii olmalarından söz edilir. (el-Araf 7/157) Böylece Yahudiler ve hrsitiyanların da Hz. Peygambere inanmaları gerektiğine işaret edilir. “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Melaindeki ayet (Ali İmran 3/31) Hz. Peygamberin asrısaadetteki muhatapları yanında bütün insanlığa bir çağrıdır. Ayrıca meşakketli tebük seferine katılan muhacir ve ensar gruplarının “zor gününde peygambere uyma” sınavını başardıkları için ilâhî rahmet ve yakınlığa layık görüldüğü belirtilmektedir. Bu olayla ilgili ayetlerin sonuncusunda, “Medine halkında ve onların çevresindeki bedevî Araplara rasulullahtan geri kalmaları ve onun hayatından önce kendi hayatlarını düşünmeleri yakışmaz” denilmek suretiyle Hz. Peygambere gösterilmesi gereken saygı ve bağlılık vurgulanmıştır. (et-Tevbe 9/117-120).

Diğer peygamberler gibi Hz. Muhammedin de muhataplarının hak dini benimseyip ebedi mutluluğa erişmelerini gönülden arzu etmesi ve bunun gerçekleşmemesinden derin üzüntü duyması, onun insan sevgisinin bir ürünüydü. Rasülü Ekrem insanların Allah’ı tanımalarına ve sevmelerine aracı olduğuna göre hem yaratanı hem yaratılanı seven bir muhabbet şahsiyetidir. Kendisi “habîbullah” (Allah’ın sevgili kulu) olduğunu; fakat bunu öğünme meselesi kılmadığını söylemiş ve habibullah nitelemesi Müslümanların onun hakkında “Rasulullah”tan (Allahın Elçisi) sonra en çok tekrar ettikleri vasıf olmuştur. Kuranı Kerîmde peygamberin müminlere kendi canlarından daha yakın olduğu (el-Ahzab 33-6), sıkıntıya düşmeleri halinde üzülüp üzerlerine titreyen şefkat ve merhamet gösteren bir duyarlılığa sahip bulunduğu (et-Tevbe 9/128-129) ifade edilmektedir. Ebu Hureyrenin rivayet ettiği bir hadiste Rasulü Ekrem muhatapları karşısındaki konumunu, ateşe düşmekte ısrar edenleri bellerinden yakalayıp kurtarmaya çalışan kimsenin durumuna benzetmiştir.

Rasulü Ekrem muhtemelen övünç vesilesi olarak algılanmaması ve sonraki dönemlerde, hristiyanlıkta görüldüğü gibi, aşırılığa kaçılmaması için kendisinin üstünlüğünü dile getiren beyanlara fazla yer vermemişse de bir çok hadis kitabında peygamber sevgisine dair bazı ifadeleri mevcuttur. “Sizden hiçbiriniz beni babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.” mealindeki hadis bunlardan biridir.

Kuranı Kerimde geçmiş peygamberlere seçkin kullara ve cennet ehline Allah’ın selamı dile getirildiği gibi, Allah’ın ve meleklerin Hz. Peygambere salat ettikleri bildirilerek müminlerden ona salatu selam getirmeleri istenmiştir. (el-Ahzab 33/56) Allah’ın birine salatı “rahmet, günahlardan arındırma, manevi makamını yüceltme” manasına alınmış, meleklerin ve müminlerin salatı da o kimsenin bağışlanıp yüceltilmesine yönelik bir niyaz olarak yorumlanmıştır. Namazlarda tekrar edilen tahiyyat duasında Allah’a, Peygamber’e, namaz kılanların kendilerine ve Alalh’ın bütün Salih kullarına ssalatu selam okunur; ardından Rasulü Erkeme ve Hz. İbrahim’e özel salat ve bereket dualarında bulunulur, ayrıca ezan içinde yer alan Muhammed ismi 24 saatin her anında Allah adıyla birlikte semaya yükselmektedir. Buna, çeşitli münasebetlerle tekrarlanan kelime-i tevhid ve şehadeti, farz namazlardan önce kâmeti de eklemek gerekir. Bütün bunlar Hz. Muhammedin kitap, sünnet, islam inancı ve dolayısıyla ibadetteki konumunu göstermektedir.

Müminlerin Hz. Peygambere karşı görevleri sıralandıktan sonra belirtilmesi gereken bir husus da ona karşı saygısızlık gösterilmesine izin verilmemesidir. Bütün Peygamberler, inkarcıların kaba kuvvete dayanan reaksiyonlarının yanı sıra, psikolojik eziyetlerine de maruz kalmıştır. Kuranı Kerimde bu davranış “peygambere veya Allah’a ve Rasülüne eziyet” diye ifade edilmiş, kişiyi dünyada ve ahirette lanete ve elem verici cezaya sürükleyeceği haber verilmiştir. (et-Tevbe 9/61; el-Ahzâb 33/57). Peygambere eziyet; onunla alay etme, O’nu küçümseme, çekiştirme, ayıplama, O’na iftira etme, O’nun aile hayatını karalama vb. şekillerde olabilir. “Seb” ve “Şetm” (dil uzatma, taan etme, şahsiyetini zedeleyici asılsız eleştiriler yapma) kelimeleri ile ifade edilen bu tür eziyetler, dini ve ahlaki hayata maddi eziyetlerden daha büyük zarar getirebilir. Bu sebeple alimler Hz. Peygambere dil uzatan müşrik, münafık, inkarcı ve bozguncuların zararlarını ortadan kaldırmak için bazı maddi müeyyideler belirlemiştir.

İslam dininde, peygamberler sevgisine büyük önem verilmekte birlikte bütün sevgilerin üstünde Allah sevgisinin bulunduğu belirtilmiştir. (el-Bakara 2/165). Bu sebeple peygamber sevgisi O’nun gerçek hayatı, şahsiyeti ve dindeki konumuyla parlalel olmalıdır. Ehli Kitap, aslında tek tanrı inancına sahip olduğu halde, peygamberlerine beşer üstü bir konum biçmiş, böylece tevhid ilkesini zedelemiştir. (et-tebve 9/30).

İslam tarihinde Hz. Peygamberi tanrılaştırmaya giden bu tür inanç gurupları ortaya çıkmamışsa da O’nun gerçek hayatı, şahsiyeti ve konumuyla bağdaşmayan bazı aşırı telakkiler bilhassa halk kitleleri arasında etkili olmuştur. Zaman zaman Rasûlü Erkemin şahsiyeti ile ilgili yakıştırmalara yabancılar tarafından ileri sürülmüş bunun yanında peygamberi yüceltme amacıyla asılsız rivayetler ve hayal ürünü malzemeler de üretilmiştir. Hz. Muhammed’in şahsiyetini doğru olarak bilip tanımak, iman ve gönül hayatını O’na göre düzenlemek her müslümanın temel görevlerinden biridir, zira Muhammed s.a.v in Kuran ve Sünnet ile sahih siyer kitaplarında yer alan gerçek şahsiyeti, beşer olması bakımından, taklit edilip uyulması mümkün olan en güzel örnektir.Prof. Dr. Bekir TOPALOĞLU


3-KURAN’A KARŞI GÖREVLERİMİZ

Kur’an-ı Kerim’in Allah tarafından peygamberimiz vasıtası işe gönderilen son kitap olduğuna inanmak.
Onu usulüne göre güzelce okumak.
Manasını anlamaya çalışmak.
Kur’an-ı okurken ve dinlerken son derece saygılı olmak.
Kur’an-ın yap dediklerini yapmak, yapma dediklerinden sakınmak.

4-KENDİ ŞAHSIMIZA KARŞI GÖREVLERİMİZ

A-Bedenimize Karşı görevlerimiz

Dengeli beslenmek
Sağlığımızı korumak
Temizliğe dikkat etmek

B-Ruhumuza Karşı Görevlerimiz

Ruhumuzu asılsız ve yanlış inançlardan temizlemek.
Doğru ve sağlam inançlar yerleştirmek.
Doğru ve faydalı bilgilerle donatmak.
Kötü düşünce ve çirkin huylardan arındırmak.
İyi düşünce ve kötü huylarla süslemek.

 

 

NEFSE KÖLELİK VE HÜRRİYET BERATI

Düşünce tarihinin en çok tartışılan konularından biri de hürriyet kavramıdır. Hürriyetin ferdi aşan, toplumsal ilişkileri etkileyen yapısı, onun fert boyutuyla sınırlı kalmasını engellemiş, çok geniş bir alana tesir etmesine zemin hazırlamıştır. İnsan tabiatının bir gereği olan hürriyet mefhumunun, insanlık tarihine eşdeğer geçmişe sahip olduğu kabul edilir. Bu kavram etrafındaki tartışmalar da böyledir.

Mutlak hürriyetin var olup olmayacağı, bu konudaki tartışmaların özünü oluşturur. Zira diğer insanlarla beraber yaşama mecburiyetinin bir gereği olarak karşılıklı hakların korunması gerekir. Diğer taraftan insanın ilâhi kader karşısındaki durumu, bu tartışmaların başka bir vechesini oluşturur.

Genellikle varılan netice şudur ki; mutlak özgürlük imkansızdır . İmkan dahilinde olsaydı bile mutlak mutluluk manasına gelmeyecekti. Çünkü sosyal hayatın bekası için en azından diğer insanların haklarına saygı gerekir ve ferdin özgürlüğüne bazı sınırlamaların konulması kaçınılmazdır.

Tam ve kesintisiz olmasa da, hürriyet yine de hemen herkesin ve her ideolojinin kabul ettiği üzere büyük bir değerdir. Öyle ki çatışmaların, savaşların çoğunda özgürlük tek amaç olarak belirlenmiştir. Hatta birçok siyasi ve sosyal öğreti, kurtuluş ve özgürlük kavramlarını aynı kabul etmiştir.

Özgürlük etrafında gelişen felsefî tartışmaların temelinde yaradılış telakkisi vardır. Zira bu konu insanın kendi varlığının hakikatı ve anlamı üzerine düşünmesinin bir parçasıdır. Ne olduğunu, nereden gelip, nereye gittiğini merak eden insan, bu sorulara verdiği cevaba göre kendisini tanımlar, varlık aleminde kendini bir yere yerleştirir.

Cenab -ı Hakk'ın ilk insan olan Hz. Adem a.s.'a “şu ağaca yaklaşmayın” tembihi, hürriyet kavramını doğru anlamada bize önemli ipuçları sunar. Buna göre insan aslı itibarıyla özgür yaratılmıştır. Yaklaşılmaması istenen nesne kendiliğinden kötü değildir, hatta buğday olduğu rivayet edilir. Buğday ise insanın bu dünyadaki temel gıdalarından biridir. O ağaca yaklaşılmamasına dair emrin hikmeti, insanoğlunun yapma imkanı varken bazı şeyleri yapmaktan men edilmesinin bir sembolüdür. İnsanın irade ve ihtiyar sahibi bir varlık olması keyfiyeti ancak bu suretle ortaya çıkar. Çünkü men edilen şeye karşı hem temayülü, hem de onu yapabilecek gücü vardır. Eğer böyle olmasaydı, ona o ağaca yaklaşmaması gerektiği yolundaki tembihin bir anlamı olmazdı.

Melekler ve hayvan taifesi, yaratılmış oldukları günden bu yana kendi varlık yapıları üzerine sabit bir biçimde durmaktadırlar. Zira onların ne bu yapılarının dışına çıkabilecek özellikleri, ne de yaptıklarının dışında başka bir şeyi seçme imkanları vardır. Her ne iseler öylece kalmaya ve her ne yapıyorlarsa onu yapmaya mecburdurlar. Böyle olduğu için de onların sorgulanmaları, hesaba çekilmeleri söz konusu değildir.

Oysa insan için durum bunun tam zıddıdır. Yaptığından başka yapabileceği daha pek çok sayıda seçenek bulunmaktadır. İnsanoğlunun şeytanın ayartmalarına karşı uyarılmasının sebebi bu özelliğinden kaynaklanır.

Yasak ağaç sınırlaması, insanın bizzat nefsanî eğilimleriyle alakalıdır. Şeytan ise ruhanî seferdeki eğilimleri için bir işarettir. İnsanın yasak ağaca doğru eğilimi bulunmasaydı, şeytanın iğvası manasız kalırdı.

O halde insanın özgürlük alanı, hem şeytanın hem de kendi nefsinin taleplerini de içine alır. Tam da burada, insanın eşref-i mahluk fıtratını koruyabilmesi, hayatını ve dünyayı kirletmeden yaşayabilmesi için, özgürlüğünü kim ve ne adına kullandığına dikkat etme mecburiyeti ortaya çıkar.

Evet, dilediğimizi yapma imkanımız var. Bu özgürlüğümüzü kural-kaide tanımadan kullandığımızda sahiden de kendi adımıza mı kullanmış oluyoruz? Yoksa içimizdeki hayvanî nefsin ve başlıca görevi saptırmak olan şeytanın esiri mi oluyoruz? Hakikat şu ki, özgürlük için de bir meşruiyet çerçevesi olmak zorundadır ve bunu ancak insanın ve alemlerin rabbi olan Allah tayin eder.

Özgürlüğü yalnızca bir şeyi yapmakla mukayyet kılmayıp, aynı zamanda yapmaktan vazgeçme olarak da tanımlamak gerekir. Bu da kavramın mana çerçevesine dahildir . Hatırlamak gerekir ki, din, topyekûn kabullenişler ve reddedişlerden ibarettir. Mesela bir müslüman tevhidi kabul eder, şirki reddeder; helali seçer, haramdan vazgeçer. Bu da insanın özgürlüğü ile alakalıdır. Yasa koyucunun sınırlarına kendi iradesiyle teslim olmanın bir tezahürüdür.

Mukaddes kitabımız Kur'an -ı Kerim'deki nefsle ilgili bilgiler göstermektedir ki, Rabbimiz insanoğlunu yaratırken onun benliğine hem kötülük, hem de iyilik ilham etmiştir. İnsanın özünde bu iki güç birden bulunur. İnsanın felahı, hürriyetini kötülükten sakınmayı seçmekle mümkündür. Bu tercihi hür irade ile yapmak önemlidir. Zira toplum baskısı ve benzeri dış etkilerle yapılan tercih, hakiki bir manevi yükselişe ve olgunlaşmaya sebep olmaz.

Diğer taraftan, dış baskılardan daha yoğun ve güçlü olmak üzere insanoğlu nefsinin kötülüğe sevk edici hevâ ve arzularının baskısı altındadır. Buna boyun eğdiği takdirde insan kendi varlığını bencillik zindanında boğar; kıskançlık krizi içinde hayata karşı güvensiz ve gelecek korkusu ile dopdolu olarak, sonu gelmeyen tutku ve hırs girdabında ömür tüketir.

Hakiki manada kurtuluş bu baskıdan kurtulmakla elde edilir. İnsanoğlu bu tutkuların esiri olmaktan kurtulduğunda hakiki manada özgürleşir. Artık hayatının amacı nefsin sonu gelmez isteklerini tatmin etmek değildir. Yalnızca Yüce Mevlâ'nın hoşnutluğunu kazanmaktır ki, insan zaten bunun için yaratılmışdır . Gerçek özgürlük işte budur: Rabbül Alemin'e kul olmak ve O'ndan başka her şeyden özgürleşmek...

İşte peygamberlerin ve onların vârisi rabbanî rehberlerin bütün çabaları, insanı kendi nefsine ve maddi aleme , o alemin fani varlıklarına kulluktan azad etmek; tek kulluğa layık olana yöneltmektir.

Hakiki hürriyet bu daveti gönülden kabul edişle mümkündür. Günahların, isyanın, bâtılın ve şerlerin karanlıklarında hürriyetten bir iz ve emare aramak beyhude çabadır. İnsan bir günde dünyayı dolaşabilecek, bir saatte uzayın derinliklerine gidebilecek güç ve imkana ulaşsa da, nefsinin boyunduruğundan kurtulmadıkça hür değildir.

O halde bütün çabamız hakiki hürriyet beratını almaya matuf olmalıdır. Rabbimiz'in tevfik ve inayeti ile... - MÜBAREK EROL-

 

 

 

İnsanın Kendisine karşı Görevleri

 

İslâm ahlâkı her bireyi “insan” olarak bir değer ka-bul eder. Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli vesilelerle insan “yeryüzünün halifesi” olarak takdim edilmiş (meselâ bk. el-Bakara 2/30; el-En‘âm 6/165), Hz. Peygamber de “Her do-ğan çocuk temiz yaratılış (fıtrat) üzere doğar” (Buhârî, “Cenâiz”, 92) buyurarak, insanı yaratılıştan suçlu sayan telakkiyi temelden reddetmiş; bu noktadan hareketle İs-lâm düşünce geleneğinde insan “eşref-i mahlûkat” diye tanımlanmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in değişik yerlerinde Al-lah’ın buyruğu uyarınca Hz. Âdem karşısında meleklerin secdeye kapandığını bildiren âyetler de İslâm düşünce-sinde oluşan bu yargının isabetli olduğunu kanıtlamakta-dır. Bu sebeple, aslında insanlık için ahlâk düzenini ku-ran yüce Kudret, hayatın hangi alanına ilişkin olursa ol-sun, bütün erdemlerin, bir bakıma onlara sahip olan bireyi yüceltmeyi ve gerçek anlamda insan yapmayı amaçlamasını dilemiştir. Bu bakımdan allah, kişinin yaptığı iyilikler veya kötülükleri kime karşı yapılmış olursa olsun önce-likle kişinin kendisine yapılmış saymaktadır. Kur’ân-ı Ke-rîm’de, “Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehine yapmış olur; kim de kötü bir iş yaparsa kendi aleyhine yapmış olur” (Fussılet 41/46) buyurulmaktadır.
a) İnsanın Bedensel Varlığı ile İlgili Görevleri

Ahlâk bir beden sağlığı ilmi değildir. Bununla bir-likte İslâm ahlâkında, insanın dinî ve dünyevî görevle-rini doğru ve yeterli olarak yerine getirebilmesi için kendi bedensel varlığını koruma ve geliştirme hususunda bazı görevleri bulunduğu kabul edilmiştir. Kuşkusuz bu görevlerin başında insanın kendi hayatını koruması ge-lir. İslâmiyet hiçbir insana kendi hayatına son verme hakkı tanımamış, bu sebeple intiharı da kesinlikle ya-saklamıştır. Hz. Peygamber’in bu husustaki hadisleri (meselâ bk. Müslim, “Îmân”, 175; Tirmizî, “Tıb”, 7; Nesâî, “Tahrîm”, 2) son derece ağır bir üslûp taşımaktadır. Yi-ne onun insan sağlığına dair açıklama ve uygulamaları, hadis kitaplarında “Tıbb-ı nebevî” başlığıyla özel bö-lümler açılmasına veya aynı başlıkla müstakil kitaplar yazılmasına imkân hazırlamıştır. Ayrıca Hıristiyanlığın aksine (krş. Yeni Ahid, Matta, 15/17; Markos, 7/18-20) İs-lâm dini içki, kumar, fuhuş gibi sağlığa zarar veren kö-tülükler karşısında kayıtsız kalmaz. Aksine Kur’ân-ı Kerîm, kapsamlı bir ifadeyle, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” (el-Bakara 2/195) derken, Hz. Peygamber de sağlığını ihmal edecek derecede ibadet etmeyi bi-le onaylamamış ve bu şekilde kendisini ibadete veren bir sahâbîyi uyarırken, “Bedeninin de sende hakkı vardır” (Buhârî, “Savm”, 55) buyurmuştur.

Beden sağlığı bireysel görevler için olduğu kadar toplumsal görevler için de gereklidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Düşmanlarınıza karşı kuvvet hazırlayınız” (el-Enfâl 8/60) buyurulurken, bu hususta en önemli unsur o-lan insan gücünün de kastedildiğinde kuşku yoktur. Unu-tulmamalıdır ki, hak daima kuvvetten üstün olmakla bir-likte, hakkın korunabilmesinin kuvvete bağlı olduğu da tecrübî bir gerçektir. Bu sebeple Hz. Peygamber, “Güçlü mümin zayıf müminden hayırlıdır” (Müslim, “Kader”, 34) bu-yurmuşlardır.

b) İnsanın Ruhsal ve Mânevî Varlığı ile İlgili Görev-leri

Ahlâk âlimleri genellikle insanın diğer varlıklar karşısındaki üstünlüğünün akıl, zekâ, kalp, vicdan, te-fekkür, estetik duygu, inanma, iyilik sevgisi gibi ruh-sal ve mânevî meziyetlerinden ileri geldiğini kabul e-derler. Bu meziyet veya yetenekler sebebiyledir ki yara-tıcısı tarafından insana, “Kuşkusuz biz Âdem oğlunu şe-refli kıldık” (el-İsrâ 17/70) buyurularak iltifatta bulu-nulmuştur. Şu halde insanın, ruhsal ve mânevî meziyetle-rini koruması, geliştirmesi, üstün yeteneklerini iyilik yollarında etkin ve verimli hale getirmesi, onun hem kendi varlığına karşı hem kendisini güzel yeteneklerle donatan allah’a karşı bir borcudur.

Yukarıda da işaret edildiği üzere İslâm ahlâkı, her güzel haslet ve iyi davranışın öncelikle onu yapanı yü-celteceğini kabul eder. Bu sebeple insan, elinden geldi-ği kadar iyi hasletler ve erdemler kazanmaya, güzel dav-ranışlar gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Ahlâk kitapla-rında bu erdemler arasında üzerinde önemle durulanların başlıcaları şunlardır:

1. Takvâ

“Kur’an ve Sünnet’te Temel Ahlâk Kavramları” başlığı ile bu bölümün başında geniş olarak yer verilmişti. Ha-tırlanacağı üzere Kur’ân-ı Kerîm’de takvâ allahnezdinde en yüksek insanlık değeri olarak gösterilmiştir. Şu hal-de kişinin böyle bir değeri kazanması onun kendisine karşı görevlerinin de başında yer alır.

2. Hilim

Yine “Kur’an ve Sünnet’te Temel Ahlâk Kavramları” başlığı altında incelenen ikinci kavram da hilim olup İslâm ahlâkı üzerine inceleme yapanların hilmi müslümanın karakterini en iyi ifade eden bir kavram ola-rak kabul ettiklerini, çünkü bu kavramın “akıllı olma ve akıllıca davranma” şeklinde özetlenebilecek anlamı yanında ağır başlı olma, affetme, sabır, hoşgörü, barış ve kardeşlik, acelecilik yapıp saldırganca hareket et-mekten sakınma gibi insanlarla uygarca ilişki kurmaya katkı yapan birçok erdemi birlikte ifade eden geniş kap-samlı bir kavram ve dolayısıyla İslâm’ın en temel faziletlerinden biri olduğu görülmüştü.

3. Hikmet

“Bütün özel bilgi alanlarını kuşatan doğru, yararlı, kapsamlı ve derin bilgi; ilâhî gerçekleri, özellikle Kur’an’ın yüksek anlamını kavramaktan doğan bilgi; İslâm dininin ilkelerine inanmak ve bunlara uygun yaşamakla gerçekleşen üstün hayat tarzı, Hz. Peygamber’in müslümanlar için doğru bilgi ve erdemli yaşayış kaynağı olma değeri taşıyan sünneti” gibi anlamlarda kullanılan hikmet kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de, “çok hayır” diye nitelenir; on bir âyette “kitap” ile birlikte kullanılarak hikme-tin, “ilâhî kitaplar” veya “bu kitaplarda vahyedilen de-rin bilgiler” anlamı taşıdığına işaret edilir. Fahreddin er-Râzî, Kadî Beyzâvî gibi müfessirlerin, ilgili âyetle-rin yorumu dolayısıyla yaptıkları açıklamalarda hikmet özetle, bütün doğru bilgilerle güzel yaşayışı kapsayan bir kavram olarak tanımlanır. “Hikmete sarıl. Çünkü hayır hikmettedir” (Dârimî, “Mukaddime”, 34) anlamındaki hadiste de hikmetin bu anlam zenginliğine işaret edilmiştir. Bu önemi sebebiyle Hz. Peygamber’in, “Hikmet müminin yitiği-dir, onu nerede bulursa alır” (Tirmizî, “İlim”, 19; İbn Mâce, “Zühd”, 15) buyurduğu rivayet edilir.

Hikmet, insanı öteki canlılardan ayıran düşünme veya bilme gücünün meyvesidir. Bu sebeple İslâm kültüründe düşünür karşılığında “hakîm” kelimesi kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de ve diğer İslâmî kaynaklarda ilim, mârifet veya irfan, fikir (fikr), tefkir, tefekkür, tedebbür, taakkul, nazar, re’y, zikir, itibar gibi çok çeşitli kelimelerle insan için düşünme faaliyetinin öne-mi vurgulanmış; insanın ancak bu şekildeki düşünce zen-ginliği ile insanlık değerini koruyup geliştireceğine işaret edilmiştir. Akıl sahibi olmak, bilmek ve bildik-leri üzerinde düşünüp sonuçlar elde etmek, uygulamak in-sana özgü bir ayrıcalıktır (ez-Zümer 39/5). Akıllarını kullanmayanlar sağır ve dilsizdirler (el-Bakara 2/171); böyleleri hayvanlardan daha şaşkındır (el-Enfâl 8/22). Bu yüzden Hz. Peygamber’in,”Bir saatlik tefekkür, bir senelik ibadetten daha hayırlıdır” buyurdukları rivayet edilir (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 31). Bu ve benzeri âyet ve ha-dislerin de etkisiyle İslâm ahlâk kültüründe hikmet er-demi temel erdemler (fezâil-i asliyye) denilen dört erde-min daima en başında yer alır ve bunlar çoğunlukla hik-met, şecaat, iffet, adalet şeklinde sıralanır.

Düşünme ve onun ürünü olan bilgi ve dolayısıyla bilim yer yüzünde sadece insana özgü bir haslettir. Kur’an, Hz. Âdem’in meleklerden daha üstün olma sebebini, ona verilen, fakat meleklerin bilmediği bilgilerle izah e-der. Çünkü ilim allah’ın sıfatıdır. Bu nedenle ilim ve hikmetten yoksun kalarak kendisini tanrısal bir nitelik-ten de yoksun bırakan insan, kendi şahsına karşı en bü-yük zararı vermiş sayılır; ayrıca kendisine en değerli nimet olan aklı bağışlayan allah’a da nankörlük etmiş olur.

Yukarıdaki tanımlardan da anlaşılacağı üzere hikmet, bilgi-amel bütünlüğünü de kapsar. Zira özellikle ahlâk gibi uygulamalı bir alana ilişkin bilgiler ancak hayata geçirilerek anlam ve değer kazanır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de bilgilerine uygun davranmayanlar ağır bir dille eleştirilmiş (el-Cum‘a 62/5), Hz. Peygamber de, “Faydası olmayan ilimden allah’a sığınırım” (Müslim, “Zikir”, 73) buyurmuştur.

4. İffet

“İnsanın arzularını, tutkularını aklının ve inancının kontrolünde tutarak, allahve insanlar nezdinde kendisi-ni küçük düşürecek davranışlardan sakınmasını sağlayan bir erdem” anlamındaki iffet kavramının Kur’ân-ı Kerîm’de, “haya, vakar, kişinin kendi şahsiyet ve onurunu koruması” şeklinde yorumlanabilecek bir konumda kulla-nıldığı görülmektedir (el-Bakara 2/273). Diğer bazı â-yetlerde ise “insanın, kendisine ait olmayan bir mala el uzatmaması” (en-Nisâ 4/6), “edepli ve hayalı olması” (en-Nûr 24/33, 60) anlamında kullanılmıştır. Hz. Peygamber de iffetli müslümanlardan övgüyle söz etmiştir (me-selâ bk. Buhârî, “Tefsîr”, 9; “Ahkâm”, 16).

Ahlâk bilginlerine göre, ister mide istekleri olsun ister cinsel istekler olsun, her türlü nefsânî arzulara aşırı düşkünlük, insanı bir bakıma hayvanlaştırır. Çünkü hayvanlar gibi bu insan da tutkularını dizginleme erdemini gösterememiştir.

İslâm ahlâk kültüründe insanın nefsânî arzularına e-sir olma zaafına hevâ denmiş; bu zaaftan korunmanın da ancak aklın buyruğuna uymakla mümkün olacağı ifade edil-miştir. Nitekim Ebû Bekir er-Râzî’nin et-Tıbbü’r-rûhânî’si, İmam Mâverdî’nin Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn’i gibi birçok ahlâk kitabının ilk konuları akıl-hevâ çatışması-na ayrılmıştır. Özellikle Gazzâlî İhyâ ve Mîzânü’l-amel gibi eserlerinde bu konuya büyük önem vermiştir. Başta Kur’ân-ı Kerîm ve hadisler olmak üzere İslâmî kaynaklar-da hevâ, “insanın iyi ve kötü konusunda doğru seçim yapmasını ve akla uygun davranmasını önleyen nefsânî arzu-lar” anlamında kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de nefsânî arzularına aşırı düşkün olan, bu yüzden de inanç ve yaşayışında haktan ayrılan, isyana ve günahlara saplanan in-san “hevâsını tanrısı yapan” (el-Furkan 25/43; el-Câsiye 45/23) şeklinde anılmaktadır. Hz. Peygamber de, “En kötü kul, hevâsına kul olup da dalâlete düşün kimsedir” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 17) buyurmuştur. İşte iffet erdemi, insanı böylesine tehlikeli olan tutkulardan koruyup kol-layan ve ona hayvanî eğilimleri, tutkuları karşısında bağımsızlık kazandıran ahlâkî bir donanımdır. Nitekim, başta Gazzâlî olmak üzere müslüman ahlâk bilginleri ve mutasavvıflar, bu tutkulardan kurtulmayı gerçek özgürlük saymışlar; insanın kendini mânen geliştirme işlevine bu noktadan başlamasını gerekli görmüşlerdir.

5. Doğruluk ve Dürüstlük

İslâmî kaynaklarda doğruluk ve dürüstlük çok çeşitli kelimelerle ifade edilmekte olup bunların başında sıdk ve istikamet kavramları gelir. “İnsanın, söz ve davra-nışlarıyla niyet ve inancında doğru, dürüst ve iyilikten yana olması” şeklinde tanımlanabilecek olan sıdk erdemi genellikle yalanın zıddı olarak kullanılır. İstikamet de, “allah’ın buyruğuna uygun şekilde doğru, dürüst ve temiz kalpli olma” demektir. Doğruluk ve dürüstlük erde-mine sahip olan kişiye sıddîk denir.

İnsanlığın genel ahlâk anlayışında olduğu gibi İslâm ahlâkında da doğruluk ve dürüstlük, insan onurunun ve sağlıklı toplum yapısının vazgeçilmez şartlarından biri olarak telakki edilmiş ve insanın kendi kişiliğine karşı en önemli ödevleri arasında gösterilmiştir. Hz. Peygamber, kendisinden güzel bir nasihat isteyen kişiye, “Al-lah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol” (Müslim, “Îmân”, 13) buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerîm, bu şekilde iman edip doğru olanların üzerlerine meleklerin ineceğini ve onla-ra âhiretle ilgili müjdeler vereceğini ifade eder (Fussılet 41/30). Kant ahlâkının temelini oluşturduğu kabul edilen “kategorik imperatif” (şartsız buyruk), “Sa-na buyurulduğu gibi dosdoğru ol!” şeklinde daha önce Kur’an’da yer almıştır (el-Hûd 11/112; eş-Şûrâ 42/15).

Doğruluk ve dürüstlüğün böylesine önemli olması, ki-şinin kendi şahsına karşı tutumundan başlamak üzere, i-lişkili bulunduğu bütün kişilere ve çevrelere karşı her türlü tutum ve davranışlarını ilgilendiren, ticarî faa-liyetlerden kamu görevlerine kadar hayatın bütün alanla-rında ve bütün mesleklerde aranan bir erdem olmasından ileri gelir. İslâm ahlâk literatüründe konuşmada, niyet ve iradede, karar vermede ve kararında durmada, (riyânın zıddı olarak) amelde, dinî ve mânevî hallerde dürüstlük gibi doğruluk ve dürüstlüğün çeşitli şekilleri üzerinde durulmuştur.

Dürüstlükle uyuşmayan, dolayısıyla kişi onurunu a-şındıran kötülüklerin başında yalan gelir. Kur’an ve hadislere göre yalan bir münafıklık alâmetidir (en-Nisâ 4/145; el-Münâfikun 63/1; Buhârî, “Îmân”, 24; Müslim, “Î-mân”, 107). İslâm dini prensip olarak insanın ruhsal ge-lişmesine, toplum düzenine ve barışına zarar veren her türlü kötülüğü yasaklamakla birlikte, gerek âyetlerde gerekse hadislerde yalan konusunda oldukça ağır ifade-lerin kullanıldığı görülmektedir. Bunun sebebi, ahlâk kültüründeki veciz ifadesiyle yalanın “bütün kötülükle-rin anası” (ümmü’l-habâis) olmasıdır. Bu nedenle Hz. Peygamber, “Size doğru olmanızı emrederim. Çünkü doğruluk iyi olmaya, iyilik de cennete (yasakkelime)ürür. İnsan doğrulukta sebat ederek nihayet allahkatında ‘sıddîk’ diye yazılır. Sizi yalan söylemekten de menederim. Çünkü yalan kötülük işlemeye, kötülük de cehenneme (yasakkelime)ürür. İnsan yalan söyle-ye söyleye sonunda allahkatında ‘kezzâb’ diye yazılır” (Buhârî, “Edeb”, 69; Müslim, “Birr”, 102-105) buyurmuştur. İşte İslâm ahlâkında doğruluğun bütün iyiliklerin teme-li, yalanın ise bütün kötülüklerin anası olması telak-kisi, Kur’an ve hadislerde ortaya konan bu anlayıştan kaynaklanmaktadır.

Riyâ ve dalkavukluk gibi davranışlar da doğruluk ve dürüstlüğe aykırı, Kur’an’ın aziz saydığı (el-Münâfikun 63/8) müminin onurunu zedeleyen, dolayısıyla kişinin kendisini özenle koruması gereken kötülüklerdir. Çünkü dalkavukların ve riyakârların en büyük sermayeleri ya-landır. Onların asılsız veya abartılı, böyle olduğu için de dürüstlükle bağdaşmayan övgüleri hem kendi kişilikle-rini lekelemekte hem de övülen kişilerin boş ve temelsiz bir gurura kapılarak kusurlarını görmelerine engel ol-maktadır. Bu yüzden Hz. Peygamber, bu kişileri insanla-rın en kötüleri arasında saymış (Buhârî, “Edeb”, 52; Müs-lim, “Birr”, 100); “Dalkavuklarla karşılaştığınızda yüzle-rine toprak savurun!” (Müslim, “Zühd”, 14) buyurarak onla-ra yüz verilmemesini öğütlemiştir.

6. Tevazu

Tevazu, “insanlara karşı alçak gönüllü olma, kibirle-nip böbürlenmekten sakınma” anlamına gelen bir ahlâk te-rimidir. Kur’ân-ı Kerîm’de allah’ın iyi kullarından söz eden bir âyette en başta tevazu erdemine işaret edile-rek, “Onlar yeryüzünde tevazu içinde yürürler” (el-Furkan 25/63) buyurulmuştur. Kur’an ahlâkı ile eğitilmiş olan Hz. Peygamber, bütün müslümanlar karşısında mütevazi ol-mayı, değişmez bir davranış kuralı olarak özenle korumuş; müslümanların onu “Anam babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah!” diyecek derecede çok sevmelerinde de alçak gönüllülüğünün çok büyük bir rolü olmuştur. Bu sebeple İslâm ahlâk geleneğinde tevazu, bir peygamber sıfatı o-larak değer görür.

Bununla birlikte bir müslümanın, başkaları tarafından hor ve hakir düşürülecek, izzeti nefsini zedeleyecek şe-kilde kendisini küçük düşürmesi de İslâm ahlâkıyla bağdaşmaz. Zira Kur’an’da allahve Resulü ile birlikte müminin kişiliği de aziz sayılmıştır (el-Münâfikun 63/6). Bu sebeple ahlâk kitaplarında her müslümanın kendi sos-yal seviyesine göre onurunu koruyacak şekilde davranması gerektiğine dikkat çekilir. Ayrıca, özellikle müslümanların müslüman olmayanlar karşısında, haksızlığa ve aşırılığa sapmadan, onurlu davranması da Kur’an’ın bir buyruğudur (bk. el-Feth 48/29).

Ahlâk kitaplarında izzeti nefis duygusunun, tevazu sınırını aşarak gurur ve kibire sapması tehlikesine de önemle işaret edilir. İmam Mâverdî, kibiri bütün kötü huyların en başında ve en tehlikelisi olarak gösterir. Çünkü “kibir (insanlar arasında) kin doğurur, toplumsal uyuşma ve kaynaşmayı baltalar, dostların gönüllerine nefret sokar.” Gazzâlî de İhyâ’da (III, 236-309), “Kal-binde zerre kadar kibir bulunan kişi cennete giremeyecek-tir” (Müsned, IV, 134) anlamındaki hadisi hatırlattıktan sonra şu görüşlere yer verir: “Kibir cennetin bütün ka-pılarını kapatır; zira kibirli insan kendisi için sevip istediğini öteki müslümanlar için isteyemez. Kibirde benlik iddiası bulunduğundan böyle birisi alçak gönüllü olamaz. Oysa alçak gönüllülük takvâ sahiplerinin başta gelen erdemidir.”

 

5-İNSANLARA KARŞI AHLAKİ GÖREVLERİMİZ

1-Hiç kimseye zarar vermemek.
2-Başkalarına yardım etmek.
3-Büyüklere saygı, küçüklere merhamet göstermek.
4-Selamlaşmak.
5-Dargın durmamak.
6-Dargınları barıştırmak.
7-Dostları ziyaret etmek.
8-Misafirleri ağırlamak.
9-Davete gitmek.
10-Büyüklerin elini öpmek.
11-Başkalarının kusurlarını araştırmamak.
12-Kötülük yapanları bağışlamak.
13-Hastaları ziyaret etmek.
14-Cenazelere katılmak.
15-İnsanların iyiliğini istemek.

6-ANNE VE BABANIN ÇOCUKLARINA KARŞI GÖREVLERİ

Aile yuvasının süs ve mutluluk kaynağı olan çocuk, anne ve babaya Allah’ın emanetidir. Anne ve baba çocuklarının terbiyesinden hem Allah’a, hem de topluma karşı sorumludur.

Anne ve babanın çocuklarına karşı başlıca vazifeleri şunlardır:
1-Çocuklarını sağlıklı olarak besleyip büyütmek, çocukların ruh ve beden sağlığını korumak.
2-Çocuklarına haram lokma yedirmemek.
3-Çocuğuna güzel bir isim koymak.
4-Çocuğu iyi terbiye etmek, ona ahlak yönünden güzel örnek olmak.
5-Çocuğuna dini ibadetleri ve ahlaki görevleri öğretmek.
6-Çocuğu okutmak ve geçimini sağlayacak bir meslek sahibi yapmak.
7-Çocukları sevmek, onlarla ilgilenmek.Çünkü çocukların yemek içmek kadar sevgiye de ihtiyaçları vardır.
8-Çocuklara sevgi gösterirken, hediye verirken ayrım yapmamak, eşit ve adaletli davranmak.
9-Evlenme çağına geldikleri zaman çocukları evlendirmek.

ÇOCUKLARA KARŞI GÖREVLERİMİZ

 Evliliğin ana gayesi neslin devamını sağlamaktır, insanlar geride bıraktıkları nesillerle devam ederler. Bu bakımdan Allah insanlarını fıtratına çocuk sevgisini yerleştirmiştir. Bu sevgi sayesinde çocukların yetiştirilmesi için her türlü zorluğa katlanılmaktadır. Yavru sevgisi aynen hayvanlar için de geçerlidir. Yavrusunu korumak için hayatını tehlikeye atan nice canlılara rastlanılmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesine göre çocuklar dünya hayatının zinetidir:

“Mal ve oğullar dünya hayatının süsleridir.” Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuğu “ciğerpare” olarak nitelendirmiş, torunları Hasan ve Hüseyin için.

“Onlar benim dünyadan iki çiçektir” buyurmuştur. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.) Hasan’ı omuzlarına almış ve:

- Allahım! Ben onu seviyorum. Sen de sev demiştir. Rasulüllah (s.a.v.) Enes b. Malik’e şöyle dua etmiştir.

- Allahım! Onun malını ve çocuğunu çoğalt, onu bereketlendir.

Aile toplumun, çocuklar da ailenin teminatıdır. Eşleri birbirine bağlayan en önemli unsur çocuklardır. İstatistikler de göstermiştir ki; çocuk sayısı arttıkça boşanma nisbeti azalmaktadır.

ÇOCUK TERBİYESİNİN ÖNEMİ:

 Ailenin gözbebeği olan çocukların hayırlı birer insan olmaları ve ileride ana-babayı en güzel bir şekilde temsil edip, onları hayırla yad ettirebilmeleri için çok iyi yetiştirilmeleri gerekir. Aksi halde saadet ve rahmet kaynağı olacak çocuklar, felaket ve azap sebebi olurlar.

Çocuk terbiyesi son derece bilgi, sabır ve ciddiyet isteyen bir konudur. Bilhassa anne-babanın bu hususta yetişmiş olmaları gerekir. İslami ölçülere göre çocuğu nasıl eğiteceklerini, hangi yaşta nasıl davranacaklarını bilmeleri icab eder.

 DOĞUMDAN İTİBAREN ÇOCUĞA KARŞI GÖREVLER

 DOĞUMU SEVİNÇLE KARŞILAMAK VE HAZIRLIKLI OLMAK

 Bebek bekleyen anne ve babaların ve yakın kişilerin korkulu rüyaları ve duaları, hep doğacak bebeğin sağlığı ve normalliği ile ilgilidir. “Kız olsun, erkek olsun, eli ayağı düzgün olsun da!” denilir. Bu “eli ayağı düzgün olsun da!...” deyişinin altında şüphesiz bütün diğer düzgünlükler saklıdır. İşitmesi, görmesi, zekâsı vs. Anne ve babaların, çocukların gerek beden gerek zihin ve ruh açısından nasıl bir insan olacağını tayin etmede seçim haklarının hemen hemen hiç yoktur. Anne ve babalar, başlangıçta, birbirlerini eş olarak seçerken ve daha sonra çocuk sahibi olmaya karar verirken, iradelerini az çok kullanabilmişlerdir. Fakat çocuklarına geçirecekleri özellikler konusunda iradeleri söz konusu değildir. Gerçi onlar çocuklarının, içlerinden birine veya her ikisine birden benzeyeceğini bilmektedirler, buna hazırdırlar. Fakat kalıtımla ilgili kanunlar o kadar şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir ki, hiçbir anne ve baba, bunları önceden kestirmeye güç yetiremez. Çocuğun ilerdeki gelişimi ise, onu meydana getirecek ilk hücre tarafından büyük ölçüde belirlenmiş olacağından, anne babanın, çocuklarını sahip olacağı yetenekleri ve sınırlılıkları kabul etmekten başka çareleri olmayacaktır. İyi anne baba olmak için en büyük garanti, bakılması kolay, normal bir çocuğa sahip olmaktır. Mü’minlerin annesi Hz. Aişe, yakınlarından birinden bir doğum haberi aldığında, hiçbir zaman “Kız mı, erkek mi?” diye sormazmış. “Kusursuz mu?” diye sorarmış. Kusursuz olduğun öğrenince de “Elhamdülillah!” dermiş.

Çocuklarımıza karşı doğumdan itibaren yapmamız gereken görevler şunlardır:

1. Tebrik ve Tahnik: İster kız ister oğlan olsun çocuk dünyaya geldiği zaman öncelikle anneye “geçmiş olsun” denmeli ve babayla anneyi tebrik etmelidir. Bundan sonra yapılacak iş, hurma veya herhangi bir tatlıyı ezip çocuğun damağına sürmektir ki, buna “tahnik” denir. Bu, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uygulamasıdır. Sağlık açısından da faydalıdır. Bu yolla çene nahiyelerini harekete geçirip kuvvetlendirmek, böylece anasının göğsünü daha çabuk tutmasını sağlamak mümkündür.

2. Tesmiye (İsim verme): Anne-babalar çocuklarına verecekleri ismi uzun uzun düşünürler. Çünkü isim, söylenişindeki kolaylık, aile içindeki kabul edilirlik ve telkin ettiği mana ile söylendikçe, çağrıldığı kimseyi de, onu işitenleri de etkileyecektir. En eski çağlardan beri insanın ismi kendisi ile özdeş kabul edilmiş, ismine yapılan sihir ve büyünün insanın kendisini etkileyeceği düşünülmüştür. İsminin anılması insanı heyecanlandırır. İyilikle anılması sevinç, kötülükle anılması keder verir. İsimlerinden duydukları rahatsızlık sebebiyle onları değiştirmek için yasal yollara başvuranların ve isimlerini değiştirenlerin sayısı az değildir. Bazen bir insanın sevilip sevilmemesi, mutlu olup olmaması bile ismine bağlanır. İsmin psikolojik etkisi önemlidir. Peygamberimiz, çocuklara güzel isimler konulmasını, büyüklerin de güzel isimlerle çağrılmasını tavsiye etmiştir. Bazen kişiler, asıl isimleri başka olduğu halde künyeleri ile çağrılmaktan hoşlanırlar. Künye, doğduğu yere, anne-babaya veya sahip olduğu iyi bir özelliğe işaret edilerek kişiye verilen sıfattır. Mesela ünlü sahabi Abdurrahman’a Peygamberimiz, kedilere sevgisi ve bir kedi yavrusunu kucağında taşımasından dolayı “Ebu Hureyre” (kedi babası) demiş, bu isim sahabi tarafından çok sevilip benimsendiğinden kendisi bu künye ile tanınmış, asıl ismi hemen hemen unutulmuştur. Hz. Ali de bir gün toprakların üzerinde yatıp uyumuşken, üzerine topraklar bulaşmış halde kendisini bulan Peygamberimiz, “Kalk ey Ebu Turab” diye seslenmiş, toprak babası, topraklı adam anlamındaki bu hitap, Hz. Ali’nin çok hoşuna gitmiş, isminin yerini almamış olmakla beraber, bu künye ile çağrılmak Hz. Ali’ye daima neşe vermiştir.<!--[if !supportFootnotes]-->[6]<!--[endif]-->

 İsim, insanın kimliğidir. Dünyada ve ahirette kişi ismiyle çağrılır.

“Şüphesiz ki sizler kıyamet gününde isimlerinizle, babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız. O halde isimlerinizi güzel koyun.”

İsmin ne zaman verileceği hususunda genişlik vardır. Doğduğu gün vermek caiz olduğu gibi, üç gün sonra, akikanın kesileceği yedinci günde veya daha sonra da caizdir.

İsim verilmedin önce çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okumak sünnettir. Rasulüllah (s.a.v.) Hz. Hasan’ın kulağına ezan okumuş, çocukların kulaklarına ezan ve kamet okunursa, bunun şeytanın zararını önleyeceğini bildirmiştir.

Çocuğun kulağına ezan okumak çok manalı bir iştir, insanın dünyaya geldiğinde ilk duyacağı ses “Allahü Ekber” dünyadan ayrılırken son duyacağı söz de Kelime-i tevhid olursa, hayata güzel başlamış, güzel bitirmiş olur. Hayata mana ve değer kazandıran da budur.

 İsimlerin Güzel Olması:

 Yaratıkların en şereflisi olan insanın ismi de şerefine uygun güzellikte olmalıdır. Cahiliyye döneminde kişilere genellikle hayvan adları verilirdi. Ayrıca vuruculuk, kırıcılık ifade eden isimlerle, put isimleri yaygındı.

Hazreti Peygamber (s.a.v.) isme değer vermiş. Pek çok kimsenin adın değiştirerek daha güzel isimler takmıştır.

“Peygamber isimlerini kullanın. Allah’a en sevimli isimler, Abdullah ve Abdurrahman’dır.”

Çocuklarınıza verdiğiniz veya vereceğiniz isimlerin manasını öğrenmek için www.isimname.com  sitesini ziyaret etmenizi tavsiye ederim.

3. Çocuk için akika kesmek: Akika; doğan çocuğa yedinci günü kesilen kurban demektir. Alimlerin çoğuna göre akika sünnettir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hüseyin için akika kesmiştir.

“Her çocuk akikasına karşılık rehindir. Yedinci gününde onun için koyun kesilir, adı konur ve başı traş edilir.”

Akikanın yedinci günü kesilmesi müstehab ise de, başka zamanlarda da kesilebilir. Babanı mali durumu müsaitse yedince günü, değilse müsait tarihte keser.

Kurbanlık hayvanda aranan vasıflar akikada da aranır. Yalnız akikada ortaklık sahih değildir. Ayrıca akikanın kemiklerini kırmak mekruh görülmüştür.

AKİKANIN HİKMETİ:

Akika; verdiği çocuk nimetine karşı Cenab-ı Hakk’a teşekkür manası taşır. Çocuğun her türlü kötülüklerden, şeytanın şerlerinden emin olması için Cenab-ı Hakka bir yöneliştir. Akikanın her organı, çocuğun organlarına bedel olarak takdim edilmiş olur. Ayrıca sevgi ve kaynaşmaya sebep olur. Bu vesile ile dostlar bir araya gelir. Çocuk sahibinin sevincine iştirak edilmiş, etinden fakirlere de dağıtmak suretiyle sosyal dayanışma sağlanmış olur. Akikadan bir parça etin çocuğun doğumuna nezaret eden ebeye verilmesi de müstehab görülmüştür.

4. Çocuğun Başını Traş Edip Ağırlığınca Gümüş Tasadduk Etmek: Çocukla ilgili meşru hükümlerden biri de, doğumunun yedinci gününde çocuğun saçları traş edilip, ağırlığınca gümüşün fakirlere sadaka olarak verilmesidir.

Bunun sıhhi ve sosyal hikmetleri vardır. Yeni doğan çocuğun saçlarını kesmek, saç köklerinin kuvvetlenmesini ve saçların daha gür çıkmasını sağlar. Ağırlığınca gümüş tasadduk etmek ise fakirleri sevindireceği için dostluk, yardımlaşma ve kaynaşmaya sebep olur.

Bazı İslam ülkelerinde isim koyma, akika kesip ziyafet verme, çocuğun başını traş edip tasaddukta bulununca aynı tarihte, yani yedinci günde toplanarak bu gün dini bir merasim haline getirilmekte, bu uygulama çocuk ve ailesi için güzel bir hatıra olmaktadır. Bu isim koyma merasimi özellikle Kuzey Afrika İslam ülkelerinde yaygındır.

 

5. Çocuğu Sünnet Ettirmek: Sünnet olmak fıtratın gereğidir. Aslında sünnet olmak “Hitan” kelimesiyle ifade edilir. Hz. İbrahim (a.s.)’dan intikal eden bir sünnettir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır. “İbrahim (a.s.) seksen yaşında iken Kaddüm köyünde sünnet olmuşlardır. Kaddüm Şam’a bağlı bir köy idi.

Sünnet olmak Yahudilerce de uygulanan bir gelenektir. Zira Tevrat’ın hükmü böyledir. Önceleri hristiyanlar da sünnet oluyorlardı. Fakat Hitan, erkeklik organın kılıfını kesmek değil, kalpteki örtüyü kaldırmaktır, şeklinde yersiz bir te’vile giderek sünnet olmayı terk ettiler.

Sünnet olmak İslam’ın şiarıdır. Bir bakıma insan vücuduna İslam damgası vurmaktır. Allah’a teslimiyetin ve İbrahim (a.s.)’a sevgi ve saygının ifadesidir.

Sünnet olmak erkekler için vaciptir. Büluğ çağına ulaşmadan yapılması gerekir. Doğumdan kısa süre sonra yapılması daha uygun olur. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Hasan ve Hüseyin’i yedinci günlerinde sünnet ettirdi.

Sünnet olmanın sağlık açısından da pek çok faydaları vardır. Bazı doktorlara göre kanser ihtimalini bile azaltmaktadır.

Sünnet, çocuğun hayatında önemli bir olay sayıldığından canlı merasimlerle yapılmakta, bu vesileyle geniş çaplı ziyafetler verilmektedir.

 

6. Çocuklara İyi Bir Terbiye Vermek: Anne-babanın çocuklara karşı en başta gelen görevleri onları ruhî ve bedenî yönden eğitmek ve topluma her yönden faydalı birer eleman haline getirmektir.

Terbiyenin, birisi ruhî diğeri ise bedeni olmak üzere iki önemli yönü vardır.

 

A.  Ruhî ve Manevî Terbiye:

İnsanlar dünyaya günahsız gelirler. Dünyaya gelen bebeğin bu temiz yapısını bozmadan onu İslam fıtratı üzere yetiştirmek önce anne ve babanın görevidir. Çocuk anne ve babaya emanet edilmiştir. Kalbi pırlanta gibi temiz, saf ve bomboştur. Gördüğü ve duyduğu her şeyi almaya kabiliyetli, yöneltilen her şeyi yapmaya meyyaldir. Eğer iyiliğe alıştırılır ve iyilik öğretilirse, iyi yetişir ve dünyada da ahirette de helak olur. Bunun vebali de onu iyi terbiye etmeyen ana-babaya aittir.

Çocukları dünyevi ve uhrevi tehlikelerden korumak Allah’ın emridir.

“Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun ki onun yakıtı insan ve taştır.” Çocuk eğitimine dair birkaç hadis-i şerif nakledelim:

“Hiçbir baba, çocuğuna güzel edepten daha üstün bir şey bağışlayamaz.” (Tirmizi)

“Çocuklarınıza ve aile halkına hayır ve iyilik öğretin, onları edepli yetiştirin.”

“Çocuklarınızı şu üç edep üzere yetiştirin; Peygamberini sevmek, onun aile halkını, dost ve yakın arkadaşlarını sevmek, Kur’an okumak” (Tabarani)

Biz ruhi ve manevi terbiye derken; insanın iman, amel, akıl, ahlak ve nefis yönünden olgunlaşmasını kasdediyoruz.

a. İman Terbiyesi: Çocuk temyiz çağına gelince ona yaşına uygun bir üslupla iman esaslarını öğretmek, Allah’ın varlığı, birliği, melekler, kitaplar, peygamberler, öldükten sonra dirilme, kabir azabı, hesap, mizan, sırat, cennet ve cehennem konularında bilgi vermek gerekir. Çocuğun iman temeli zayıf olursa diğer yönlerinin sağlam olması düşünülemez.

b. Amel Terbiyesi: Çocuk, yaşına göre, inandığı hususları kademe kademe hayata aktarmaya başlamalıdır. Asıl sorumluluk ergenlik çağına geldiğinde başlarsa da, önceden ibadete alıştırılmalı, bunun için teşviklerde bulunulmalıdır. Lokman (a.s.), oğluna nasihat ederken:

“Yavrucuğum, Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir. Başına gelenlere sabret” demişti.

Cenab-ı Hak Hz.Peygamber (s.a.v.)’e namaz konusunda titizlik göstermesini emrederek:

“Aile fertlerine namazı emret. Kendin de sabır gösterip devam et.”

Cenab-ı Peygamber (s.a.v.) Allah’tan aldığı bu direktifi aynen uygulamış. Kendi aile fertlerinin namazıyla bizzat ilgilenmiş, Hz. Fatıma ile Hz. Ali’yi altı ay boyunca her gün sabah namazına kaldırmıştır. Ümmetinin de aynı görevi yapmasını isteyerek:

“Yedi yaşına girdiklerinde çocuklarınıza namazı emredin, on yaşına girdiklerinde (namaz kılmazlarsa) sıkıştırın. Yataklarını da ayırın” Başka bir rivayette, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e çocuğun ne zaman namaz kılmaya başlayacağı sorulduğunda;

“Sağını solunu ayırt etmeye başladığında çocuğa namazı emredin.” Her ne kadar namaz, oruç gibi ibadetler buluğ çağında farz olursa da bu teşvikler, önceden hazırlamak gayesiyledir. Atalarımız “Ağaç yaş iken eğilir” demişlerdir.

c. Ahlak Terbiyesi: Ahlak terbiyesinden maksat, çocuğu güzel huy ve meziyetlerle bezemek, kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaştırmaktır. Çocuğa kazandırılacak en güzel servet iyi ahlaktır.

Ahlaki yönden bozuk olan çocuklar ne kadar kabiliyetli ve çalışkan olurlarsa olsunlar, bu kabiliyetlerini hayırda değil, şerde kullanırlar. Ahlaksız insana imkan ve servet vermek, katilin eline silah vermekten beterdir.

İnsanın doğuştan gelen bir takım manevi hastalıkları vardır. Kin, haset, öfke, bencillik, cimrilik, hırs, kibir vs. gibi hastalıkları giderip ona sevgi, hoşgörü, sabır, cömertlik, fedakarlık, kanaatkarlık, tevazu gibi güzel hasletler kazandırmak ahlaki terbiyenin esasıdır. Yalan ve riyadan uzak, ihlas ve samimiyet üzere yaşamak, başkalarının ırz ve malına göz dikmemek, eliyle ve diliyle kimseyi rahatsız etmemek, başkalarına zarar vermediği gibi, başkalarına faydalı olmak, helalarla yapışıp haramlardan kaçınmak, olgun insan olmanın gereklerindendir. Küçük yaşta çocuğa bu hasletleri kazandırmak ona her şeyi kazandırmak demektir.

B. BEDEN TERBİYESİ: Çocukların helal kazançla beslenmelerinin birinci derecede sorumlusu babadır. Bir babanın çoluk çocuğuna yaptığı harcamanın hükmü ise sadakadır.

Beden yönünden sağlıklı olmayan kişiler ruhi açıdan da sıhhatli olmazlar. Çocukların gıdası, tedavisi, hastalıklara karşı korunması, vücudunun kuvvetli ve sağlıklı olması için uygun sporlar yaptırılması gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v.):

“Kuvvetli mü’min, Allah katında zayıf mü’minden, daha sevimlidir” (Müslim)

Hz. Peygamber (s.a.v.) ok atmayı, yüzmeyi, koşuyu ve güreşi teşvik etmiştir. Kendisi Aişe validemizle koşmuştu. Kılıç, mızrak oyunlarının mescide yapılmasına bile izin vermişti.

Hz. Ömer, valilere yazdığı mektup da, “Çocuklarınıza, atıcılık, yüzücülük ve binicilik öğretiniz” diye tembihte bulunmuştur.

İbadetlerdeki asıl gaye Allah rızası olmakla beraber, namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin bedeni geliştirdiği de bir gerçektir. Çocukların ruh ve beden sağlığı açısından sıhhatin düşmanı olan içki, kumar, esrar, zina, homoseksüellik gibi kötü alışkanlıklardan korumak için ciddi tedbirler almak, onları bu kötü işlere alıştıracak çevre ve arkadaşlardan uzak tutmak gerekir. Bugün, barlar, pavyonlar, diskotekler, her türlü ahlaksızlığın çağdaşlık namına işlendiği eğlence yerleri, gençliği manen ve maddeten boğan batakhanelerdir.

7. Çocuklar Arasında Adaleti Gözetmek: İslam’a göre insanlar tarağın dişleri gibi eşittirler, insanların değeri, renge, cinsiyete, ırka göre değil takvaya göredir. Çocuklar arasında adil davranmak hem Müslüman olmanın hem de evde huzuru sağlamanın gereğidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bu konuya dikkat çekerek, üç kere: “Çocuklarınız arasında adaleti gözetin. Çocuklarınız arasında adaleti gözetin. Çocuklarınız arasında adaleti gözetin” buyurmuştur. (Ahmet b. Hanbel) Bu hadis-i şerif şu şekilde de rivayet edilmiştir:

“Allah’tan korkun. Çocuklarınızın size iyilik etmesinden hoşlandığınız gibi, aralarında adaleti de gözetin.”

Çocuklar, kız veya erkek oluşlarına göre farklı muameleye tabi tutulmamalıdır. Böyle bir anlayış cahiliye anlayışıdır. Cahiliye döneminde Araplar kız çocuklarından hoşlanmazlar, kız babası olmaktan utanç duyarlardı. Kur’an bunu şöyle belirtiyor:

“Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkeden yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar da kötüdür.”

Haddi zatında kız çocukları zayıf oldukları için himayeye daha çok muhtaçtırlar. Onların ikinci plana atılmaları doğru değildir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Kimin üç kız çocuğu bulunur da onları besleyip büyütmede sabır gösterir, onları yedirir, içirir ve kendi malından giydirirse o kızlar onunla ateş arasında perde olurlar. “ (Ahmet b. Hanbel)

Çocuklardan bazılarını diğerlerine üstün tutmak, çocuklar arasında kıskançlık ve düşmanlığa sebep olur.

Yakup (a.s.), Yusuf (a.s.) da peygamberlik alameti sezmiş ve onu diğerlerine tercih etmişti. Bu hal öteki kardeşlerinin öfkesini kabarttı. Bu haset ve öfke Yusuf’u kuyuya atmaya kadar götürdü.

8. Çocukları Hayata Hazırlayıp Evlendirmek: Çocuklar bir gün nasıl olsa yuvadan uçacaklarına göre onları kendi başlarına geçimlerini temin edecek hale getirmek, yuva kurup güzelce yürütebilecek hale gelince de onları hayırlı birer eşle evlendirmek, büyüklerin en önemli görevlerindendir.

Çocukları istemedikleri eşlerle evlendirmek caiz değildir. Bununla birlikte, onları tamamen kendi hallerine bırakmak da uygun olmaz. İzdivaç konusunda çocuklara fikir vermek, onlara tecrübelerini aktarmak, bu konuda en doğru kararı vermekte yardımcı olmak büyüklerin görevidir. Burada baskı ve empoze değil ikna önemlidir.


7- ANNE VE BABAYA KARŞI GÖREVLER

1-Anne ve babaya iyilikte bulunmak.
2-Geçim sıkıntısında iseler geçimlerini sağlamak.
3-Anne ve babayı söz ve davranışları ile hiçbir şekilde incitmemek, ‘öf’ bile dememek.
4-Anne ve babalarına karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmak, yüzlerine sert ve öfkeli bakmamak.
5-Çağırdıkları vakit hemen koşmak.
6-Anne ve babaların emirlerini (bu emirler Allah’a itaatsizlik olmadıkça) dinlemek ve yerine getirmek.
7-Her işte onları memnun etmek.
8-Yanlarında yüksek sesle konuşmamak.
9-Ana – baba hizmete muhtaç duruma geldiklerinde onlara hizmet etmek ve bunu seve seve yapmak.
10-Yolda giderken önlerine geçmemek.
11-Onlardan izinsiz bir yere gitmemek.
12-Öldükleri zaman onları rahmetle anmak, dua etmek, onların ruhları için hayır yapmak.


8-KOMŞULARIMIZA KARŞI GÖREVLERİMİZ

1-Komşuların hakkına saygılı olmak, onları söz ve davranışlarımızla incitmemek.
2-Güler yüzlü, tatlı sözlü olmak, sevinç ve üzüntülerini paylaşmak.
3-Dert ve sıkıntılarını gidermeye çalışmak, gerektiğinde yardım etmek, ödünç vermek, hediyeleşmek.
4-Ses ve gürültü ile onları rahatsız etmemek.
5-Hastaları ziyaret etmek, ölenin cenazesine katılmak, başsağlığı dilemek.
6-Kendimiz için sevdiğimiz şeyleri onlar içinde sevip arzu etmek, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyleri onlara yapmamaktır.

Biz müslümanlar olarak bu kategorilere ayrılmış görevleri her birimiz hayatımıza tatbik ederek gerçek bir müslümanın davranması gerektiği gibi insanlığa ve tüm insanlara örnek olmalıyız. Rabbim bizi bu davranışlarla süslesin İnşallah.
En Güzel Dost'a emanet olun.

ANNE-BABA

Toplum yapısının temeli olan ailenin kurucuları ve en önemli iki unsuru. Allah'ın insanlardan korunmasını istediği beş kutsal şeyden biri de, neslin devamıdır. Neslin devamını Allah (c.c.), canlıların kabiliyet ve yapılarına göre belli kanunlara bağlamıştır. Neslini devam ettirebilmek için en büyük zorluklarla karşılaşan canlı da insanoğludur. İnsan, canlıların en güçlüsü olmasına rağmen, doğduğu anda en zayıf olanların başında gelir. Bazı hayvan yavruları doğumdan hemen sonra, bir kısmı da kısa bir zaman sonra ayağa kalkabildiği, ihtiyaçlarını gidermeye başlayabildiği hâlde insanoğlu ancak, doğumundan yıllar sonra bu seviyeye gelebilir. Neslin devam edebilmesi için bütün bu zorlukları çeken ana babalardır. Anne, yavrusunu dokuz ay karnında taşır, hamilelik süresince pek çok güçlükle karşılaşır, hayatî tehlikeleri de göze alarak çocuğunu doğurur. Hiç bir şeye gücü yetmeyen bebeğini büyütmek için, uykusundan, istirahatinden, sıhhatinden feragat eder. Nitekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

"Biz, insana, ana-babasına iyilikte bulunmayı tavsiye ettik. Özellikle de anasını tasviye ederiz ki, o, kat kat zaafa düşerek ona hamile kalmış, emzirmesi de tam iki sene sürmüştür. Binaenaleyh; bana ve ana-babana şükret. " (Lokman, 31/14). Aile ve çocuğun ihtiyaçlarını temin etmek için baba yılmadan, usanmadan çalışır, yemez yedirir, giymez giydirir. Çocuğun bir yeri ağrısa, onlar daha fazla rahatsız olurlar. Çocuklarının rahatını kendi rahatlarına tercih ederler. Bu zahmetli meşgale, değişik safha ve şekillerde olmak üzere yirmi otuz yıl devam eder. Hatta, ana-babanın çocuğuna gösterdikleri ilgi hayat boyu sürer gider.

Allah'ın, ana-baba ve çocuklar arasında yarattığı sevgi ve saygıdan kaynaklanan işte bu hak-görev ilişkisi, insan neslinin yozlaşmadan, sıhhatli ve sağlam bir şekilde devam edebilmesinin ve vazgeçilmez bir şartıdır.

Ana-babanın çocuklar üzerindeki haklarını şöyle sıralayabiliriz:

1. İtaat (saygı): Çocukların ana-babalarına karşı en önemli görevleri onlara itaat etmek, yapılması haram olmayan isteklerini yerine getirmektir. Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Biz insana, ana-babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilah tanımadığın) bir şeyi bana ortak koşman için sana emrederlerse, artık onlara bu hususta itaat etme." (el- Ankebût, 29/8) Bu ayet ashabtan Sa'd b. Ebi Vakkâs hakkında nazil olmuştur. Hz. Sa'd olayı şöyle anlatmaktadır: "Ben anneme hürmet ve itaat eden bir çocuktum, müslüman olunca annem bana:

-Sa'd! bu yaptığın nedir? Ya sen bu yeni dinini bırakırsın, yahut da ben yemem içmem ve sonunda ölürüm. Sen de benim yüzümden; "anasının katili!" diye ayıplanırsın, dedi. Ben; "Anneciğim böyle yapma. İyi bil ki, ben bu dini bırakmam!" dedim. Ve iki gün iki gece bekledim. Kadın ne yedi, ne içti. Bunun üzerine:

"-Vallahi anne, iyi bil ki, senin yüz canın olsa da bunlar birer birer çıksa, ben bu dinimi yine bırakmam. Artık ister ye, ister yeme" dedim. Bu azmimi görünce annem bu direnmesinden vazgeçti. Bunun üzerine yukarıdaki ayet-i kerîme nazil oldu. (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, XII, 121 ) .

Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde: "Allah size, annelerinize itaatsizliği... Haram kıldı." (Buhârî, Edeb, 4).

Yukarıda zikredilen ayet ve hadislerden de anlaşılacağı gibi ana-babaların istek ve arzularını yerine getirmek, onlara karşı çıkmamak Allah'ın emridir. Ancak, ana-baba çocuğundan Allah'a karşı gelmesini, O'nu inkâr etmesini, farz kıldığı bir şeyi yapmamasını, haram kıldığı şeyleri yapmasını emrederse; onların bu istekleri yerine getirilmez. Çünkü Allah'a isyan olan hususta, ana-baba da olsa, insanlara itaat edilmez.

2. Ana-babaya iyi davranmak. Allah'u Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de, insanın kimlere karşı görevleri olduğunu sıralarken şöyle buyurur:

"Yüce Rabb'ın şöyle emretti; Yalnız Allah'a ibadet edeceksiniz, ana-babalarınıza iyilik yapacaksınız. Şayet bunlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa sakın onlara "öf " dahi deme, yüzlerine bağırma, onlara tatlı söz söyle. Onlara, merhamet belirtisi olarak tevazu kanadını aç da, "Ya Rab, küçüklüğümde bana şefkat gösterdikleri gibi, sen de onlara merhamet et" de "(el-isrâ, 17/23-24)

Peygamber Efendimiz de "kime iyilik yapayım?" diye üç defa soran bir sahabiye, üç defasında da, "annene" cevabını verdikten sonra dördüncü soruda, babasına iyilik yapması gerektiğini söylemiştir. (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1).

Ana-baba, çocuklarına yeteri kadar iyilik yapmamış olsalar, hatta bazı zararları dokunmuş olsa da, çocuklar, onlara yine de iyi davranmak mecburiyetindedir. Çünkü insanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Çocukluğumuzdaki yanlış ve zararlı davranışlarımızı güler yüzle karşılayanlar bize muhtaç duruma gelince onlara, bize yaptıkları gibi iyi davranmamız aynı zamanda bir şükran borcudur.

3. Maddî ihtiyaçlarını gidermek. Yaşlanıp kendi ihtiyaçlarını temin edemez hâle gelince ana-babaların bütün ihtiyaçlarını temin etmek çocukların görevidir. Bu görev sadece ahlâkı olmayıp, hukuken de vardır. Bu görevini yerine getirmeyen kimse İslâmî yönetim tarafından buna zorlanır. Allah bu görevi evlâtlara yüklemektedir: "Ey Peygamber! Sana ne sarfedeceklerini soruyorlar. De ki, sarfedeceğiniz mal ana-baba, akrabalar, yetimler, düşkünler ve yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği Allah bilir. " (el-Bakara, 2/215).

Ashab-ı Kirâm'dan Ebu'd-Derdâ Hz. Peygamber'in (s.a.s.) kendisine dokuz önemli şey tavsiye ettiğini, bunlardan birinin de; ana-baba da dahil olmak üzere aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu belirtir. (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 9) Yine Peygamberimiz, cihada katılmak isteyen bir sahabiyi, ihtiyaçlarından dolayı, ana-babasının yanına göndermiştir. (Buhârî, el-Edebu'l-Müfred, 9).

4. Saygısızlık etmemek. İslâm ümmetinin prensibi büyüklere saygı, küçüklere sevgidir. Saygıya en lâyık olanlar, saygıda kusur etmeyi dahi aklımızdan geçirmememiz gerekenler de ana-babalarımızdır. Bir gün Peygamberimiz (s.a.s.) ashabına;

-"Size, büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?" diye üç defa sordu. Üç defasında da "evet bildir, Ey Allah'ın Resulü" diyen-ashab-ı kirâma bunların sırasıyla; "Allah'a ortak koşmak, ana-babaya karşı gelmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemek" olduğunu belirtir. (Buhârî, Edeb, 6).

"Ana-babamı ağlar hâlde terkederek, hicret etmek üzere senin emrini almaya geldim" diyen bir sahabiye Peygamberimiz (s.a.s.):

-"Onlara dön, nasıl ağlattınsa onları öylece güldür, sevindir" der ve henüz müslüman dahî olmayan ana-babasının yanına gönderir.

5. Rızalarını almak. İnsanın dünyadaki en büyük görevi şüphesiz ki, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bundan hemen sonra rızasını almamız gerekenler ise, ana-babalarımızdır. Çünkü, yukarıda geçen ayetlerde de görüldüğü gibi Allah'u Teâlâ, kendisine ibadetten hemen sonra ebeveyne iyiliği emretmiş , Peygamberimiz de (s.a.s.): "Allah'ın rızası, babanın rızasında, gazabı da gazabındadır" (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 1; Tirmizî, Birr, 3) buyurmuştur. İyilik yapmada babadan önce gelen annenin durumu da, tabii ki böyledir.

Peygamberimiz (s.a.s.) çok öfkeli bir şekilde üç defa, "Yazıklar olsun o kimseye " dediğinde Ashab-ı Kiram; "Kimdir o? Ey Allah'ın Resulü! " diye sorunca;

"Ana-babası veya bunlardan birisi yanında ihtiyarladığı hâlde, Cennet'e giremeyip Cehennem'i boylayan kimse" der. (Müslim, Birr, 9).

Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın anlattığına göre, bir adam peygamberimiz (s.a.s.)'e gelerek cihada gitmek için izin istedi. Peygamberimiz de ona; "Annen baban sağ mıdır?" diye sordu. Adam: "Evet", deyince Resulullah (s.a.s.): "O hâlde sen önce onların rızasını almaya çalış, " buyurarak ona bu görevini hatırlattı. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VIII, 377).

6. Kötü söz söylememek. Onları incitecek her tür kötü söz ve davranıştan kaçınmak gerekir. Bu kötü davranışların ebeveyne doğrudan yapılması haram olduğu gibi, onlara kötü söz söylenmesine sebep olmak da haramdır. Cenâb-ı Allah'ın, "Onlara öf dahî demeyin" yasağı yanında Peygamberimizin şu hadis-i şerîfi de çok dikkat çekicidir:

"Bir kimsenin ana-babasına sövmesi büyük günahlardandır".

-Ashab-ı Kirâm: "Bir kimse ebeveynine nasıl söver?" deyince,

-Efendimiz (s.a.s.): "Biri başkasına kötü bir söz söyler, o da tutar bunun ebeveynine söver" diye cevap verdi. (Buhârî, Edeb, 4).

7. Öldüklerinde hayırla anmak, dua etmek. Ana-baba ölmekle onlara karşı olan sorumluluklar bitmez. Onların temiz hatıralarını devam ettirmek gerekir. İnsanları insan yapan da bir bakıma, nesilden nesile miras olarak intikal eden bu güzel duygu ve hatıralardır. Peygamberimizin; "Sevgi, verâset yoluyla kazanılır" (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 22) hadîsi de bu gerçeği ifade etmektedir. Böylece, nine ve dedelerle torunlar arasında bir sevgi bağı kurulmuş olur. Onları hayırla anmak, bağışlanmaları için dua etmek, Allah'u Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerîm'de bize öğrettiği dualardandır; "Ey Rabbimiz! İnsanların hesaba çekileceği kıyamet gününde beni, annemi, babamı ve bütün müminleri bağışla. " (İbrahim, 14/41 ) .

Bir sahabî; "Ölümlerinden sonra da ebeveynim için yapmam gereken bir iyilik var mı?" diye sorunca Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Evet dört haslet vardır:

Onlara hayır duada bulunmak ve Allah'tan, bağışlanmalarını dilemek. Varsa vasiyetlerini yerine getirmek. Dostlarıyla ilişkiyi devam ettirip ikramda bulunmak. Akrabalarıyla ilişkiyi devam ettirmek ki, senin bütün akrabaların ancak onlar vasıtasıyla varolmuştur. (Buhârî, el-Edebü'lMüfred, 19)

Ölümlerinden sonra yapılacak duanın ebeveyne faydasını Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle dile getirir: "İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak şu üç şeyle sevabı devam eder: Sadaka-ı câriye, insanların faydalanacağı bir ilim ve arkasından hayır dua eden bir evlât" (Buhârî, et-Edebü'l-Müfred, 19).

Ayrıca onlara karşı iyi, güzel olan her davranışta bulunmak, kötü, çirkin her hareketten de sakınmak, onlara karşı olan görevlerimizdendir.

Hayatta ve öldükten sonra ebeveynine karşı görevlerini yerine getiren, onları memnun edip hayır dualarını alan kimse, dünya ve ahiretin en büyük mutluluklarından birini kazanmış olur. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) böylelerinin bereketli uzun bir ömre sahip olacaklarını, ebeveynin kendileri için yapacakları duaların Allah tarafından mutlaka kabul edileceğini ve Cennet'i kazanacaklarını müjdelemektedir .

Hz. Peygamber (s.a.s.) çocukların ebeveynlerine karşı sorumluluklarının ne kadar büyük olduğunu şöyle dile getirmektedir:

"Çocuk, hiç bir iyilikle babanın hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olmuş bir vaziyette bulur da satın alarak hürriyetine kavuşturursa hakkını öder." (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 6)

Üzerimizde bu kadar çok emek ve hakları olan anne ve babalarımızı sevmek ve onların sevgisini başka şeylerle değişmemek en önemli ahlakî görevlerimiz arasındadır. Bu görev, hayatta iken onlara karşı hürmet, şefkat ve merhamet göstermekle kendilerini hoşnut etmeye çalışmakla yerine getirilir. Gerçek anne-baba sevgisinin, "annemi, babamı seviyorum", demekten ibaret olmadığını, onlara karşı maddî-manevî her türlü görevin yerine getirilerek bu sevginin ispat edilebileceğini unutmamamız gerekir.

Büreyt'den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte; adamın biri Kâ'be'yi tavaf ederken annesini omzunda taşıyarak tavaf ettirmiş Resulullah'ın yanına gelerek:

"-Hakkını ödedim mi?" diye sormuş. Resulallah buyurmuşlar ki:

"-Hayır, sana hamile iken alıp verdiği bir nefesin hakkı bile değil."

Bu şefkat dolu tasvirin, insanları anne babalarına teşekküre yönelttiği oldukça açıktır.

Abdullah b. Mes'ud (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'e sordu:

"-Ya Resulullah, amellerin hangisi daha üstündür?" Resulullah:

"- Vaktinde kılınan namaz" buyurdular.

Abdullah b. Mes'ud diyor ki tekrar sordum:

"-Sonra hangisidir?"

"-Anne-babaya iyiliktir" diye cevaplandırdılar.

"-Sonra hangisidir?" dedim.

"-Allah yolunda savaşmaktır. " diye buyurdular.

Hülâsa anneye ve babaya her türlü ikram ve ihsanda bulunmak, onların ihtiyacı olduğu takdirde bütün maddî ihtiyaçlarını gidermek, onlara "öf" bile dememek, onlara karşı daima tatlı dilli olmak, en güzel tavır ve davranışlarla karşılık verip en ufak bir şekilde onları üzmemek bıkkınlığı ifade edebilecek bir tavır takınmamak gerekir. Gönüllerini kıracak en küçük bir sözden bile kaçınmak, her hususta rızalarını kazanmağa çalışmak, onları kendisinden memnun etmek, yaşlandıklarında onların her türlü hizmetine koşmak, hastalık anlarında tedavî ve bakımlarını yaptırmak çocukların görevidir. Hasta veya yatalak hâllerinde onların hizmetlerinde bulunmak Cennet'in kapılarını aralayan bir davranıştır . Akif KÖTEN

 

 

 

 

İNSANLIĞA KARŞI GÖREVLERİMİZ 

İnsan yeryüzünde Allah'ın temsilcisi ve halifesi olacak bir yetenek ve sorumlulukla yaratılmıştır.[1]

Bu gayeyi gerçekleştirebilmesi için de, insan, zahiri görünüş ve vücut biçimi olarak en güzel ve en mükemmel şekilde yaratılmış ve ona iyilik ve kötülük yapma kabiliyeti ilham edilmiştir.[2]  Ve kendisine akıl, düşünme ve değerlendirme yeteneği verilmiştir.

İnsanoğlu, Allah (cc) tarafından çok özel bir ikrama ve iltifata mazhar yaratılmış, karada, (havada) ve denizde en rahat vasıtalarla gezip dolaşacak imkânlar bahşedilmiş, en temiz ve leziz rızıklarla beslenmiş ve yaratıkların pek çoğundan üstün ve faziletli kılınmıştır.[3]

 


[1]  Bakara: 30

[2] Şems:7-8

[3]  İsra:70

  Elbette, insan asla başıboş ve gayesiz bırakılmamış[1] ve ancak Hz. Allah'a kulluk etmek için yaratılmıştır.[2]

İnsanlar, birbirleriyle tanışmada ve yardımlaşmada kolaylık olsun diye kavim ve kabilelere ayrılmış, ancak Allah katında takva ölçüsünden başka hiç kimseye hiçbir ayrıcalık tanınmamış,[3] Evrensel hukuk karşısında herkes eşit sayılmıştır.

Hz. Allah, sonsuz yaşamak üzere cenneti yaratmış ve bir nevi onu satılığa çıkarmıştır. Cennetin fiyatı, mal ve can ile cihattır, ibadet ve istikamet üzerinde sebattır. Cennete sadece iman edenler müşteri çıkmış, müşteri olmak ta yetmemiş fiyatını verenler satın almıştır.[4]

İslâm'a göre ahiret saadetine ulaşmak için Müslüman olmak gerektiği halde, dünyada huzur ve güven içinde yaşamak için sadece "insan olmak" yeterli sayılmıştır.

Dini, dili, rengi, kökeni ne olursa olsun, insan olan herkes can, mal ve namus emniyetine, din ve düşünce hürriyetine sahiptir. İslâm'da cihat; zülüm düzenlerini ve tahakküm rejimlerini ortadan kaldırmaya, adalet ve hürriyet ortamını sağlamaya yöneliktir. İslâm tarihinde hiç kimsenin ve hiçbir kavmin korku ve baskıyla Müslümanlığa zorlandığı görülmemiştir. Çünkü "Dinde zorlama yoktur."[5]

Meselâ İstanbul fethedilerek o günkü zulüm ve sömürü sistemini yürüten Bizans Devleti yıkılmış, ama İstanbul'da yaşayanlar kendi din ve düşüncelerinde serbest bırakılmıştır.

İslâm, zulüm, tahakküm ve sömürü üzerine kurulan siyasî sultaları ve sistemleri yıkmak için gayret ederken, öyle sadece yalvarmak ve nasihat etmekle değil, teşkilât ve siyasetle karşılarına çıkar.

Ancak fertleri davet ederken onların aklına ve vicdanına hükmetmek için, asla kabalık ve zorbalık kullanmayıp, tatlı dil ve hikmetli tebliğ esasını uygular.

İnsana saygı İslâm'ın gereğidir. İnsanlığını kaybetmiş, toplum için tehlikeli bir unsur haline gelmiş kimseler hariç, herkese adalet ve merhametle davranmak, temel insan Hak ve Hürriyetlerine saygıda bulunmak Allah'ın emridir. Ve insanlığın gereğidir.

İnsanların İslâm'la tanışması için en münasip şekilde tebliğ ve tavsiye edilir. Ama hidayete eriştirmek ise yanız Allah'ın elindedir.

İslâm, çeşitli din ve görüşlerden herkesin birlikte yaşama şartlarını hazırlayan barış düzenidir.

Batıl ve bozuk sistemler ise, insana insanlığını unutturmuş, insanı tek olan Allah'a kulluktan ayırıp, muhtaç olduğu ve korktuğu her şeye tapınmaya ve kendisi gibi insanları ilâhlaştırmaya mecbur hale gelmiştir.

Halbuki Allah'ın dinin tebliğ eden bütün Peygamberler bile "biz ancak sizin gibi bir insanız"[6] demişlerdir.

Şimdi bizim vazifemiz her şeyden önce, insanlara insanlığını hatırlatmak ve onların insanlık onuruna saygı duymaktır... İnsanın gerçek hürriyet ve huzurunun yalnız Allah'a Ubudiyet ve İslâm'a teslimiyetle mümkün olacağını anlatmaktır.

Bugün insanlığın en büyük çıkmazı, insanlık onurunu ve kulluk şuurunu kaybetmiş olmalarıdır. İnsanlar, maalesef taşıdığı değerlerin farkında değildir. Yeryüzünde yüce Allah'ı temsil etme makam ve mesuliyetini gerçekleştirmek için insana araç olarak verilen şeyler, amaç haline getirilmiştir. İnsanın hizmetinde bulunması gereken şeylere, insanların hizmetçi hale gelmesi ne kadar acıdır.

Makama, maaşa, menfaate, şöhrete ve servete kul olmak... Apartmana, arabaya, koltuğa, vitrine hatta elbiseye ve ayakkabıya tapınmak ne kadar alçaltıcıdır.

Bugün insanların durumu, kendisine binilmek üzere verilen bir merkebi sırtlayan kimsenin durumundan farksızdır.

Hayır ve hizmet yarışı unutulmuş, haksızlık ve ahlaksızlıkta yarış başlamıştır.

Bir tek Halık'a kulluğa tenezzül etmeyenler, binlerce basit mahluka ve eşyaya köle olmuşlardır.

"Biz insanı (en mükemmel olmaya müsait kabiliyetlerle donattık) ve en güzel biçimde yarattık.

Sonra onu (kendi kıymetini bilmediği ve kabiliyetlerini körlettiği ve kirlettiği için) aşağıların aşağısına çevirdik."[7] Ayeti de bu gerçeği anlatmaktadır.

İnsan hem kendisine saygılı olmalı, vicdanıyla barışık yaşamalıdır... Hem de başkalarına saygılı ve yararlı olmalıdır.           

Devamlı iyiliklere ve başarıya öncü, kötülüklere ve düşmanlıklara engel olmaya bakmalıdır.

Çünkü, İyiliklere vesile olan iyilik, kötülüklere vesile olan kötülük kazanır. Mü'minler hayra, münafıklar şerre çalışır. Güzel ve yararlı şeylere sebep olacak hareketler, helal, çirkef ve zararlı şeyler netice verecek işler de haram sayılmıştır.

"Kim güzel bir şefaatle yardımda bulunsa, ondan kendisine de bir nasibi (ve sevabı ) vardır. Kimde kötü bir şefaatle (haksızlık ve ahlaksızlığa aracılık etse) bundan kendisinin de bir payı ve günahı vardır."[8] ayeti de bu gerçeği açıklamaktadır.

Ayette geçen "Şefaat" herhangi bir konuda insanlara katılmak ve yardımcı olmak, aracılık yapmak, suçlunun bağışlanmasına çalışmak gibi manaları içerir.

"Şefaati hasene" hayırlı işlere ve haklı kişilere yardımda bulunmak, arka çıkmak ve İslâmi hizmetlere ön ayak olmaktır.

"Şefaati seyyie" ise kötülüklerin yayılmasına, fitne fesat çıkmasına ve zulümlerin artmasına sebep olmaktır. Öyle ise;

Salihlerin işbaşına geçmesine ve topluma hayırlı hizmetler vermesine çalışmak "Şefaati hasene"dir,  sevaptır, hatta manevî bir cihattır.

Zalimlerin yönetici olmasına ve ülkede haksızlığı ve ahlâksızlığı yaygınlaştırmasına sebep olmak ise "Şefaati seyyie"dir, günahtır ve haramdır.

İnancımıza ve insan haklarımıza uygun programlı bir partiyi desteklemek, oy vermek, başkalarını da bu safa çekmek, bu maksatla yardımcı ve aracılık etmek güzeldir, gereklidir ve bereketlidir...

Faizi, fuhşu, içkiyi, kumarı mübah ve medeniyet sayan, zulmü ve sömürüyü yaygınlaştıran kötü partilere oy atmak, oy toplamak, bunların reklâmını yapmak ise elbette haramdır ve haksızlıktır.

Masum ve mazlum bir insanı uğradığı iftira ve isnattan aklanmasına çalışmak, karakoldan, mahkemeden ve hapishaneden kurtulmasına aracı olmak ve şefaatte bulunmak büyük bir hayırdır ve fazilettir...

Ama katil, zalim ve hain bir kimsenin hak ettiği cezayı çekmesine mani olmak, böylesi insanlara yardımcı olmak ise elbette hıyanettir ve rezalettir.

Cami, okul, kurs, hastane ve çeşme gibi hayır kurumlarına yardımda bulunmak, yapılmasına ön ayak olmak sevaptır, şereftir. Bu türlü hayırlar devam ettiği müddetçe kişinin amel defterlerine sevap işlenecektir.

   Meyhane, kerhane, kumarhane açanlara basın ve televizyonla şehveti azdıranlara yardım etmek, fırsat vermek ve bunların peşinden gitmek ise bayağılıktır, aşağılıktır.

Değerli, dürüst ve becerikli kimselerin bir iş sahibi olmasına aracı ve yardımcı olmak hayırdır ve yararlıdır.

Gayretsiz, beceriksiz ve samimiyetsiz insanların bir işe girmesine vesile ve vasıta olmak ise yanlıştır ve zararlıdır.

Haset, enaniyet ve hıyanet yüzünden, hayırlı hizmet ve faaliyetlere mani olmak, gayret ve samimiyet ehlini körletmek ve kösteklemek zulümdür... Kul haklarına tecavüzdür...

Velhasıl, insanın şerefi bir bakıma vesile ve vasıta olduğu şeylerin kıymetiyle ölçülür.

Mü'min hayırlara tren, şerlere fren olmalıdır.

İyiliğe veya kötülüğe "sebep olan bunları işleyen gibidir."[9]

Kötülüklere razı, iyiliklere mani olmak münafıklık alametidir... Yukarıda mealini arz ettiğimiz ayeti kerimeyi şöyle tercüme etmek de mümkün ve münasiptir.

"Her kim güzel bir (işe ve hayırlı bir kişiye) aracılık ederse kendisinin de o hizmetten bir hissesi olur. Kim de kötü bir (işe) aracılık ederse, onun da o işten payı olur..."[10]

Bu ayet aynı zamanda İslâm'da komisyonculuk ve simsarlık yapmanın ve bu yolla para kazanmanın caiz olduğuna da bir delildir.

Alıcı ile satıcı, veya üretici ile tüketici arasında aracılık yapmak ve belli bir yüzde alarak malın pazarlanmasına yardımcı olmak caizdir. Ve bu yolla kazanılan para da helaldir.

Ancak bu aracılık ve simsarlık mübah ve meşru şeylerin alınıp satılmasında yapılırsa helâl olur...

Yoksa içki, kumar, faiz ve fuhuş gibi muzır şeyler için aracılık yapmak ve komisyon (simsarlık) almak elbette haramdır.

Komisyonculuğu bir soygun ve vurgun mekanizması haline sokmak ve piyasalarda çeşitli tekeller oluşturarak istedikleri gibi fiyat dengeleriyle oynamak, malı üreticiden ucuz fiyata kapatıp tüketiciye çok pahalıya satmak şeklinde ki uygulamalar da elbette haksızlıktır ve günahtır.

Bu ayetin;

"Şüphesiz ki Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zamanda adaletle karar vermenizi emreder."[11] Ayeti ile de irtibatı vardır.

Ayette geçen "emanet"ler en başta devletin idaresine ve milletin işlerine ait makam ve memuriyetlerdir. Bu manaya işaret ederek Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Emanetler zayi edildiği (emin ve ehil olmayanlar yönetime seçildiği) zaman kıyameti (felaket ve sefaleti) bekleyiniz."

"Emanet" kelime ve kavramının insanın Allah'a ve dinine karşı, nefsine ve ailesine karşı, topluma ve düzene karşı olmak üzere üç türlü sorumluluğu ifade ettiği de bildirilmektedir. Her hangi bir göreve daha bilgili daha becerikli ve daha verimli birisi dururken, ya rüşvet alarak, ya adam kayırarak, ya da şahsi kızgınlık ve kırgınlığa dayanarak ondan daha ehliyetsiz ve yeteneksiz birini tayin ve tercih etmek, hem Hakka hem de halka zulümdür.

Her hangi bir kişi hakkında veya davalılar arasında hüküm ve karar verirken de asla Haktan ve adaletten ayrılmamalıdır. Haklıyı haksız çıkarmak, haksız tarafı kayırmak adaletsizliktir...

İnsanları da günahıyla sevabıyla değerlendirmeli, iyiliklerini de kötülüklerini de birlikte ölçmeli, hayır tarafı ve terazisi ağır geliyorsa affetmelidir.

Özellikle, davamız içindeki çeşitli hizmet birimlerinde nefsi davranmaktan ve davamızın hatırını şahsi çıkarımızın veya inadımızın altında tutmaktan mutlaka vazgeçmelidir.

Birbirimize iyi niyet ve samimiyetle yaklaşmalı icabında affetmesini bilmelidir.

Unutmayalım ki hakkımızda en gerçek ve geçerli kararı Allah verecektir ve O'nun hükmü asla değişmeyecektir.

Mü'min emin (güvenilir) insan demektir. Hain ve hileci insanlar iman olgunluğuna ulaşmamış kimselerdir.

Hıyanet, emanetlere riayet etmemek, insanlar hakkında kötülük düşünmek, güven ve itimadı suistimal etmek, sevgi ve samimiyeti istismara yeltenmek, kendi nefsine, dinine, devletine ve cemiyetine maddi ve manevi zarar verecek işlere girişmek manalarına gelir.

Cenab-ı Hak'kın helâl kıldığı yemek, içmek, giymek, evlenmek gibi mübah ve meşru nimet ve lezzetleri kendine haram etmek, aile efradını ve emrinde çalışanları gözetmemek insanın nefsine karşı bir hıyanet olur.

"Oruç geceleri kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin elbiseleriniz, sizde onların elbisesisiniz. Allah (cc) ramazan geceleri hanımlarınıza yaklaşmamakla nefislerinize hainlik ettiğinizi bildiği için tövbelerinizi kabul edip sizleri affetti..."[12] Ayeti bu duruma işaret etmektedir.

Kur'an'i kurallara uymamak, onları fert ve toplum hayatına hakim kılmaya çalışmamak ve her hangi bir konuda karar verirken adaletsizlik yapmak dinimize karşı hainlik olur.

"Biz sana Kitabı hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma..."[13] Ayeti de bu gerçeği ifade etmektedir.

İşverenimizin ve patronumuzun olsun... Veya akrabalık ve arkadaşlık dolayısıyla evlerine rahatlıkla girmemize müsaade eden kimselerin olsun, canına malına ve namusuna hakaret etmeye kalkışmak ta çok çirkin bir hıyanettir. "(Hz. Yusuf dedi ki) Benim, arkasından (vezire) hıyanet etmediğimi ve hainlerin hilesini Allah'ın kendi başlarına geçireceğini (herkes) bilsin"[14] ayeti bu durumu haber vermektedir.

Çünkü Allah "Gözlerin hainliğini (şehvetli ve kötü niyetli bakışlarını) ve kalplerin gizlediği düşünceleri bilir."[15]

İster devletler iste cemiyet ve cemaatler, ve isterse fertler arasında yapılmış olsun, her türlü anlaşma ve sözleşmelere sadık kalmamak, sebepsiz yere anlaşmaları bozmak ta zulümdür ve hıyanettir.

"Bir kavmin hıyanet etmesinden (kesinlikle) endişe edersen, (ancak o zaman) sen de aynı şekilde (anlaşmayı bozar ve suçu) onlara atabilirsin. Çünkü Allah hainleri asla sevmez."[16]

Devletin yönetimine ve milletin işlerine ait vazife ve makamlara güvenilir ve iş bilir olmayanları seçip getirmek, çeşitli hizmet ve memuriyetlere bilgisiz ve beceriksiz insanları tayin etmek te büyük bir hıyanettir.

"Allah size emanetleri (mutlaka) ehline vermenizi emreder."[17] Ayeti bu gerçeği haber vermektedir. Adaleti hakim kılmak ve davamızı başarıya ulaştırmak üzere kurulan ve manevi hizmet kurumu sayılan teşkilat içerisinde:

a- Tembellik ve korkaklık nedeniyle şartlarımıza ve imkanlarımıza uygun bir görev almamak, hizmet ve sorumluluktan kaçmak, hıyanettir.

b- Aldığımız görevi yapmamak, hizmetleri yüzüstü bırakmak, yani nöbet yerinden kaçmak, hıyanettir.

c- Yapamadığımız ve yapmayacağımız görevlerden ayrılmayıp hizmet ve gayret ehline fırsat vermemek, hıyanettir.

d- Bir göreve daha yararlı ve başarılı olacak kimseler varken, nefsi inat ve hesaplar yüzünden beceriksiz ve bereketsiz kimseleri getirmek hıyanettir.

e- Cemaat ve teşkilatla ilgili yetkileri kötüye kullanmak, uzun vadede davanın başarısını geciktirecek ve engelleyecek, ama kısa vadede bize şahsi çıkarlar temin edecek kararları kasten almak ve uygulamak hıyanettir.

f- Teşkilatlarımızla ilgili istişarelerde vicdani kanaatimize göre hayırlı olanı değil, işimize yarayanı konuşmak, davaya layık olanı değil, bize lazım olanı tercih ve tavsiye etmek te hıyanettir.

g- Teşkilat ve cemaat içerisinde ırkçılık, bölgecilik, tarikatçılık ayrımını kışkırtıp fitne çıkarmak, özel menfaat gurupları oluşturup kulisçilik yapmak, hıyanettir.

h-Teşkilat sırlarını dışarı sızdırmak, umduğu makam ve menfaat bulamayınca saftan ayrılmak ve karşı cephe açmak ta elbette hıyanettir.

"Ey iman edenler, bile bile size emaneten (verilen görev ve yetki)lerinize hıyanet edip Allah ve Resulünün (davasına) hainlik etmeyin"[18] ayeti buna işarettir.

Evet hıyanet nankörlüktür... Hainler mutlaka hüsrana uğrayacaklardır.

"İmanında ve davasında sadık kalanları koruyacak olan Allah'tır. Ama hiçbir hain ve nankör insanı Allah sevmeyecek ve sahip çıkmayacaktır."[19]

Hainlik yapanlar haşa Allah'ı aldattıklarını ve davayı kullandıklarını zannederler. Hâlbuki onlar kendi kuyularını kendi elleriyle eşmektedirler.

"(Ey Resulüm) Eğer sana hainlik yapmak isterlerse (üzülme ve bekle) onlar daha önce Allah'a da hainlik yapmışlardı. (İşte bak sonunda) bu yüzden Allah o hainlere karşı sana fırsat ve ruhsat verdi. (O hainleri senin elinle yaptıklarına pişman ve perişan etti) Elbette Allah her şeyi hakkıyla bilendir ve her işi hikmetli ve güzeldir."[20]

Hile ve hıyanette en ileri giden ve şeytanın askerleri bilinen ve Kur'an'ın "İçlerinde pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün..."[21] Buyurduğu Siyonist Yahudiler olduğu için tarih boyunca asla abat ve aziz olmamışlar, rezillik ve rüsvaylıktan kurtulmamışlardır.

Bu gün bir asra yakındır, yeryüzünde hakim görünen ama pek yakında yıkılmaya doğru giden, zulüm ve sömürü üzerine kurulu Siyonizm saltanatı ise, yine bir hıyanet düzenidir. Ve bu insi şeytan Siyonistleri ve onların terör karargâhı olan İsrail'i çok acı bir gelecek beklemektedir. Zira Allah (cc) Adili Mutlaktır ve Azizün-Züntikamdır.

Hıyanet, kötü niyet, kin ve hasret insanın kalbini karartır, kafasını karıştırır. Daha dünyada iken bir cehennem hayatı yaşatır. Hain tipler samimiyetsizdir, merhametsizdir... Bunlar çiğ, çirkin, sinsi ve seviyesizdir. Halbuki müminin şiarı muhabbet ve merhamettir. Hiç kimseye kasten hakaret ve hıyanet düşünemez. Kimsenin hakkına tecavüz edemez. Mü'min her zaman ve herkes hakkında iyi niyetlidir ve her işinde adaletli ve istikametlidir. Kızsa ve kırılsa bile kin tutmaz. Saf ve temiz kalbi düşmanca ve şeytanca duyguları özünde barındıramaz.

Mü'min, dünyalık heves ve hesaplar uğruna dostlarını ve davasını asla satamaz...

Makam ve yetkilerini kötüye kullanamaz...

Zira mü'min emin insan demektir. Emanet hıyanetin zıddıdır. Efendimiz (sav) "Emin olmayan mü'min olamaz" buyurmaktadır.

Hıyanet gibi kötü huylar sigara alışkanlığı gibi insanın yanlış yönlendirilmesi ve kötü eğitilmesi sonucu oluşurlar. Ve ülserin kansere dönüşmesi gibi tedavi edilmezse giderek koyulaşır ve katılaşırlar...

Ancak zahiri hastalıklarımızla mücadele ettiğimiz ve kurtulmak istediğimiz gibi, hainlik, bencillik, beleşçilik, menfaatperestlik gibi manevi hastalıklarımız ve çirkin huylarımızla da savaşmak ve bunlardan kurtulmaya çalışmak gerekir.

Öleceğimizi ve her şeyimizi bırakıp gideceğimizi bilerek Ahireti ve Mutlak Adaleti düşünerek, Zikir ve fikir ehliyle sohbet ederek, Mürşidi Kâmil denen manevi doktorlara giderek, bize hatalarımızı hatırlatacak sadık dostlar edinerek, zorumuza giden uyarılardan hatta aleyhimizdeki dedikodulardan bile ders çıkarmasını bilerek, özümüze musallat olan hıyanet ve haset gibi manevi marazlarımızdan şifa bulmaya çalışalım. Taki bu çiğliklerden ve çirkinliklerden kurtulup, olgunlaşalım.

Bu arada insan ilişkilerinde ticari ahlak ta oldukça önemlidir.

Cenab-ı Hak insanları toplu halde yaşayacak vaziyet ve mecburiyetlerle yaratmıştır. Bu toplu yaşama düzeninin dengeli ve disiplinli yürümesi içini de gerekli kanun ve kuralları koymuştur. Ticaret ve alış-verişte hayatın vazgeçilmez bir gereği olduğu için bu konuda da İslâm, hukuki ve ahlaki esaslar getirmiştir.

"Namaz kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın fazlı kereminden (nasibimizi) arayın"[22]

"(Hac mevsiminde bile) Rabbinizin fazlını aramanızda (ticaret yapmanızda) sizin için bir sakınca yoktur."[23] Gibi ayetler ve "rızkın onda dokuzu ticarettedir." "dürüst tüccarla ahirette beraberiz" mealindeki hadisler ticareti, emir ve teşvik etmektedir.

Ancak bu ticaret helal ve yararlı şeylerin alış-verişi şeklinde yapılmalı, haram ve zararlı şeylerin üretiminden ve ticaretinden sakınılmalı ve alış-verişte hile yalan ve aldatma olmamalıdır.

"Ey iman edenler mallarınızı aranızda (hile, hırsızlık, faiz, kara borsa, yalan ve aldatma gibi) batıl yollarla alıp yemeyin."[24] İkazına kulak asılmalı, tatlı aşımıza zehir katılmamalıdır. Haram ve haksız yollarla ele geçen lokma Müslümanın manevi hayatı için zehirden daha tehlikelidir. "Haramla beslenen vücut cehenneme layıktır." "Haram yiyenlerin duası ve ibadeti kabul olunmayacaktır." Gibi hadisler üzerinde iyice düşünmelidir.

Haram; herhangi bir üretim, emek, risk, ticaret, miras ve hediye gibi meşru yollar dışında hakkımız olmadan kazandığımız her şeydir. Dinen zengin sayılan yani kendisinin ve ailesinin asli ihtiyaçlarını karşılayacak ve normal olarak geçimini sağlayacak bir malı ve geliri olan kimselerin zekat ve sadaka alması ve dilencilik yapması da haramdır, haksızlıktır. Devlet malını veya herhangi bir vakıf ve teşkilat parasını şahsi çıkarları doğrultusunda kullanmak ta zulümdür, haramdır.

Ölçü ve tartıda hile yapmak, kötü malı iyi diye satmak, taklidini orijinali gibi yutturmak, ihaleye çıkarılan ve standartlara uygun yapılmayan bina, yol, köprü vb. yerlere sağlam raporu imzalamak ta haksızlıktır, harama ortak olmaktır.

"Her türlü ölçüde taşkınlık ederek dengeyi ve düzeni bozmayın. Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik koymayın."[25]

"Ölçüde ve tartıda hile ve haksızlık yapanların vay haline! Onlar öldükten sonra diriltileceklerini (ve her şeyden sorguya çekileceklerini) hesaba katmıyorlar mı?"[26] gibi ayetlerin tehdidinden korkmak ve korunmak lazımdır.

Bizim bu konuyla ilgili olarak asıl üzerinde durmak istediğimiz şey borcuna sahip çıkmaktır. Bugün maalesef hem yersiz ve gereksiz şekilde borca girmek, hem de borcunu ihmal hatta inkar etmek manevi bir hastalık gibi yaygınlaşmaktadır.

Ödeyemeyeceğini bile bile veya zaten ödememek niyetiyle borç altına girmek aynı hırsızlık gibidir ve zaten haramdır.

Lüks ve fantezi heves ve harcamalar için borçlanmak ise israf olduğu için yine yanlıştır ve günahtır.

Ancak ticari ilişkilerde olsun, ev geçiminde olsun gerekli ve geçerli mazeret ve mecburiyetler karşısında elbette borçlanmak caizdir. Ancak her türlü borç mutlaka resmi dayanağı ve bağlayıcılığı bir senetle ile tespit ve tescil edilmelidir. "Ey iman edenler, belirli bir süreye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu yazın. Aranızda adaletli bir kâtip (noter) de bunu yazsın"[27] emri yerine getirilmelidir. Sadece samimiyete bağlanan ve resmiyete dayanmayan borçlanmaların ne kötü sonuçlar doğurduğuna şahit olmaktayız.

Gereksiz yere ve gücünü aşacak şekilde borçlanan, senetlerini, çeklerini, taksitlerini vaktinde karşılayamayan kimseler bu mahcubiyetten kurtulmak için yalan mazeretler uydurmaya çalışırlar... Zamanla bu alışkanlık haline gelir ve rahatlıkla yalan söylemeye başlarlar... Şahsiyet ve hassasiyetleri erozyona uğrar ve diş sıyıran vidalar gibi yalama olurlar!..

Elbette iyi niyetlerle ve gerekli bir takım mazeret ve mecburiyetlerle borç altına giren ve istediği halde borcunu ödeyemeyen sağlam ve samimi kimselere zaman tanımak, hatta mümkünse borcunu bağışlamak büyük bir fazilettir.

"Şayet (borçlu) darlık içinde ise bir genişliğe çıkıncaya kadar beklemek (lazımdır). Eğer bilseniz (eli darda olan borçluya verdiğiniz şeyi) sadaka olarak bağışlamanız sizin için çok daha hayırlıdır..."[28] Ayeti bu durumu teşvik etmektedir.

Evet borç insanı esir eder. Borç insanı rezil eder... Borç insanı zelil eder... Özellikle borçlu yaşamayı bedava yaşamak zanneden, onun bunun sırtından geçinmek isteyenlerin toplum içinde de, Allah indinde de hiçbir kıymetleri yoktur. Bunlara asla itimat ve itibar edilmez. Efendimiz (sav):

"Ödemek niyetiyle insanların malını borç alanlara Allah kolaylık verir. Geri vermemek niyetiyle borç alanlara ise elindekini boşa çıkarır" (Buhari) buyurmuş ve borçlu ölenlerin cenaze namazını bile kılmayarak biran evvel borçlarımızı ödememiz gerektiğini bizlere ikaz etmiştir. "Borçları çıkarılıp dağıtıldıktan sonra ölenin mirasını paylaşılacağı"[29] emri de borcun önemini göstermektedir.

O halde mümkün mertebe borca heves etmemeli, borçlandığımız zaman da onu vaktinde ödemeye çalışmalıdır. Kasten borcunu geciktirmek çirkin bir davranış ve günahtır. Borcunu inkar ise yalancılık ve haramdır.

Tanışıklık ve dostluklarımızı istismar ederek borçlarımızı geciktirmek de zulüm ve haksızlıktır.

Sosyal ve ekonomik yönden olduğu gibi ticari ahlak olarak ta insanımızın yozlaşmasının ve laçkalaşmasının asıl sebebi elbette bu materyalist düşünceye dayanan batıl düzendir.

Lüks ve israfı devamlı teşvik eden, faiz ve kumar gibi haram ve kolay kazanç yollarını körükleyen, aşırı dengesiz bir gelir dağılımıyla sosyal ve ekonomik düzeni dejenere eden bu sistem, insanımızı maddeci, menfaatçi, beleşçi ve kolaycı hale getirmiştir. Şöhrete ulaşmak, servete kavuşmak, lüks ve konfor içinde yaşamak için faizci düzen insanı gayri meşru yollara mecbur etmiştir...

İşte biz Müslümanlar bütün bu olumsuz şartlara rağmen İslâmi kimliğimizi ve insanlık haysiyetimizi korumaya ve bu dejenerasyona karşı direnmeye mecburuz.

Basit bahaneler ve nefsi fetvalarla hileli yollara ve haram kazançlara asla tenezzül etmemeli, manevi hayatımızı kirletmemeliyiz.

Özellikle borçlarımızı vaktinde ödemeli ve emanet aldıklarımıza asla hıyanet etmemeliyiz.

Aleyhisselatü Vesselâm Efendimizin Medine'ye hicret ederken yanında emanet bulunan para ve kıymetli eşyayı sahipleri olan can düşmanları Mekke müşriklerine teslim etmek üzere Hz. Ali'yi görevlendirmesi ve onları alıp gitmemesi, kime karşı olursa olsun borçlarımızı ödemek ve emanetleri sahibine vermek hususunda bize örnek olmalı ve bu olaydan çok önemli ahlaki ve siyasi dersler çıkarılmalıdır.

Ticari münasebetlerinde ve her türlü alış verişinde sağlam ve sadık olmayanlar, işlerine ve ilişkilerine hile ve yalan katanlar, İslâm davasına çok büyük kötülük yapmaktadırlar. Herkese kötü örnek olmaktadırlar.

Çocukluk yıllarımda haftalar ve aylar boyu evimizde pişen yemeklere çok az yağ ve kavurma koyulduğunu hatırlıyorum. Bunun sebebini sorduğum zaman da Babamın "Dinimize göre borcu olan kimsenin bolca harcaması ve savurgan davranması caiz değildir. Yiyeceğinden ve giyeceğinden mümkün olduğu kadar kısarak bir an evvel borcunu ödemesi gerekir" dediğini hatırlıyorum.

Bizim dinimizde ve adalet düzeninde; "Önce üretim sonra tüketim" esasına dayanan "Dengeli yaşama" prensibi geçerlidir.

Bugünkü faizci kapitalist sistemde ise "Önce tüketim, sonra üretim" felsefesini benimseyen "Borçlu yaşama" düzeni getirilmiştir.

İşçi, memur, esnaf herkes bir yıl, hatta iki-üç yıl sonra ödemek üzere ev, araba ve eşya almaktadır. Yani bu "Taksitli hayat" yüzünden aylar ve yıllar sonra kazanacağımız maaşlar daha şimdiden harcanmaktadır.

Bu "Borçlu yaşama" düzeni sosyal ve ekonomik dengeyi bozmakta, enflasyon ve pahalılığı azdırmak ta, "Vade farkı", tabiatıyla faizleri devamlı arttırmakta yatırım ve üretim lükse ve tüketime kaydırılmakta ve hayat giderek ağırlaşmaktadır.

Velhasıl borç yiyen kesesinden yer. Borcunu vaktinde ödeyemeyen ise şeref ve haysiyetini rüşvet verir.

Bolluk ve rahat içinde ama zilletle yaşamaktansa, kanaat içinde ama izzet ve bereketle yaşamak elbette daha şereflidir.

Öyleyse hem kendimize, hem ailemize hem de yakın çevremize ve herkese karşı, hem saygılı olalım hem sorumluluklarımızı hatırımızdan çıkarmayalım ki, saygı gören, değer verilen ve gönül huzuruna erişen birisi olalım. (İbrahim Yaman, Milli Çözüm Dergisi)

[1]  Kıyame: 36, [2]  Zaryat: 56, [3]  Hucurat: 13, [4]  Tevbe: 111, [5]  Bakara: 256,  [6]  İbrahim: 1, Kehf:110, Fussilet: 6, [7]  Tin: 4-5, [8]  Nisa: 85, [9]  Hadis şerif, [10]  Nisa: 85, [11]  Nisa: 58, [12]  Bakara: 187, [13]  Nisa: 105, [14]  Yusuf: 52, [15]  Mü'min: 19, [16]  Enfal: 58, [17]  Nisa: 58, [18]  Enfal: 27, [19]  Hac: 38, [20]  Enfal: 71 [21]  Maide: 13, [22] Cuma: 10, [23] Bakara: 198, [24] Nisa: 29, [25] Rahman: 8-9, [26] Muttaffifin: 1-4, [27] Bakara: 282, [28] Bakara: 28, [29] Nisa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ

1. Bütün insanlar hakları ve onurları eşit ve özgür olarak doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik duyguları ile davranmalıdırlar.

2. Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal, veya diğer bir inanç, ulusal ya da  toplumsal köken, servet, doğuş ya da herhangi   başka bir durumdan dolayı ayrıma uğramadan, bu bildiri de ilan olunan hak ve özgürlüklerden yararlanma hakkına sahiptir. Dahası, insanlar  arasında, uyruğu bulundukları ülkenin ya da bölgenin, bağımsız veya bağımlı , özerk ya da herhangi bir biçimde  kısıtlı oluşuna bakılarak; o ülke ya da bölgenin siyasal, hukuki veya uluslar arası konumundan dolayı ayrım yapılamaz.

3. Yaşam, özgürlük ve  kişisel güvenlik her insanın hakkıdır.

4.  Hiç kimse kölelik ya da kulluk altında  bulundurulamaz; kölelik ve köle ticareti her türlü biçimi ile yasaktır.

5. Hiç kimseye işkence  ve zulüm uygulanamaz,  insanlık dışı veya onur kırıcı biçimde davranılamaz, ceza verilemez.

6. Herkes, nerede olursa olsun hukuki kişiliğinin tanınması hakkına sahiptir.

7.  Yasalar önünde herkes eşittir ve yasaların koruyuculuğundan eşit olarak faydalanma hakkına sahiptir. Bütün bu bildiriye aykırı her türlü ayrımcı  uygulamaya ve böyle bir ayrımı özendirici  her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.

8. Her insanın, kendisine yasalarla tanınan  temel haklara aykırı uygulamalar karşısında , hak ve hukukunun fiilen korunması için, bu işle görevli ulusal mahkemelere başvurma hakkı vardır.

9. Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, alıkonamaz  veya sürgün edilemez.

10. Herkes, haklarının, sorumluluklarının ya da kendisine yöneltilen, cezayı gerektirir herhangi bir suçlamanın açıklığı kavuşturulmasında , davasının, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde hakkaniyetle ve açık olarak  görülmesi hakkına sahiptir.

11. Bir suç işlemekten  sanık her insan,  savunması için kendisine gerekli bütün koşulların sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama ile , yasalar  uyarınca suçlu olduğu kanıtlanmadıkça  suçsuz sayılır.

Hiç kimse, işlendikleri sırada ulusal ya da  uluslar arası hukuka göre suç oluşturmayan fiillerden veya  ihmallerden  ötürü mahkum edilemez. Bunun gibi,  suçun işlendiği sırada  uygulanan cezadan daha şiddetli bir cezaya çarptırılamaz.

12. Hiç kimsenin özel hayatına, ailesine  konutuna ya da  haberleşme ve  yazışmalarına keyfi olarak karışılamaz, şeref ve ününe e sataşılamaz. Herkesin bu tür  sataşma ve  karışmalara karşı  yasalarla  korunmaya hakkı vardır.

13. Herkesin herhangi bir  toprakları üzerinde serbestçe  yolculuk etmek ve  yerleşeceği yeri seçmek  hakkı vardır. Her   insanın  kendi  ülkesi de  içinde olmak üzere,  herhangi bir ülkeyi terk etmeye ve yeniden  dönmeye hakkı vardır.

14. Her insanın zulüm karşısında , başka ülkelere sığınmaya ve bu ülkelerde sığınmacı işleme görmeye hakkı vardır. Bu hak, siyasal olmayan suçlar veya Birleşmiş Milletler  ilke ve amaçlarına   aykırı faaliyetlerden dolayı açılan kovuşturmalar halinde ileri sürülemez.

15.  Her insanın bir ülkenin vatandaşı olma hakkı vardır. Hiç kimse keyfi olarak vatandaşlığından  ya da vatandaşlığı değiştirmek  hakkından yoksun bırakılamaz.

16.  Evlilik çağına varan her erkek ve kadın, ırk, vatandaşlık yada din bakımından hiçbir sınırlama ile karşılaşmaksızın,  evlenmek ve yuva kurmak hakkına sahiptir. Kadın ve erkek, evliliğin kuruluşu, devamı ve sona erdirilişinde eşit haklara sahiptirler. Evlilik ancak evlenecek  kişilerin özgür ve kesin istekleri ile kurulabilir. Aile toplumun temel unsurudur ;  toplum ve devlet tarafından korunmak hakkına  sahiptir.

17.  Her insanın tek başına  ya da başkaları ile birlikte  mal ve mülk edinme hakkı vardır. Hiç kimse keyfi olarak. Mal ve mülkünden yoksun bırakılamaz.

18. Her insanın düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır.  Bu hak, din ya da  inanç değiştirme özgürlüğünü, din ya da inancını tek başına   ya da topluca , açık veya özel biçimde , öğretme, uygulama, ibadet ve ayinlerle açığa vurma özgürlüğünü de kapsar.

19. Her insanın, düşüncelerini özgürce açıklama hakkı vardır. Bu hak, düşüncelerinden ötürü rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmadan bilgi ve düşünceleri, her türlü araç ve yollarla aramak, elde etmek ve yaymak hakkını gerektirir.

20. Her insan  barışçıl amaçlarla  toplanma ve dernek kurma  ve bir derneğe katılma hakkına sahiptir. Hiç kimse bir derneğe katılmaya zorlanamaz.

21. Her insanın doğrudan doğruya ya da  serbestçe seçtiği temsilcileri aracılığı ile  ülkesinin yönetimine katılma hakkı vardır. Herkesin, ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı  vardır.  İktidarın gücünün tek kaynağı halk iradesidir.  Bu irade, genel ve eşit oy hakkına dayalı, belli aralıklarla tekrarlanan, gizli oylama ya da serbestliği sağlayacak benzer bir yöntemle yapılan dürüst seçimlerle ortaya konur.

22. Her insanın, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvencesi, kişiliğinin serbestçe gelişmesi  ve onuru için zorunlu olan, ekonomik, sosyal ve kültürel hakları vardır.  Bireyler; her devletin,  kuruluşları ve kaynakları gözönüne alınarak ortaya konacak ulusal çabalar ve uluslar arası işbirliği yoluyla  bu haklardan yararlanırlar.

23. Her insanın  çalışmaya, mesleğini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına  ve işsizliğe karşı  korunmaya hakkı vardır.  Herkesin,  hiçbir ayrım yapılmaksızın eşit iş karşılığında  eşit ücrete hakkı vardır.  Çalışan her insanın kendisine ve ailesine  insan onuruna yakışan bir yaşam sağlayacak  ve gerekirse de sosyal güvencelerle de tamamlanacak  adil ve yeterli bir ücrete hakkı vardır.  Herkesin çıkarlarının korunması amacıyla  sendikalar kurmaya  ve bunlara  katılmaya hakkı vardır.

24.  Her insanın dinlenmeye, eğlenmeye,  özellikle çalışma süresini akla uygun  sınırlar içinde tutmaya ve belli aralıklarla ücretli tatil hakkı vardır.

25. Her insanın, yiyecek, içecek, konut, sağlık hizmetleri ve gerekli toplumsal hizmetler de içinde olmak üzere; kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahını sağlayacak uygun bir yaşam düzeyine hakkı vardır. İşsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık,  ya da geçim olanaklarından iradesi dışında  yoksun kaldığı diğer hallerde  sosyal güvence hakkına sahiptir.  Anneler ve  çocuklar  öncelikle özen ve yardım  görme hakkına sahiptirler   bütün çocuklar evlilik içinde ya da dışında doğsunlar, aynı toplumsal güvenceden yararlanırlar.

26. Her insanın eğitim görme hakkı vardır. Eğitim parasızdır,  hiç olmazsa ilk ve   ilk ve temel eğitim evresinde  böyle olmalıdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitimden herkes yararlanabilmelidir. Yüksek öğretim herkese, yeteneklerinin ve başarılarının elverdiği ölçüde  tam bir eşitlikle açık olmalıdır.  Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini  ve insan hakları ile temel özgürlüklere  saygının güçlenmesini amaçlamalıdır.  Bütün uluslar ırk ve dinler  arasında anlayışı,  hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletler’in Barışın korunması yolundaki  çalışmalarını geliştirmelidir. Anne  ve babalar,  çocuklarına verilecek eğitimin türünü seçme hakkına sahiptirler.

27. Her insanın toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılmaya, güzel sanatlardan zevk almaya, bilimsel ilerlemeden ve bunun nimetlerinden pay almaya hakkı vardır. Her insanın, sahibi   bulunduğu her türlü bilimsel, edebi ve  sanatsal  yapıttan doğan manevi ve maddi  çıkarlarının korunması hakkı  vardır.

28. Her insanın,  işbu bildiri de açıklanan  hak ve özgürlüklerin tam anlamıyla  uygulanmasını sağlayacak  bir  toplumsal ve uluslar arası  düzene hakkı vardır.

29.Her  insanın, kişiliğinin  serbest ve tam gelişmesinin  ancak içinde yaşaması ile mümkün olduğu  topluma karşı ödevleri vardır. Her insan,  hakları ve özgürlüklerinden yararlanırken, sadece, başkalarının da  hak ve özgürlüklerinin tanınması ve korunması  amacıyla; ahlak, kamu düzeni ve genel refahın, demokratik bir toplum yapısındaki haklı  gereklerini karşılamak için,  ancak yasanın koyduğu kısıtlamalara tabidir.  Bu hak ve özgürlükler hiçbir surette  Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.

30. Bu bildirinin hiçbir hükmü, içinde ilan edilen hak ve özgürlüklerin, bir devlet, zümre ya da  kişi tarafından yok edilmesini savunmaya, veya bunu fiilen gerçekleştirmeye hak  verdirir biçimde  yorumlanamaz

 

 

 

İSLÂM’DA İNSAN HAK VE HÜRRİYETLERİ BEYÂNNÂMESİ

İslâm Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği’nde Dünya İslâm Konseyi, İslâm’da İnsan Hak ve Hürriyetleri Beyânnâmesi hazırlıklarına 1979 yılında başlamış, Muâsır İslâm Hukukçuları, Dünya İslâm Hukuku’nun temel kaynaklarına dayanarak konuyu bütün ayrıntıları ile incelemiş ve 19 Eylül 1981’de “Meşru’-i Vesika-i Hukuk ve Vâcibât’il İhsâniye Fi’l-İslâm” adıyla Arapça, Fransızca ve İngilizce olarak bu beyânnâmeyi yayınlamıştır. Beyânnâme Birleşmiş Milletlerce de kabul edilmiştir. Türkçeye Prof Dr Ahmet Akgündüz kazandırmıştır.

TAKDİM

Hamd Allâh’a olsun ve salât ile selâm da Allâh’ın Peygamberi Seyyidimiz Abdullah oğlu Muhammed’e, O’nun âlına, ashabına ve O’nun getirdiği hidayet yoluna tabi olanlara olsun.

Hamd ve sâlâttan sonra şunu belirtelim ki, bu beyânnâme, Dünya İslâm Konseyi’nin neşrettiği ikinci belgedir ve İslâm’da İnsan Haklarını ihtiva etmektedir.

Daha önce İslâm Konseyi, İslâm Nizamı’nın genel çerçevesini teşkil eden Evrensel İslâm beyânnâmesi’ni neşretmişti. Her iki vesikanın da Hicri XV. Asrın girişine ve dünyadaki İslâmi hizmetlerin ve hareketlerin başarılı olduğu bir döneme rastlaması, İnşaallah hayra işarettir.

İslâm’da insan hakları, herhangi bir kralın yahut idarecinin ihsanı olarak kabul edilmediği gibi, mahalli bir otorite yahut milletlerarası bir müessesenin aldığı bir kararda değildir. Belki insan hakları, kaynağı ilahi olan bir hükümle kesin olarak kabul edilen fıtri haklardır. Bu sebeple hiç biri inkar edilemez, ortadan aldırılamaz, çiğnenemez, bu haklara tecavüz edilmesine müsamaha ile bakılamaz ve bu haklardan asla vazgeçilemez.

Bugün ilan ettiğimiz İslâm’da İnsan Hakları belgesi, çok samimi bir gayretin neticesi ve meyvesidir. Bunun ortaya çıkması için, çok sayıda İslâm Mütefekkirleri ve İslâmi hareket liderlerinin katkıları olmuştur. Gösterilen gayret neticesinde, hamd olsun, Allah’ın Kitab-ı Kur’an ve Rasulü’nün Sünnetine dayanılarak insan haklarına şâmil bir beyânnâme ortaya çıkmıştır.

Dünya İslâm Konseyi, bu beyânnâmeyi bütün dünyaya ilan etmekle ümit etmektedir ki, bu hizmet, mu’âsır Müslüman’a bugünkü cihadında bir katkı olsun, Müslüman lider ve idarecilere, kendi aralarında ve başkalarıyla olan münasebetlerinde hakkı tavsiye bir vesile ve davet olsun. Hiçbir Müslüman’ın cahil kalağı düşünülemeyen İslâm’ın vâz ve kabul ettiği insan haklarına hürmette, Müslüman milletleri ve halkıyla olan münasebetlerinde, idare tarz ve metotlarında ve nihayet şahsi ve siyasi hayatlarında, kendilerine uyulması gereken, nihai bir hedef olsun.

Aynı şekilde İslâm konseyi bu beyânnâmenin insan haklarıyla ilgilenen mahalli ve milletlerarası kuruluşlar tarafından yeterince ilgi ile karşılanacağını, bu müesseselerin elinde konu ile alakalı dokümanların bir yenisini teşkil edeceğini ve yaşanan hayatta da bu belgedeki esaslara uyulması için çağrı yapılacağını ümit etmektedir.

Allah’tan dileğimiz, bu belgenin hazırlanmasına katkıda bulunan herkese mükafatını ihsan etmesi, bu beyânnâmeye kalpleri, gönülleri açması ve böylece Müslümanların hayatında yeni bir dönem başlatmasıdır.

21 Zilkade 1401
19 Eylül 1981
Salih Azam
Genel Sekreter

 GİRİŞ

İslâm, on dört asırdır, insan haklarını bütün derinliği ve kapsamıyla kabul ve ilan etmiş, insan haklarının korunması için bütün koruyucu tedbir ve müeyyidelerini vaz etmiş ve İslam toplumunu da, bu hakları teyit ve tekit edecek temel esas ve prensiplerle tanzim eylemiştir.

İslam, âlemlerin Rab’bı olan Allah (c.c.)’ın insanlara tebliğ edilmek ve insanları hak, adalet, hayr ve huzurun hakim olacağı güzel bir hayata hidayet etmek üzere, Peygamberlere vahiy yoluyla gönderdiği semavi davetlerin sonuncusudur. 

Buradan hareketle Müslümanların üzerine bütün insanlara İslam’ın davetini anlatmaları, şu emri ilahi gereğince bir vecibedir. “Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki, onlar herkesi hayra davet etsinler, iyiliği emretsinler kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin tâ kendileridir.” Ayrıca insaniyet hakkının ifası, alemin düştüğü bunca hata deryasından kurtarılması ve milletlerin karşı karşıya kaldığı çeşitli bela girdaplarından kurtulma gayretlerine katkıda bulunma mükellefiyetinin de gereğidir.

Biz Müslümanlar, milletlerimiz ve memleketlerimiz farklı olsa da,

-         Vahid-ü Kahhar olan Allah’a (c.c.) ubudiyetimizden (kulluktan);

-         Dünya ve Ahiret'te her işin sahibinin O olduğuna, hepimizin dönüşünün sonunda O’na olacağına, insanı yer yüzüne halife yapıp kainattaki her şeyi insanın eline verdikten sonra, insanın hayrına ve yararına olan şeylere onu hidayet edecek olanın da ancak O olabileceğine olan imanımızdan;

-         Rab’bimiz tarafında gönderilen peygamberlerin getirdiği hak dinin tek olduğunu ve peygamberlerin her birinin hak dinin binasına birer kerpiç koyduklarını, nihayet Allah (c.c.)’ın, Rasulullah’ın “Ben nübüvvet binasının son taşıyım; ben, peygamberlerin sonuncusuyum” hadisinde ifade ettiği gibi hak dinin binasını Haz Muhammed (S.A.V.)’in risâleti ile tamamladığını tasdikimizden;

-         İnsan aklının, Allah (c.c.)’in hidayet ve vahyi olmadan insan hayatı için en doğru yolu bulabilmekten aciz olduğunu teslim ettiğimizden;

-         Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ışığında, insanın kâinattaki gerçek yerini, icadında ki gayeyi ve yaratılışındaki hikmeti görebildiğimizden;

-         İnsana, yaratıcısının izafe ettiği şeref izzet ve çoğu mahlûkata olan üstünlüğünü bildiğimizden;

-         İnsanı, yüce Rab’binin, sayısız nimetleriyle ihata (donattığını) ettiğini gördüğümüzden;

-         Milletleri ve bölgeleri ayrı ayrıda olsa, Müslümanları tek beden haline getirin ümmet mefhumunu gerçek manada idrak ettiğimizden;

-         Bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu bozuk düzenleri ve günahkâr nizamları, derinden derine anlayabildiğimizden;

-         İnsan toplumunun bir azası olarak, insanlığa karşı her an hissettiğimiz sorumluluğumuzu ifa etmeye olan gerçek arzumuzdan;

-         İslam’ın boyunlarımıza yüklediği tebliğ emanetini, daha faziletli bir hayatı elde etmeye çalışma azmiyle, ifâ edebilmeye olan hırsımızdan;

-         Bu elde etmeye hırs gösterdiğimiz faziletli hayat;

-         Fazilet üstüne kaim ve her türlü rezilliklerden uzak…

-         Karşılıklı husumet yerine karşılıklı yardımlaşmanın ve düşmanlık yerine kardeşliğin hâkim olduğu…

-         Harpler ve meydan kavgaları yerine emniyet ve yardımlaşmanın geçtiği…

-         İnsanın, kula kulluk, ırka ve bölgeye dayalı tefrika, zulüm ve zilletin altında sıkışıp boğulmasına bedel, hürriyet, eşitlik, kardeşlik, izzet ve şeref manalarını teneffüs edebileceği bir hayat…

Böylece insan vücut âlemine gönderiliş vazifesini ifâ etmeye yani yaratıcısına ibadet ve kâinata şâmil bir imar hareketine hazır olacak.

Bu hayat insana yaratıcısının nimetlerinden yararlanma imkanı verecek, büyük bir aile görünümünde olan insanlık ailesine karşı vazifelerini ifâ etme fırsatı doğacak…

İşte bütün bunlardan güç ve ilham alarak biz Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet-i Nebeviye ye dayanarak, İslam’da İnsan Hakları Beyânnâmesini ilan ediyoruz.

İlan edilen şekliyle, insan hakları beyannamesi ebedidir, İçinden birinin iptali, tadili, ilgası veya askıya alınması asla caiz değildir. Bunlar öyle haklardır ki, yaratıcımız bunları vaz etmiştir. Dolayısıyla kim olursa olsun, beşerin bunları askıya alması, bunlara tecavüz etmesi, fertlerin veya toplumun temsil eden müesseselerin iradeleriyle bunlardan vazgeçilmesi mümkün değildir. Bu hakların ikrar ve kabulü, gerçek bir İslam Toplumu’nun kurulması için doğru bir adım ve başlangıçtır;         

1-    Öyle bir toplum ki, insanlar o toplumda eşit olsun; fertler arasında nes’eb, ırk cinsiyet, renk, dil veya dine dayanan imtiyaz ve ayırım bulunmasın.

2-     Öyle bir toplum ki, orada eşitlik, haklardan yararlanmada ve ödevleri ifada esas kabul edilsin. Müşterek insan olma özelliğinden kaynaklanan eşitlik olsun. “Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık” (Kur’an-ı Kerim Hucurat 13) Yaratıcının insan ihsân ettiği insanlık boyası, bu eşitliğin esasını teşkil etsin. “Yemin ederiz ki, biz, insanoğlunu şerefli kıldık, onlar karada ve denizde bineklere yükledik, onlara güzel şeyleri rızık olarak ihsân ettik ve yarattığımız mahkukâtın çoğuna onları bir çok faziletlerle üstün kıldık” (Kur’an-ı Kerim İsrâ 70)

3-     Öyle bir toplum ki, orada insan hürriyeti, hayatın eş anlamlısı olsun, insan hür olarak doğsun ve hürriyetin gölgesinde kendini bulsun, zillet, kölelik, zulüm ve baskıdan emin olsun.

4-     Öyle bir toplum ki, aile toplumun direği olarak görülsün, aileye gereken şefkat ve himâye gösterilsin, ailenin istikrarı ve ilerlemesi için bütün sebepler hazırlansın.

5-     Öyle bir toplum ki, idareci ve halk, yaratıcı tarafından vâz olunan hukuk önünde eşit olsun, kimsenin imtiyaz ve ayırımı bulunmasın.

6-     Öyle bir toplum ki, idari otorite, idareci sınıfının boynuna konulan bir emanet gibi kabul edilsin, gayeleri de İslâm hukukunun çizdiği gayeleri, yine bu hukuk nizamının gösterdiği metotlarla gerçekleştirmek olsun.

7-     Öyle bir toplum ki, orada her fert Allah’ın tek başına bütün kâinatın maliki olduğuna, kâinattaki her şeyin Allah’ın bütün mahlûkatının emrine verildiğine inansın. Bunun Allah’ın fazlı ve atası olduğunu, kimseni daha önceden bunlara istihkak kesp etmediğini kabul etsin, her insanın bu ilahi atadan nasibini alabileceğini kabul etsin. “Size, kendi lütuf ve ihsânından olmak üzere, göklerde ve yeryüzünde her şeyi musahhar etmiştir” (Kur’an-ı Kerim Câsiye 13)

8-     Öyle bir toplum ki, orada İslâm ümmetinin meselelerini tanzim eden siyasetlerin ve bu siyasetleri tatbik ve tenfiz edecek olan yüksek otorite organlarının esaslarını, “şûra” prensibi teşkil etsin. “Onlar, meselelerini ve işlerini şura ile hallederler” (Kur’an-ı Kerim Şûra 13)

9-     Öyle bir toplum ki, orada her fert, gücü ve kabiliyeti nispetinde sorumluluklar yüklenmek ve İslâm Milleti’nin önünde dünyevi olarak ve yaratıcısını huzurunda ise, uhrevi olarak hesap verebilmesi için, bütün fertlere eşit fırsatlar tanınsın.

10- Öyle bir toplum ki, orada mahkeme önünde ve hatta yargılama anında, idare edilenle idare eden eşit tutulsun.

11- Öyle bir toplum ki, orada her fert toplumun gönlü gibi olsun, cemiyet aleyhine bir suç işleyen insana karşı sırf Allah için ve teklifsiz dava açabilsin, başkasından bu konuda yardım talep edebilsin, başkaları da ona yardım etsin ve haklı davasında onu yalnız bırakmasın.

12- Öyle bir toplum ki, dalaletin ve tuğyanın bütün çeşitlerini reddedip içinde yaşayan her ferdin emniyet, hürriyet, şeref ve adalet haklarını tekeffül etsin, bunu İslâm’In insanlar için tanıdığı haklar çerçevesinde yapsın.

İşte İslâm’ın insanlar için tanıdığı hakları, biraz sonra takdim edeceğimiz İslâm’da İnsan Hakları Beyannamesi bütün dünyaya ilan etmektedir. (İlan edilen tamamen Kuran ile Sünnetin hükümlerine dayanan bu beyanname, İslâm’daki insan haklarının tamamını kapsamamaktadır. Ancak bir örnek olması açısından çok önemlidir. Yoksa bütün hak ve hürriyetleri, İslâm’da tanzim edilmiştir ve bunlara ait hükümleri Kur’an ve Sünnet ile bunların şerhleri mahiyetinde bulunan fıkıh kitaplarında bulmak mümkündür.)

İSLÂM’DA İNSAN HAK VE HÜRRİYETLERİ BEYANNÂMESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Madde 1 : HAYAT HAKKI

A-    İnsan hayatı mukaddes ve dokunulmazdır. Hiç kimsenin insan hayatına tecavüzde bulunması caiz değildir. Bu dokunulmazlık ve kutsiyet, ancak şer’i hükümler çerçevesinde ve onların kabûl edeceği yollarla kaldırılabilir.

B-     İnsanın maddi ve manevi varlığı, korunmuştur; İslâm Hukuku, hayatında ve ölümünden sonra insanın varlığını korur. İnsan cesedine saygı ve rıfk ile muamele etmek, mü’minin vazifesidir. İnsanın ayıplarını ve örtülmesi gereken uzuvlarını örtmek bir vecibedir.

Madde 2 : HÜRRİYET HAKKI

A-    Hürriyet hakkı, tıpkı insan hayatı gibi dokunulmazdır. İnsanın doğuşu ile birlikte var olan tabii ve ilk hakkıdır. İnsanla beraber kalır ve hayat devam ettikçe devam eder. Kimse hürriyet hakkına tecavüz edemez. Fertlerin hürriyetlerini korumak için yeterli kanuni tedbirlerin alınması icap eder. Şer’i hükümler çerçevesinde ve hukukun kabul ettiği yollar dışında, hürriyetlerin kayıtlanması ve sınırlandırılması caiz değildir.

B-     Hiçbir milletin bir diğer milletin hürriyetine tecavüz etmesi caiz olamaz. Tecavüz eden milletin, bu tecavüzünden hemen vazgeçmesi ve ihlal ettiği hürriyeti mümkün olan bütün yollarla derhal iade etmesi gerekir. Milletlerarası kuruluşlarında, hürriyet için mücadele eden milletlere yardımcı olmaları icap eder. Müslümanların ise, bu vecibeyi yüklenerek bu hususta ihmal göstermemeleri dini bir vazifedir.

Madde 3: EŞİTLİK HAKKI

A-    Bütün insanlar, kanun (şerîat) önünde eşittirler. Hukuk’un fertlere uygulanması açısından aralarında herhangi bir kimsenin imtiyaz hakkı mevcut değildir. Aynı şekilde hukukun fertleri koruması hususunda da herhangi bir imtiyaz mevzu bahis olamaz.

B-     Bütün insanlar insan olmaları itibari ile eşittirler. Aralarındaki üstünlük ancak amellerine göre olabilir. Herhangi bir şahsın bir diğerinin maruz bırakılamayacağı zarar veya tehlike ile karşı karşıya bırakılması asla caiz değildir. Fertler arasında, cinsiyet, ırk renk, dil  yâhut din esasına göre ayırım yapan her fikir nizam ve yasama faaliyeti, İslâm’ın bu zikredilen umumi esası ile tezat teşkil eder.

C-    Her fert fırsat eşitliği çerçevesinde ve diğer fertlere tanınan fırsatlar ve imkânlar dairesinde, kamuya ait maddi kaynaklardan yararlanma hakkına sahiptir. Gösterilen gayret ve emek aynı olduğu ve ücrete hak kazandıran iş kemiyet ve keyfiyet itibari ile farklılık arz etmediği sürece fertler arasında ücret ve emeğin karşılığı açısından ayırım yapılması caz değildir.

Madde 4: ADALETE BAŞVURMA HAKKI

A-    Her fert, şerîat önünde hak arama hürriyetine sahiptir ve sadece İslâm Hukuku hükümlerine göre yargılanmayı talep etme hakkına haizdir.

B-     Her fert, maruz kalacağı zulme karşı kendini müdafaa etme hakkına sahiptir. İmkânları ölçüsünde, başkasının maruz kaldığı zulmü defetmek, her ferdin vecibesidir.

Fertler, haklarını koruyup adaletle muamele edecek ve maruz kalacakları zarar ve zulmü defedecek bir yüksek otoriteye (idare, yasama ve yargı gibi) müracaat etme hakkına da sahiptir. Müslüman devlet reisinin, böyle bir yüksek otoriteyi tesis etmesi ve bu organın bağımsızlığını ve tarafsızlığını temin edecek bütün tedbirleri alması en önemli vazifesidir.

C-    Her ferdin, sırf Allah rızası için ve talebe ihtiyaç duymadan (hisbetenlillah), diğer fertlerin ve cemaatin yani kamunun haklarını müdafaa etmesi, hem hakkı ve hem de görevidir.

D-    Hiçbir gerekçe ile bir ferdin nefsini müdafaa etmesine yani savunma hakkına karşı çıkılamaz ve engellenemez.

E-     Hiç kimse, İslâm Hukuku’na aykırı bir emre itaat etmesi için bir Müslüman’ı zorlayamaz. Böyle bir emir karşısında ve mâsiyetle emredildiği taktirde, emreden makam kim olursa olsun, Müslüman ferdin de “Hayır” demek vazifesidir. Müslüman toplumun ise, ferdin bu reddini ve hatta desteklemesini ve onu korumasını beklemek, Müslüman derdin tabii hakkıdır.

Madde 5: ADİL YARGILANMAYI TALEP ETME HAKKI (Kanuni Yargı Yolu)

A-    İslâm’da asıl olan, ferdin suçsuzluğudur (Beratı zimmet asıldır). Bu hal,  kişinin herhangi bir suçtan dolayı sanık durumuna düştüğünde de devam eder ve sanık adil bir mahkeme önünde yargılanıp suçu sabit görülünceye kadar sürer.

B-     Seri bir nass yani bir kanun metni bulunmadan kimse suçlanamaz. (Zira suçta ve cezada kanunilik esastır). Dinin zaruriyet denilen hükümlerini bilmemek, Müslüman için mazeret teşkil edemez. Ancak bilmemezlik hali sabit görüldüğünde, kanunu bilmemek, sadece had cezalarını düşüren bir şüphe olarak kabul edilir.

C-    Tam kazâ yetkisine sahip bir mahkeme önünde, reddedilemez delillerle suçu işlediği sabit olmadıkça, hiç kimsenin suçlu olduğuna hükmedilemez ve herhangi bir cürümden dolayı cezalandırılamaz.

D-    Hiçbir halde, cezanın, İslâm Hukuku’nun suç için çizdiği sınırı tecavüz etmesi caiz değildir. Had cezalarını bertaraf etmek için, suçun işlendiği şart ve halleri göz önünde bulundurmak, İslâm Hukuku’nun temel esaslarındandır.

E-     İnsan, başkasının suçundan dolayı yargılanamaz. Her insan, kendi fiilinden müstakil olarak sorumludur; yani cezai sorumluluk şahsidir. Hiçbir halde, bir şahsa ait sorumluluğun, onun aile ve yakınlarına yahut çevresi ve arkadaşlarına yüklemesi caiz olamaz.

Madde 6: YÜKSEK OTORİTENİN ZULMÜNDEN KORUNMA HAKKI

Her fert, yürütme, yasama ve yargı gibi yüksek otoritenin tecavüzlerinden korunma hakkına sahiptir. Bu sebeple kendisine isnat edilen kanuna aykırı fiili işlediğine delalet eden kuvvetli karineler bulunmadıkça, kimse yaptığı iler ve içinde bulunduğu hallerin gerekçesini açıklamak mecburiyetinde bulunamaz ve herhangi bir itham da yapılamaz.

Madde 7: İŞKENCEDEN KORUNMA HAKKI

A-    Sanıktan da öte, suçluya dahi işkence yapmak caiz değildir. Nasıl ki, bir şahsı işlemediği suçu itiraf etmeye zorlamak caiz görülmemiştir ve ikrah ve icbar yoluyla elde edilen beyan ve ikrarlar, geçersiz batıldır.

B-     Ferdin işlediği suç ne olursa olsun ve İslâm Hukuku’nun o suça taktir ettiği ceza nasıl olursa olsun, ferdin insaniyeti ve insan olması hasebiyle sahip olduğu şeref ve asaleti, mahfuz kalır.

Madde 8: IRZ VE NAMUSUNU KORUMA HAKKI

Ferdin ırz ve namusu muhteremdir, dokunulmazdır; bunların hurmeti asla çiğnenemez. Kişinin özel hayatının tecessüsü, gizli ve ayıp hallerinin araştırılması, onun şahsiyetine ve özel hayatına izni olmadan müdahale edilmesi haramdır; yani şiddetle yasaklanmıştır.

Madde 9: SIĞINMA HAKKI

A-    İşkenceye ve zulme maruz her Müslüman, Dâr’ül İslâm sınırları içerisinde, emin olabileceği bir yere sığınma hakkına sahiptir. İslâmiyet bu hakkı, cinsiyeti, inancı veya rengi ne olursa olsun, her eziyete maruz şahsa tanır ve Müslümanlara da kendilerine sığınacak kimselere emniyet ve güven içinde yaşama hakkını vermeleri görevini yükler.

B-     Mekke-i Mükerreme’de ki, Beytullah’il Haram, (Kâbe’nin bulunduğu mescid), bütün insanlar için emniyet ve emân yeridir; hiçbir Müslüman buradan engellenemez. 

Madde 10: AZINLIK HAKLARI

A-    Azınlıkların dini meselelerinde, Kur’an-ı Kerim’in “dince icbar ve ikrah yoktur” şeklinde özetlenebilecek olan genel prensibi hakimdir.

B-     Azınlıkların medeni ve şahsi hallerinde ise, eğer Müslüman’ların hukukunun uygulanmasını isterlerse İslâm Hukuku hakim olur. Eğer Müslüman’ların hukukunu hakem kabul etmezlerse, ilahi bir kaynağa dayanmak şartı ile kendi dini hukuklarına göre muamele görürler.

Madde 11: KAMU HİZMETLERİNE KATILMA HAKKI

A-    İslâm Ümmeti’nin her ferdi, amme maslahatı bulunan kamuya ait işlerden haberdar olma ve hayatında cereyan eden bu tür şeyleri bilme hakkına sahiptir. Ayrıca İslâm Hukuku’ndaki şura prensibi gereği, sahip olduğu kabiliyetler ve gücü nispetinde kamu işleri ve hizmetlerine katkıda bulunması da bir vazifesidir. İslâm Ümmeti’nin her ferdi, şer’i şartları bulunması halinde, kamu hizmet ve makamlarına ehil kabul edilir. BU ehliyet vasfı herhangi bir bölge yahut ırka mensup olma gibi sebeplerle sakıt olmaz (düşmez) ve eksilmez.

B-     Şura prensibi, idareci sınıf ile İslâm Ümmeti arasındaki münasebetlerin esasını teşkil eder. Bu esası uygulayarak, hür iradesiyle kendi idarecilerini seçmek İslâm Ümmeti’nin tabii hakkıdır. Ayrıca İslâm Hukuku’na aykırı hareket ettiklerinde, idarecilerini muhasebeye çekip kontrol etmek ve icap ederse azletmek, İslâm Ümmeti’nin meşru hakkıdır.

Madde 12: FİKİR, İNANÇ VE FİKİR AÇIKLAMA HÜRRİYETİ VE HAKKI

A-    Her şahıs İslâm hukukunun kabul ettiği umumi sınırlar çerçevesinde kaldığı sürece, kimsenin müdahale ve engellemesi olmaksızın, fikir, itikat ve bu fikir ve itikadını ifade etme hürriyeti mevcuttur. Ancak batılın tasviri ve neşri caiz olmadığı gibi, İslâm Ümmeti’nin küçük düşürülmesine yahut fuhşiyyata teşvik manasını taşıyan şeylerin neşri de caiz değildir.

B-     Hür düşünce, sadece bir hak değil, aynı zamanda bir görevidir.

C-    Her ferdin, despot bir otorite, zalim bir idareci yahut İslâm’a muhalif bir nizamdan korkmadan, zulmü reddettiğini ve çirkin karşılandığını ilan etmesi ve imkân nispetinde karşı koyması, hem hakkı ve hem de ödevidir. Bu, cihadın en faziletlisidir.

D-    Neşrinde devletin ve toplumun emniyetine zarar verecek unsurlar ihtiva etmediği sürece, doğru hakikat ve bilgilerin neşrinde herhangi bir mahsur yoktur.

E-     Gayr-i Müslim’lerin dini şe’ârine (dinen hürmet edip önem verdikleri şeylere) hürmet etmek, Müslüman’ın ahlakındadır. Bu sebeple başkasının inançlarıyla alay etmek ve toplumu başka dinlerden olanlara karlı tahrik etmek, hiçbir fert için caiz olamaz.

Madde 13: DİN HÜRRİYETİ

Her şahıs, inanç hürriyetine ve itikadına uygun olarak da ibadet hürriyetine sahiptir.

Madde 14: FİKİR AÇIKLAMA HÜRRİYETİ (DAVET VE TEBLİĞ HAKKI)

A-    Her fert, münferiden veya müştereken, dini ictimai, kültürel, siyasi ve benzeri yönlerinde sosyal hayata iştirak etmek hakkına sahiptir; bu hakkını kullanabilmek için zaruri olan esasları inşa etmek ve gerekli vesilelere başvurma hakkı da, söz konusu hakkın tabii bir sonucudur.

B-    Her ferdin, ma’ruf ile emr edip münkerden nehy etmesi, iyilik ve takva üzerine yardımlaşmayı temin gayesiyle, fertlere bu sorumluluğun altından kalkacak fırsatları doğuran müesseseleri tesis etmelerini toplumdan istemesi, hem hakkı ve hem de görevidir.

Madde 15 – İKTİSADİ HAKLAR

A- Tabiat, gerçek anlamda, bütün servetleriyle Allah’ın mülküdür. Tabii servetler, Allah’ın insana atâ ve ihsânıdırlar. Onlardan yararlanmak üzere, insanlara lütfetmiş; bu tabii servetleri yok etmeyi ve ifsâd etmeyi haram kılmıştır. Hiç kimse, kâinattaki rızık kaynaklarından başkasını mahrûm edemez ve başkasının bunlardan intifâ’ına engel olamaz.

B- Her insan, rızık elde etmek üzere, meşru’ yollardan çalışıp helal kazanç elde edebilir.

C- Özel mülkiyet meşru’dur; münferit ve müşterek mülkiyet şeklinde olabilir. Her insan çalışması ve gayretiyle kazandığını iktisâp eder.Kamu mülkiyeti de meşru’dur ve bütün milletin maslahatı için kullanılır.

D- Fakirlerin, zenginlerin mallarında mukarrer bir hakkı mevcuttur ve bunu zekât tanzim etmiştir. Bu öyle bir hakdır ki, idareciler tarafından iptali, engellenmesi ve müsamaha gösterilmesi câiz değildir; hakkın zekât vermeyenlerle savaş etme sonucuna götürse bile, bu hakkı engelliyenler karşı müsâmaha gösterilmeyecektir.

E- Tabiî servet kaynaklarını ve üretim yollarını, İslam ümmetinin maslahatı için yönlendirmek ve tanzim etmek, devletin vazifesidir (vâcibdir-; bunların ihmâl edilmesi yahut tamamen kendi haline bırakılarak bir nevi iptal edilmesi aslâ caiz değildir.

Aynı şekilde,tabiî kaynakların İslam hukukunun haram kıldığı yahut toplumun maslahatına zara veren işlerde kullanmak da caiz değildir.

F- İktisâdî gelişmeyi rayına oturtmak ve muhtemel tehlikeleri bertaraf etmek için İslâmiyet;

1- Bütün şekilleriyle aldatmayı haram kılmıştır

2- Sonu belli olmayan ve aldanma ihtimali bulunan muâmelelerle unsurlarından biri mechul olan muâmeleleri kısaca garer’i, cehâlet’i ve ilerde çekişmelere anlaşmazlığa yol açacak her şeyi haram kılmıştır.

3- Ölçü ve tartı muâmelelerinde yapılacak hilelerle kâr sağlamayı ve  karşı tarafı aldatmayı da harâm kılmıştır.

4- İhtikâr’ı (kara borsacılığı- ve serbest rekâbet mümkün olmayan ve haksız rekâbete sebep olacak olan her şeyi haram kılmıştır.

5- Ribâ yani faizi ve insanların dara düştükleri halleri istismar eden her çeşit muameleyi şiddetle yasaklamıştır.

6- Yalan ve aldatıcı olan her türlü beyân, iddia ve reklamları da yasaklamıştır.

G- Âmme maslahatını gözetme ve genel İslamî değerlere ehemmiyet vermek gerekir. Bu ikisi, müslüman toplumlarda, iktisadi gelişmenin temel şartıdır.

Madde 16 – MÜLKİYET HAKKI VE KORUNMASI

Âmme maslahatı bulunmadıkça mülk konusu malın kıymetine denk bir bedel mâlike ödenmedikçe, helal kazanç neticesi el edilen mülkiyet hakkı, kimsenin elinden alınamaz.

Kamu mülkiyetinin dokunulmazlığı daha önemlidir ve kamu mülkiyetine tecâvüzün cezası daha şiddetlidir. Zira kamu mülkiyetine tecâvüz, bütün toplumun hakkına tecâvüzdür ve İslam ümmetinin tamamına hiyânettir.

Madde 17 – İŞÇİNİN HAKKI VE ÖDEVİ

Çalışma, İslâm'ın Toplum içinde yüce kabul ettiği ve yücelttiği bir semboldür.

Çalışmanın vasfı(hakkı-, işi sağlam ve eksiksiz yapmak olunca, işçinin hakkı da şunlar

olacaktır.

1-     Eksiksiz ve geciktirmesiz olarak gayret ve emeğine denk bir ücret alacaktır.

2-     İşçiye sarf ettiği gayret ve emeğine uygun şerefli bir hayat temin edilmelidir.

3-     Toplumun bütün fertlerinin işçiye layık olduğu değeri vermesi icab eder.

4-     İhmal ve kusuru olmayan hallerde işçinin korunması ve zararlarının tanzim edilmesi gerekir.

Madde 18 – HAYATİ OLAN İHTİYAÇLARI ELDE ETME HAKKI

Her fert, hayatının devamı olan yeme, içme, giyme, mesken ve bedeninin sıhati için gerekli olan şeylerle ruhunun ve aklının sıhhati için lazım olan ilim, ma’rifeti ve kültür gibi şeyleri, İslam milletinin imkanlarının ve kaynaklarının el verdiği ölçüde, elde etme hakkına sahiptir. Bu konuda, ferde yardımcı olmak üzere, İslam ümmeti de sorumludur ve mükellefiyet altındadır.

Madde 19 – AİLE KURMA HAKKI 

A- İslami çerçevede evlenme, her insanın hakkıdır. Evlenme, aile yuvasını kurmanın, çocuk elde etmenin ve nefsi iffet içinde muhafaza eylemenin tek meşru’ yoludur.

Karı–kocanın bir biri üzerinde İslam hukukunun tesbit  ve tayin ettiği karşılıklı hak ve ödevleri bulunmaktadır. Baba, çocuklarını, bedeni, ahlaki ve dini açıdan, inancına ve dinine uygun olarak terbiye etmek hakkına sahiptir. Ancak çocukların terbiyesinden ve onların yönlendirilmesinden de kendisi sorumludur.

B- Karı-kocadan her biri, karşılıklı muhabbet ve şefkat havası içinde, karşı tarafın kendisine saygı göstermesini, duygularını ve hayat şartlarını anlayışla karşılamasını beklemek hakkına sahiptir.

C- Koca, karısının ve çocuklarının nafakasını, cimriliğe kaçmadan temin etmekle mükelleftir.

D- Her çocuk ana-babası üzerinde terbiyesini, eğitimini ve te’dibini en güzel şekilde yapılması hakkına sahiptir. Çocukların küçük yaşlarda çalıştırılması, onlara kendilerini sıkıntıya sokacak, yahut gelişmelerini engelliyecek veyahut da çocukların oyun ve öğrenme haklarından alıkoyacak işler yüklemek caiz değildir.

E- Çocuğun ana-babası çocuk üzerindeki sorumluluklarını yerine getirmede aciz duruma düşerlerse, bu sorumluluk topluma intikal eder ve çocuğun nafaka masrafları beytülmal yani devlet hazinesi tarafından karşılanır.

F- Ailedeki her ferdin, çocukluğunda, ihtiyarladığında ve acizlik döneminde, ihtiyaç duyduğu maddi yardım, karoma, ilgi ve şefkati bulabilmesi, İslam i ailenin esasını teşkil eder.

Ana-babanın maddi ihtiyaçlarını, bedeni ve ruhi bakımlarını,çocukları üstlenmekle mükelleftirler.

G- Ailede anneliğin özel bir yeri ve hakkı vardır.

H- Aile mes’üliyeti, aile fertleri arasında, herkesin gücüne ve tabiatına göre müşterektir. Aile mes’üliyeti, babalar ve anneler dairesini aşıp bütün yakın hısımları ve zevil-erhamı da kapsayacak şekilde geniş bir muhtevaya sahiptir.

I- Genç erkek yahut kız, istemediği şahısla evlenmeye zorlanamaz.

Madde 20 – KARININ KOCA ÜZERİNDE SAHİP OLDUĞU HAKLAR

A- Karı, kocasının yaşadığı yerde kocasıyla birlikte yaşayacaktır.

B- Kocası, evlilikleri süresince ve boşama halinde ibdet müddeti içinde, karısının nafakasını, ma’ruf ölçüler dairesinde temin edecektir.

C- Karı, bu nafakaya mali durumu ve özel serveti ne olursa olsun her hal ü karda hak kazanır.

D- Karı, kocasından, hul’ yoluyla (boşanması karşılığında iddet nafakası ve mehr-i müecceleinden vazgeçmek gibi belli bir bedel karşılığında- evlilik akdini karşılıklı rıza ile sona erdirilmesini isteyebilir. Aynı şekilde karı, İslam hukukunun hükümleri çerçevesinde, kaza-i boşanma talebinde de bulunabilir.

E- Kar, ana babası, çocukları ve diğer yakın hısımlarına mirasçı olduğu gibi, kocasına da mirasçı olma hakkına sahiptir.

F- Karı kocanın her ikisi de, hayat arkadaşının gıyabında ona ait değerleri korumak, gizli sırlarını ifşa etmemek ve ahlaken yahut hilkaten var olması muhtemel olan gizli ayıplarını ortaya atmamakla mükelleftirler. Bu hak, boşanma sırasında ve sonrasında devam eder ve önem kazanır.

Madde 21 – TERBİYE HAKKI

A- İyilik ve güzel muamelede, babaların çocukların üzerinde bir hakkı olduğu gibi, güzel ve iyi bir terbiye de, çocukların babaları üzerinde sahip oldukları bir haktır.

B - Eğitim, toplumun bütün fertlerinin hakkıdır. İlim taleb etmek ise kadın ve erkek olarak herkese vaciptir (dini bir vecibedir.

C- Toplumun, her ferde, eğitim görüp aydınlanması için eşit ve denk bir fırsat vermesi icab eder. Her fert, kendi kabiliyet ve meyline uygun olan eğitimi seçmekte serbesttir.

Madde 22 – FERDİN GİZLİ SIRLARINI KORUMA HAKKI

İnsanın gizli sırları, sadece onu yaratan Halıkı ile paylaşılır. Bu sebeple, insanın gizli sırları ve hususi hayatı, korunmuştur; bunları araştırmak ve öğrenmeye çalışmak helal değildir.

Madde 23– SEYAHAT VE İKAMET HÜRRİYETİ VE HAKKI

A- Her fert, hiçbir engel ve sıkıntı olmaksızın, bulunduğu yerden dilediği yere seyahat etme, dilediği yerde ikamet etme ve yine dilediği yere göç edip tekrar eski yerine dönme hürriyetine ve hakkına sahiptir.

B- Hiç bir şahıs, vatanını terk etmeye zorlanamaz, şer’i bir sebep olmadan zorla vatanından ihraç olunamaz.

C- Dar’ül-İslam (İslam Ülkesi- tekdir.İslam ülkesi, her Müslüman'ın vatanıdır. Müslüman'ın İslam ülkesindeki hareketlerini, coğrafi engeller ve siyasi sınırlarla kayıtlamak ve engellemek caiz değildir. Her Müslüman belde, oraya hicret eden ve giriş yapan Müslümanları, kardeşin kardeşini karşıladığı gibi karşılaması gerekir.

Son du’amız Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a olsun şeklindedir.

Maddelerler ilgili Kuran ve Sünnet delillerini tüm listesi metni kaynak eserde yer almaktadır.

Kaynak: Prof Dr Ahmet Akgündüz, İslâm’da İnsan Hakları Beyânnâmesi, Sayfa 88-125 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ULUSLAR ARASI ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ

Madde 1. Ben çocuğum. Onsekiz yaşına kadar bir çocuk olarak vazgeçilmez haklara sahibim.

Madde 2. Bu kitaptaki haklar, bütün çocuklar içindir: beyaz çocuk, kara çocuk, kız çocuk, erkek çocuk fark etmez. Doğduğumuz yer, konuştuğumuz dil de fark etmez. Büyüklerimizin inançlarının, görüşlerinin farklı olması yüzünden çocuklara ayrım yapılmaz. Bu haklara sahip olmak için çocuk olmak yeterlidir.

Madde 3. Büyükler çocuklarla ilgili bütün yasalarda, bütün girişimlerde önce çocukların yararlarını düşünürler. Büyüklerimiz bu ödevlerini yapamıyorsa devlet çocuklara bakar ve korur.

Madde 4. Bu kitaptaki haklarımın uygulanması için gereken her türlü çaba gösterilir. Haklarımdan yarar­lanmam bütün devletlerin güvencesi altındadır.

Madde 5. Bizi büyüten, yol gösteren büyüklere bizi daha iyi yetiştirsinler diye yardım edilir.

Madde 6. Çocukların yaşamını korumak herkesin görevidir. Yaşamak her çocuğun en temel hakkıdır.

Madde 7. Her çocuğa doğrudan bir isim konur. Devlet bu ismi kaydeder. Çocuğa kimlik verir. Artık çocuk o devletin vatandaşı olur.

Madde 8. Konan ismim, kazandığım vatandaşlık hakkım ve aile bağlarım korunur. Bunları değiştirmek için baskı uygulanamaz. Bunlar benden alınırsa bütün devletler ona karşı çıkar.

Madde 9. Çocuğu ailesinden kimse koparıp alamaz. Ama bazen de anne baba çocuğa bakamaz durumda olabilir. Çocuk bu durumdan zarar görebilir. Çocuk zarar görmesin diye çocuğa başka bir bakım sağlanır. Bu bakım sırasında çocuk anne babasıyla düzenli görüşebilir.

Madde 10. Ayrı ülkelerde yaşayan anne baba ve çocukların birlikte yaşamaları için her türlü kolaylık gösterilir.

Madde 11. Çocuklar anne babalarının birlikte izni ve haberi olmadan başka ülkelere götürülemezler, oralar­da bırakılmazlar. Bunu yapanlara karşı mücadele edilir.

Madde 12. Beni ilgilendiren konularda benim de görüşlerim alınır. Büyükler beni dinlerler. Düşüncemi öğrenmeye özen gösterirler. Çok küçüksem bir büyük de benim adıma konuşabilir.

Madde 13. İsteklerimi ve düşüncelerimi seçtiğim bir yolla açıklayabilirim, resmini çizebilirim ya da yazabilirim. Ama bazı konularda kişiler ve toplum zarar göre­cekse o konudaki kurallara da uymam gerekir.

Madde 14. Biz çocukların düşüncelerini geliştirmeleri ve istedikleri dini seçmeleri hakkına saygı gösterilir. Bu konuda bizi yetiştirmekle yükümlü olan büyüklerimizin de bize yol gösterme hakları ve ödevleri vardır. Onlara da saygı gösterilir.

Madde 15. Arkadaşlarımla barış içinde toplanabilirim. Dernekler kurabilirim. Kurulu derneklere üye olabilirim.

Madde 16. Çocuklar onurlu ve saygın birer insandır. Hiç kimse onların onurlarını kıramaz, onları küçük düşüremez, yaşadığı konut ve kurumundaki özel yaşantısına karışamaz. Bu haklarımız yasalarla korunur.

Madde 17. (Çekinceli)

Madde 18. Yetiştirilmem izden en basta anne babamız ya da onların görevini üstlenen büyüklerimiz sorumludur. Onların bu görevlerini en iyi biçimde yapabilmeleri için her türlü kolaylık sağlanır, gerekiyorsa yardım edilir.

Madde 19. Yetişmemizden sorumlu olanlar bu haklarını çocuklara zarar verecek şekilde kullanamazlar. Çocukların bu tür zararlara uğramaması için her türlü önlemi almak devletin görevidir.

Madde 20. Çocuklar ailelerinden yoksun kalabilirler. Bazı aile ortamları ise çocuklar için yararlı olmayabilir. İşte o zaman çocukların devletten özel koruma ve yardım alma hakları vardır. Devlet bu görevini çocuk için uygun aile bularak ya da onlara bakacak kuru­luşlara yerleştirerek yapar.

Madde 21. Anne babasıyla birlikte olamayacak çocukların aile yoksunluğu çekmemesi için onlara iyi aileler bulunur. Bunun için çok dikkatli bir araştırma yapılır.

Madde 22. Çocuklar başka ülkeye gitmek zorunda kalırlarsa o ülke de çocukları korur. Birbirinden ayrı kalan anne ve baba birleştirilmeye çalışılır.

Madde 23. Özürlü çocuklar özel olarak korunurlar. Kendilerine yeten saygın birer insan olmaları sağlanır. Devlet onların bakımları eğitimleri ve iş sahibi olmaları için gerekli kurumları oluşturur. Ailelerine her türlü yardımı yapar.

Madde 24. Sağlığım ve hastalıklardan korunmam devletin ve toplumun güvencesi altındadır. Bunun için beslenme, aşılarımın yapılmasına, çevrenin temizliğine dikkat edilir. Hastalanırsam tedavi edilirim.

Madde 25. Kreşler, çocuk yuvaları, yurtlar, okullar, çocuk hastaneleri çocukların haklarına uygun olarak, çocuklara daha iyi bakmak için yeniden düzenlenirler.

Madde 26. Bütün çocukların sağlıkları, eğitim hakları, beslenme ve bakımları güvence altına alınır.

Madde 27. Bana bakmakla yükümlü olanlara bana daha iyi bir yaşam sağlamaları için gerekirse giyim, barınma ve beslenme konularında yardım edilir, destek olunur.

Madde 28. Eğitimimi eksiksiz yapabilmem için destek­lenir ve korunurum. İlköğretim herkes için parasızdır, kız olsun erkek olsun her çocuk için zorunludur-.

Madde 29. (Çekinceli)

Madde 30. (Çekinceli)

Madde 31. Boş zamanlarımı değerlendirmem, oynamam, eğlenmem için oyun bahçeleri, çocuk kulüpleri, kitaplıklar, spor okulları açılır. Her çocuk böyle faaliyetlere özendirilir. Bunlardan yararlanmak hepimizin hakkıdır.

Madde 32. Ben çocuğum. Büyükler gibi bir işte çalışa­mam. Ben okula gider ve oynarım. Eğer çalışmak zorunda kalırsam yapacağım iş eğitimime engel olmamalı, sağlığımı bozmamalı, bende zararlı alışkanlıklar yaratmamalıdır.

Madde 33. Çocuklar zararlı maddelere karşı korunurlar. Bunları üretenler ve çocuklara verenler cezalandırılırlar.

Madde 34. Bedenim bana aittir. Beni bedensel ve ruhsal yönden örseleyecek hiçbir yaklaşıma izin verilemez.

Madde 35. Çocukları kaçırıp kötü kişilere satan, onları uygunsuz şekilde çalıştırmak isteyenlerle tüm devletler mücadele ederler. Çocukları korurlar.

Madde 36. Büyükler kendi çıkarları için çocukları kullanamazlar.

Madde 37. Hiçbir çocuk insanlık dışı yöntemlerle ya da aşağılanarak cezalandırılamaz. Çocuklar suç işlemişse uygulanacak cezalar yaşına uygun gelişmelerini engelle­meyecek ve eğitsel olmalıdır.

Madde 38. İnsanların birbirini öldürmesi kötüdür. Savaş insanların birbirini öldürmesidir. Çocuklar savaştan korunmalıdır. Onbeş yaşından küçük hiçbir çocuk askere alınmaz.

Madde 39. Eğer çocuklar çeşitli nedenlerle zarar görmüşlerse bedensel ve ruhsal sağlıklarına yeniden kavuşmaları için tüm önlemler alınır. Yeniden topluma kazandırılırlar.

Madde 40. Çocuklar suçun ne olduğunu bilmezler. Bilerek ve isteyerek kimseye zarar vermezler. Suç işleyen çocukların yeniden topluma kazandırılması için özel yasalar çıkarılır, özel kuruluşlar oluşturulur.

Madde 41. Eğer bir ülkenin yasaları bu çocuk hakları sözleşmesine uygunsa değiştirilmez. Değilse değiştirilir.

Madde 42. Çocukların haklarına ilişkin tüm bu ilkeleri hem çocuklar hem de büyükler öğrenmeli ve öğretmelidir

 

 

 

 

 

 

 

Özürlü Bireyin Hakları Bildirgesi

 

 

Madde 1. Her özürlü kişi, aynı ülkede aynı yaştaki öteki bireylerle aynı temel haklara sahiptir.

Madde 2. Özürlü bireyler, uygun hekimsem bakım ve fiziksel tedavi  ve öğrenim, eğitim, akademik kariyer yapmak, kendi yeteneğini ve potansiyelini geliştirmek ve olabildiğince  özürlülüğün derecesi ne denli ağır olsa da, kendine rehberlik  edilmesi haklarına sahiptir.

Madde 3. Özürle bireyler, ekonomik güvenceye ve uygun  yaşam standartına sahip olmak, üretken  çalışma yapmak ve iş edinmek haklarına sahiptir.

Madde 4. Özürlü kişi, kendi ailesi ya da koruyucu aile ile birlikte yaşamak, toplumsal yaşamın bütün etkinliklerine katılmak ve boş zamanlarını değerlendirmek hakkına sahiptir.

Madde 5. Özürlü bireyler kendi kişisel yararı ve  refahının, gereksinim duyduğunda, korunmasını dilemek hakkına sahiptir. Hiçbir özürlü kişiyi kendisini korumak hizmetinden hiç kimse yoksun bırakamaz.

Madde 6. Özürlü birey, sömürülmek, kötü ve aşağılayıcı  işlemlerden korunmak hakkına sahiptir.  Suçlandığında  sorumluluğun derecesine   göre ileri sürülen beyanların muhakeme edilmesi  hakkına sahiptir.

Madde 7. Kimi özürlü birey, kendi özürünün ağırlığından ötürü haklarını yeterince  korumaya yetkin olmayabilir. Bu hakların bir bölümünün ya da tümünün değiştirilmesi, başkaları için uygun olabilir. Bu hakların   değiştirilmesi  ya da yadsınmasına ilişkin kötülüklerin her türüne karşı uygun yasal koruyucu önlemler  alınmalıdır ve bunlar özürlü bireylerin  toplumsal yetilerinin  gelişmesi alanında uzman olan kişiler aracılığıyla, periyodik denetimler yapılmalı ve yargıya başvurma hakkı korunmalıdır.

 

 

 

 

 

Hasta Hakları Bildirgesi

 

 

Bir sağlık kuruluşuna,  sağlık hizmeti almak için başvuran herkesin:

1. Hizmetten Genel Olarak Faydalanma :
Adalet
ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde   sağlıklı yaşamanın teşvik edilmesine yönelik faaliyet ve koruyucu sağlık hizmetlerinden faydalanmaya,

2. Eşitlik İçinde Hizmete Ulaşma : Irk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç,  ekonomik ve sosyal durumları dikkate alınmadan hizmet almaya,

3. Bilgilendirme :  Her türlü hizmet ve imkanın  neler olduğunu öğrenmeye,

4. Kuruluşu Seçme ve Değiştirme :Sağlık kuruluşunu seçmeye ve değiştirmeye ve seçtiği sağlık kuruluşundan verilen sağlık hizmetlerinden faydalanmaya,

5. Personeli, Tanıma, Seçme ve Değiştirme:  Sağlık hizmeti verecek ve vermekte olan   taleplerin ve diğer personelin kimliklerini, görev ve  unvanlarını öğrenmeye, seçme ve değiştirmeye,

6. Bilgi İsteme :  Sağlık durumu ile ilgili her türlü bilgiyi sözlü ve yazılı olarak istemeye,

7. Mahremiyet :  Gizliliğe uygun bir ortamda her türlü sağlık hizmetini almaya

8. Rıza ve İzin :  Tıbbi müdahalelerde rızasının alınmasına ve rıza çerçevesinde hizmetten faydalanmaya,

9. Reddetme ve Durdurma :  Tedaviyi reddetme ve durdurulmasını istemeye,

10. Güvenlik : Sağlık hizmetlerini güvenli bir ortamda almaya

11. Dini vecibelerini Yerine Getirebilme : Kuruluşun imkanları ölçüsünde ve idarece alınan önlemler çerçevesinde, dini vecibelerini yerine getirmeye,

12. Saygınlık Görme :  Saygı  itina ve ihtimam  gösterilerek, nazik, şefkatli sağlık hizmeti almaya,

13. Rahatlık:  Her türlü hijyenik  şartlar sağlanmış, gürültü  ve rahatsız edici bütün etkenler  bertaraf edilmiş bir ortamda sağlık hizmeti almaya,

14.  Ziyaret:  Kurum ve kuruluşlarca belirlenen usul ve esaslara uygun olarak ziyaretçi kabul etmeye,

15. Refakatçi Bulundurma :  Mevzuatın, sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde ve doktorun uygun görmesi durumunda  refakatçi bulundurmayı istemeye,

16. Müracaat, Şikayet ve Dava Hakkı :  Haklarının ihlali halinde, mevzuat çerçevesinde her türlü müracaat, şikayet ve dava hakkı kullanmaya,

17. Sürekli Hizmet : Gerektiği sürece sağlık hizmetlerinden yararlanmaya,

18. Düşünce Belirtme :  Verilen hizmetler konusunda düşüncelerini ifade etmeye, HAKKI VARDIR.

*01.08.1998 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Hasta Hakları Yönetmeliğinden  alınmıştır

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KENTLİ HAKLARI BİLDİRGESİ

1. İnsan haklarına saygılı ve bu hakları geliştirmeye açık, bireyin refahını ve kişiliğini geliştirme güdüsü ve fırsatı sağlayan bir kentsel ortamda yaşama hakkı.

2. Saldırılara ve suça karşı korunmuş güvenli bir kentte yaşama hakkı.

3. Hava , su, gürültü v.b. kirlenmelere konu olmayan ekolojik dengeleri korunmuş bir kentsel çevrede yaşama hakkı.

4. Kentte yaşayanların kendi ekonomik ve toplumsal girişimlerini geliştirmek için gerekli alt yapılara sahip olmayı isteme hakkı.

5. Kentte yaşayanların yeterli çeşitlilikte mal ve hizmetlerden seçme olanağına sahip olması hakkı.

6. Kentte uygun yeterli çalışma olanaklarına ve güvencesine sahip olma ve kentin ekonomik gelişmesinden pay alabilme hakkı.

7. Çoğulcu bir kentli kültürü edinebilme fırsatlarına sahip olabilme hakkı.

8. Kültürel farklılıkları dolayısıyla kimsenin iş yaşamında ve toplumsal yaşamda dışlanmadığı ikincil konumlara itilmediği çok kültürlü, bir kentte yaşama hakkı.

9.Bağlılık duyabileceği, ona anlam yükleyebileceği, kimliği olan bir kentte yaşama hakkı.

10.Tarihsel mirasın ve geçmişle sembolik bağların korunduğu, nitelikli, uyumlu mimarlık değerlerinin bulunduğu ve yenilerinin eklenebildiği bir çevrede yaşama hakkı.

11.Yeterli çeşitlilikte konutun üretilmekte olduğu bir sistemin sağlandığı konut stoku içinden, kentte yaşayanların ödeme koşullarına uygun, sağlıklı, özel yaşamın gizliliğine olanak veren, dinlendirici, güvenceli konut edinebilme ya da kiralayabilme hakkı.

12.Konut alanları, çalışma alanları, dinlenme ve eğlenme ile ulaşımı arasında, birbirini rahatsız etmeyen uyumlu bir arazi dengesine sahip, insanların birbirleriyle ilişki kurma fırsatını çoğaltan bir kentte yaşama hakkı.

13.Kentlilere özürlüler de dahil olmak üzere kentteki değişik gelir gruplarına kentin bir noktasına çok zaman harcamadan belli bir konfor düzeyinde seyahat ederek ulaşma olanağı veren yol ve ulaşım sistemine sahip olma hakkı.

14. İnsanların kendilerini yeniden üretebilme olanaklarını güvence altına alan, koruyucu sağlık tesislerine kolayca ulaşabilen, sağlıklı içme suyu ve kanalizasyon sistemlerine sahip, yeterli güneş ışığı alan, yeşil alanlara sahip bir kentte yaşama hakkı.

15. Dünyanın gelişmiş bilgi ve hünerlerini elde etme olanağını sağlayan, eğitim ve kendini yetiştirme olanakları veren, bu olanakları sürekli geliştiren bir kentte yaşama hakkı

16.Kentte yaşayanların, yaş, yetenek ya da gelir ayırımı olmadan yeterli çeşitlilikte spor yapma ve boş zamanları değerlendirme olanaklarından yararlanabilme hakkı.

17.Kentte yaşayanların, kentteki hizmetlerin görülmesini sağlayacak yerel yönetimlere seçme ve seçilme, kararlarına katılma ve yönetim üzerinde sürekli bir demokratik denetimde bulunma, kentsel çevrenin ve hizmetlerin geliştirmesine olanak verecek biçimde kendisini vergilendirme hakkı.

 

 

 

 

 

YAYA HAKLARI BİLDİRGESİ

Yaya Kaldırımları Yayalarındır.

Bu  nedenle;
Bütün yerleşim merkezlerinde, özgün ve yaygın yaya kaldırımı ağının bulunması, en temel yaya hakkıdır.

Bütün yerleşim alanlarında yaya kaldırımlarının yapımı zorunludur.
Araçlar yaya kaldırımına park edemez.
Kaldırımlar üzerindeki bütün fiziki ve toplumsal engeller, serbest yürüyüşü aksatmayacak biçimde düzenlenir.
Yayaların egzoz gazlarıyla zehirlenmemesi, gürültüyle rahatsız olmaması, üzerine çamur, toz, v.b. şeylerin sıçramaması için önlemler alınır.

Kent Merkezi Yaya Bölgelerinindir.
Bu nedenle;
Toplu taşım dışındaki araçlar, merkeze girmekte özenle kaçınır.
Yaya bölgeleri, giderek bütün merkezi kapsayacak biçimde genişletilir.
Yaya bölgeleri her türlü motorlu araçtan kesinlikle arındırılır.
Yayalar, bu bölgeleri, kentsel etkileşim, kültürel etkinlik ve alış-veriş için özgün bir biçimde kullanılır.

Yaya Geçitlerinde Üstünlük, Mutlak Olarak Yayalarındır.
Bu nedenle;
Yayaların gereksindiği kadar sık, yaya geçidi sağlanır. Yaya geçitleri işaretlenir ve buraları, hiçbir biçimde, araçlar tarafından işgal edilemez.

Yayalar için yeşil ışık süresi, gerekli yürüme süresine göre ayarlanır.

Zemin katı yayalarındır. Genel kural olarak, yayalar, üst ve alt geçitlere zorlanamaz.

Herkesin, istediği yerlere, yaya yollarından gitme hakkı vardır.
Bu nedenle kentlerde, motorlu trafik altyapısından tamamen ayrı, sırf yayalar için, yollar yapılır.

Her çocuğun okula, yaya yolundan güvenlik içinde gitmesi sağlanır.

Kent yönetimi, yaya yolunu hizmet ve tesislerle donatır.
Yaya yoluna paralel, bisiklet yolları yapılır.

Yaya ve bisikletli ulaşım, kitle haberleşmesi ile ve yer özendiricilerle desteklenir.
Kent Yaşamın Gerçek Sahibe Yayalardır.
Bu nedenle;
Yayalık, insanlar arası iletişimi artırıp kentsel kültüre katkıda bulunduğu için , desteklenir ve özendirilir.

Yayalar, yerel yönetimlerle birlikte, yayalık haklarını savunabilecek, şikayetlerini iletecek bir örgütlenme geliştirilir.

Trafikle ilgili kararlar ve polisler, yayaların haklarını da gözetir ve korur.
Yaya altyapısının, gece-gündüz bakımlı, temiz ve aydınlık tutulmasını, onarılmasını, yayaların katkılarıyla yerel yönetimler yapar.
Ve yayalar, kaldırımlar, yaya bölgeleri, yaya yolları, yaya geçitleriyle ilgili kararların alınmasına katılmak hakkına sahiptir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SOKAK ÇOCUKLARI BİLDİRGESİ

Sokaktaki çocuk tanımına sokakta kısa veya uzun süredir bulunan Veya yaşayan, sokakta  çalıştırılan, aralıklı olarak sokakta  bulunan ve yaşayan veya  bu  risk altında bulunan  tüm çocukla alınmaktadır.

Sokaktaki çocuk, bu özel durumu nedeniyle bu alanda çalışan profesyonel veya gönüllü herkes tarafından gerek  ulusal hukuk maddeleri , gerekse  imzalamış  olduğumuz uluslar arası sözleşmeler gereği olan tüm haklardan faydalanmayan  veya faydalanamayacak durumda bulunan çocuk olarak yorumlanmaktadır.

Madde 1. Sokaktaki çocuk, iç tüzük ve uluslar arası sözleşmelerden doğan eğitim, sağlık, sosyal hakları gibi  tüm haklarından mahrum bırakılan bir çocuk olması nedeniyle , bu durumun devam etmesine hiçbir nedenle izin verilemez. Sokakta bulunan herhangi bir çocuk için sivil ve resmi kurumlar ile  toplum içindeki  tüm bireyler yasaların uygun gördüğü şartlar dahilinde müdahale ve tedbir almak zorunluluğunu  taşımaktadırlar. Sokaktaki çocuğa uygulanacak her türlü tedbirde çocukların insan hakları yasası veya  anayasası  olarak kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde yer alan, çocuğa ilişkin her türlü işlemde  çocuğun yararı, görüşünün alınması, yaşama ve gelişme hakkının korunması , her tür ayrımcılığa karşı korunması ilkeleri  temel alınacaktır.

Madde 2. Mevcut deneyim, bilgi, gözlem, araştırmalar ve bilimsel açıklamalardan elde edilen kanaate göre;  sokaktaki  çocuğun sokakta bulunmasının en önemli  nedeninin  dünyaya geldiği ve yaşadığı çevre tarafından kendisine uygulanmış fiziksel, cinsel ve ruhsal ihmal ve istismar olarak kabul edilmesine  karar verilmiştir. Bunun dışında kalan sebeplerle sokakta olmayı tercih eden çocuklar için, bu yaşama devam etmelerine  göz yummak ise kendi başına bir istismar ve ihmal olarak kabul edilmiştir.

Madde 3. Yaşama ve çalışma amacıyla sokakta bulunmanın çocukların yaşama  ve gelişme, oyun, eğitim, dinlenme, her türlü istismara karşı korunma, fuhuşa konu olmama, barınma, sağlık, yeterli yaşam standardına sahip olma, şiddete uğramama, madde kullanımından korunma gibi  çocuğun temel haklarını ihmal ettiği, bedensel, sosyal ve ruhsal gelişimlerini etkilediği, suç ve şiddet davranışlarına yol açtığı ayrıca kişisel güvenliğini tehdit ettiği kanaatine varılmıştır. Sayılan sebeplerden dolayı  bu hususta bir toplum bilinci oluşturmak için tüm kurumlar ve bireyler üstlerine  düşen her  türlü görevleri  yapmak zorundadırlar. Aksi durum ihmal ve istismarın devamına izin vermek anlamını taşıdığından bizatihi bir istismar olarak kabul edilmektedir.

Madde 4. Ana babanın velayet hakkına müdahalede çocuğun  yararına olanın “doğal aile ortamı” içinde yetişmesi olduğu dikkate alınarak, öncelikli olarak çocuğun  aile içinde kalması için sosyal-ekonomik-psikolojik-hukuki destek sağlanmalıdır.  Ancak bu desteğe rağmen aile içinde  kalması yararına değilse ana babadan ayrılmasının düşünülmesi gereği esas alınmalıdır. 

Madde 5.Çocukla ilgili her türlü sosyal ve hukuki işlem çocuğun zarar görmesi ilkesine bağlı olarak hukuki çerçeve içinde  en hızlı biçimde gerçekleştirilmelidir.

Madde 6. Sokakta çocukla ilgili teması sağlayan profesyonellerin ve gönüllülerin bu konuda eğitim almış olması  ve çocuk hakları ve yasal süreçle  ilgili temel bilgiye sahip olmaları  gereklidir. Uygulamada  yaşanan sıkıntılar

Madde 7. Sokaktaki  çocuğun eğitim hakkını kullanabilmesi ve henüz örgün eğitim içinde bulunan risk altındaki çocuğun  erken dönemde tanımlanması için gereken tedbirler alınmalıdır.Örgün eğitimde, çocuğu eğitim dışına iten  nedenler ortadan kaldırılmalı ve bu nedenlerin tekrar sorun olmaması için : okullar çocuk ve öğretmen dostu olarak hazırlanmalı, çocukların eğitim dışına itilmesi  riski olan bölgelerde bu konuda azami dikkat gösterilmelidir. Sokakta yaşayan ve veya çalışan  çocuklar için alternatif eğitim modelleri geliştirilmeli, bu çocuklara yönelik özel eğitim kurumları, hızlandırılmış eğitim modelleri, kaynaştırma yöntemi gibi modellerle en kıs zamanda  çocuğun varolan eğitim sistemine entegrasyonu ve meslek kazandırılması sağlanmalıdır. 

 

 

Ev Hayvanlarının Korunmasına

Dair Avrupa Sözleşmesi

 

Strazburg, 13. 11. 1987)

(Sözleşme TBMM komisyonlarında görüşülerek Genel Kurul gündeminde bulunmaktadır)

 

GİRİŞ

İş bu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi ' ne üye devletler;

* Avrupa Konseyi'nin hedefinin, üyeleri arasında daha sıkı bir birlik oluşturmak olduğunu dikkate alarak,

* İnsanın yaşayan tüm canlılara saygı yükümlülüğünü tanıyarak ve ev hayvanlarının insanla özel bir ilişkisi olduğunu gözönünde bulundurarak,

* Ev hayvanlarının yaşam kalitesine olan katkıları ve bunun sonucu olarak toplum için taşıdığı önemi dikkate alarak,

* İnsan tarafından bakılan hayvanların arzettiği büyük çeşitlilikten kaynaklanan güçlükleri dikkate alarak,

* Ev hayvanlarının aşırı nüfus artışının, insan ve diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri için taşıdığı riskleri dikkate alarak,

* Yabani fauna türlerinin ev hayvanı olarak beslenmesinin teşvik edilmemesi gerektiğini dikkate alarak,

* Ev hayvanlarının elde edilmesi, muhafazası, ticari ve ticari olmayan üretimi, elden çıkarılması ve ticaretiyle ilgili mevcut farklı şartların bilinciyle,

* Ev hayvanlarının her zaman sağlıklarını ve rahatlarını koruyacak şartlarda muhafaza edilmediğinin bilinciyle,

* Sınırlı bilgi ve bilince sahip olunması nedeniyle, ev hayvanlarına karşı davranışların geniş çapta değişkenlik gösterdiğini not ederek,

* Ev hayvanlarına sahip olma sorumluluğu sonucunu doğuracak olan temel müşterek davranış ve uygulama standartlarının, sadece arzu edilen değil, aynı zamanda gerçekçi bir hedef olduğunu dikkate alarak, aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.

 

BÖLÜM 1

 

GENEL HÜKÜMLER

 

Madde 1

 

Tanımlar:

1- Ev hayvanı ( ehlileştirilmiş hayvan ) insan tarafından bilhassa evde özel zevk veya refakat amacıyla muhafaza edilen veya muhafaza edilmesi tasarlanan her türlü hayvanı,

2- Ev hayvanlarının ticareti; ev hayvanlarının sahipliğini değiştiren, kar amacıyla yapılan önemli miktarlardaki tüm düzenli ticari işleri,

3- Ticari üretim ve barındırma; kar amacı güdülerek yapılan büyük ölçekli üretim ve barındırmayı,

4- Hayvan barınağı; çok sayıda ev hayvanının muhafaza edilebileceği, kar amacı gütmeyen tesisleri, (ulusal mevzuat veya idari önlemlerin izin vermesi durumunda bu gibi tesisler başıboş hayvanları da kabul edebilir.)

5- Başıboş hayvan; evi olmayan veya sahibinin veya bakıcısının ev sınırları dışında yaşayan ve herhangi bir sahibin ya da bakıcının kontrolü veya doğrudan denetimi altında bulunmayan hayvanları,

6- Yetkili makam; üye ülke tarafından tayin edilen makamı

ifade eder.

 

Madde 2

 

Uygulama Alanı:

1- Tarafların herbiri;

a) Bir kişi veya yasal bir kurum tarafından bir evde veya ticaret, ticari üretim ve barındırma tesislerinde ve hayvan barınaklarında muhafaza edilen ev hayvanları,

b) Uygun hallerde, başıboş hayvanlar konusunda,

işbu Sözleşmenin hükümlerine işlerlik kazandırılması için gerekli tedbirleri almayı taahhüt eder.

2- Bu Sözleşme'nin hiçbir hükmü hayvanların korunması veya tehdit altındaki yabani türlerin muhafazası konusundaki uluslararası belgelerin uygulanmasını etkilemeyecektir.

3- İşbu Sözleşmede yer alan hususlar, Tarafların ev hayvanlarının korunması için daha sıkı tedbirler almaları veya burada kayıtlı hükümlerin, işbu belgede açıkça belirtilmeyen hayvan sınıflarına da uygulaması özgürlüğüne hiçbir şekilde etki etmeyecektir.

 

 

BÖLÜM II

 

EV HAYVANLARININ MUHAFAZASI İÇİN TEMEL PRENSİPLER

 

Madde 3

 

Hayvanın İyi Yaşaması İçin Temel İlkeler :

1- Hiç kimse bir ev hayvanının gereksiz acı, sıkıntı veya ızdırap çekmesine sebep olamaz,

2- Hiç kimse bir ev hayvanını terkedemez.

 

Madde 4

 

Hayvana Bakma :

1- Ev hayvanına bakan veya besleyen herkes onun sağlığı ve iyi yaşamasından sorumludur.

2- Ev hayvanına bakan veya besleyen herkes, hayvanın tür ve üreme özelliklerine uygun olarak, davranışsal gereksinimlerini hesaba katan kalacak yer, dikkat ve ihtimamı sarfedecek, özelikle :

a) Hayvana uygun ve yeterli gıda ve suyu verecek,

b) Ona hareket için uygun imkanları sağlayacak,

c) Kaçışını önleyecek tüm uygun tedbirleri alacaktır,

3- Bir hayvan;

a) 2’nci paragrafta belirtilen şartlar yerine getirilmediği takdirde veya

b) 2’nci paragrafta belirtilen şartlar yerine getirilmesine rağmen esarete alışamazsa, ev hayvanı olarak muhafaza edilemez.

 

Madde 5

 

Üretme :

Bir ev hayvanını üretmek için seçen bir kişi, o hayvanın anne veya yavrularının sağlık ve refahını risk altına sokabilecek anatomik, fizyolojik ve davranış özelliklerini gözönünde bulundurma sorumluluğunu taşıyacaktır.

 

Madde 6

 

Ev hayvanı edinmede yaş sınırı :

Ebeveynlerinin veya ebeveyn sorumluluğu taşıyan diğer şahısların açık rızası olmaksızın 16 yaşın altındaki kimselere ev hayvanı satılamaz.

 

Madde 7

 

Eğitim :

Hiçbir ev hayvanı, sağlığına ve refahına zarar verecek şekilde, özellikle doğal gücünü ve kapasitesini aşacak biçimde yada yaralanma veya gerekli olmayan ağrı, acı, sıkıntı veya ızdırap çekmesine yol açacak şekilde suni yardım kullanılarak eğitilemez.

 

Madde 8

 

Ticaret, ticari amaçlı üretim ve barındırma, hayvan barınakları :

1- İşbu Sözleşme yürürlüğe girdiği tarihte, ev hayvanlarının ticaretini, ticari amaçlı üretimini veya barındırmasını yapan veya bir hayvan barınağı işleten kişiler, taraflarca belirlenecek uygun bir zaman dilimi içerisinde, bu faaliyetlerini, yetkili makama bildirecektir.

Bu faaliyetlerden herhangi birini yapmayı düşünen kişiler bu tasarılarını yetkili makama bildireceklerdir.

2- Bu bildirimde aşağıdaki hususlar yer alacaktır :

a) Bu faaliyetlere dahil olan veya dahil olacak ev hayvanı türleri,

b) Sorumlu durumdaki kişi ve bilgi düzeyi,

c) Kullanılan veya kullanılacak tesisin ve malzemenin tanımı

3- Yukarıda belirtilen faaliyetler ancak;

a) Sorumlu kişinin, bu konuda faaliyet göstermek için, profesyonel eğitimden veya ev hayvanları konusunda yeterli deneyimi bulunmasından kaynaklanan bilgi ve kapasiteye sahip olması,

b) Faaliyet için kullanılan tesis ve malzemenin 4’ncü maddede belirtilen

şartları yerine getiriyor olması,

durumunda gerçekleştirilebilecektir.

4- Yetkili makam, 1 nci paragrafta belirtilen hükümler çerçevesinde yapılan bildirimin, 3 ncü paragrafta belirtilen şartları yerine getirip getirmediğini tespit eder. Şayet şartlar gerektiği şekilde sağlanmamışsa, tedbirler tavsiye eder ve gerekirse, hayvanların refahı için, faaliyete başlamayı veya faaliyetin devamını yasaklar.

5- Yetkili makam, ulusal mevzuatı ile uyumlu olarak, yukarıda belirtilen şartların yerine getirilip getirilmediğini denetler.

 

Madde 9

 

Reklam, eğlence, sergi, yarışma ve benzer faaliyetler :

1- Aşağıdaki şartlar yerine getirilmedikçe ev hayvanları reklam, eğlence, sergi, yarışma ve benzeri faaliyetlerde kullanılamaz.

a) Organizatörün 4 ncü maddenin 2’inci paragrafında öngörülen şartlar uyarınca, ev hayvanları için uygun şartları sağlaması ve

b) Ev hayvanlarının sağlık ve refahının risk altına sokulmaması.

2- a)Yarışma esnasında veya,

b) Hayvanın sağlık ve refahını risk altına sokabilecek diğer zamanlarda,

ev hayvanının doğal performans düzeyini arttırmak veya azaltmak amacıyla ona hiçbir madde verilemez, işlem uygulanamaz veya cihaz tatbik edilemez.

 

Madde 10

 

Cerrahi Operasyonlar :

- Bir ev hayvanının dış görünüşünü değiştirmek veya tedavi edici olmayan amaçlar için ona cerrahi operasyonda bulunmak yasaktır. Özellikle;

a) Kuyrukların kesilmesi,

b) Kulakların kesilmesi,

c) Ses kısıklığı yaratılması,

d) Tırnak ve dişlerin sökülmesi

önlenecektir.

2- Bu yasaklamalarda ancak aşağıdaki durumlarda istisnalara müsaade edilecektir :

a) Bir veterinerin, veterinerlikle ilgili tıbbi sebeplerle veya belirli bir hayvanın yararı için tedavi edici olmayan işlemleri gerekli görmesi,

b) Üremeyi önleme.

3- a) Hayvanın şiddetli acı çekeceği veya çekmesi muhtemel operasyonlar sadece veterinerler tarafından veya onların gözetiminde anestezi uygulanarak gerçekleştirilecektir.

b) Anestezi gerektirmeyen operasyonlar, ulusal mevzuatla uzman olarak nitelendirilen bir kişi tarafından yapılabilir.

 

Madde 11

 

Öldürme :

1- Veteriner veya diğer bir uzman yardımın süratli bir şekilde temin edilemediği veya ulusal mevzuat kapsamındaki, bir hayvanın acısını ortadan kaldırmaya yönelik acil durumlar hariç, bir ev hayvanı ancak bir veteriner veya diğer bir uzman kişi tarafından öldürülebilir. Bütün öldürmeler şartların gerektirdiği asgari düzeyde fiziksel ve zihinsel acı verecek şekilde gerçekleştirilecektir. Acil durumlar dışında, seçilen metod :

a) Şuur kaybı ve ölümünü hemen gerçekleştirecek ya da

b) Derin genel anestezi ile başlayacak, bunu kesin ve mutlak ölümü sağlayacak işlem izleyecektir.

Öldürmeden sorumlu kişi, hayvanın cesedi elden çıkarılmadan önce o hayvanın öldüğünden emin olacaktır.

2- Aşağıda belirtilen öldürme metodları yasaklanacaktır :

a) 1 (b) Paragrafında öngörülen etkilerin gerçekleşmemesi durumunda, boğma veya nefessiz kalmasına neden olabilecek diğer metodlar,

b) 1 nci paragrafta belirtilen etkileri verecek biçimde, dozu ve uygulaması kontrol edilemeyen herhangi bir zehirli madde veya ilaç kullanımı,

c) Öncelikle hızlı şuur kaybı meydana getirmeden yapılan elektrikle öldürme.

 

BÖLÜM III

 

BAŞIBOŞ HAYVANLAR İÇİN EK TEDBİRLER

 

Madde 12

 

Sayılarının Azaltılması :

Taraflardan biri, başıboş hayvan miktarının sorun yarattığını düşünürse, sayılarını azaltmak üzere gereksiz ağrı, acı ve ızdırap çekmelerine sebebiyet vermeyecek bir yolla uygun yasal ve/veya idari tedbirleri alacaktır.

a) Bu tedbirler aşağıdaki şartları kapsayacaktır :

i. Bu hayvanlar yakalandığı takdirde, bu yakalama işleminin, hayvana fiziksel ve zihinsel olarak en alt düzeyde acı verecek şekilde gerçekleştirilmesi,

ii. Yakalanan hayvanların muhafazasının veya öldürülmesi işlemlerinin bu Sözleşmede belirtilen prensiplerle uyumlu olarak yapılması.

b) Taraflar,

i. Köpek ve kedilere damgalama gibi, az acı veren ya da hiç ağrı, acı ve ızdırap çektirmeyen uygun bir yöntemle daimi kimlik tesbiti sağlamayı, ayrıca sayıları ile sahiplerinin isim ve adreslerini bir kayda geçirmeyi

ii. Kedi ve köpeklerin nötr hale getirilmesini teşvik ederek, bunların plansız üremelerini azaltmayı,

iii. Başıboş kedi ve köpekleri bulan kişilerin, bu konuda yetkili makama bilgi vermesini teşvik etmeyi taahüt ederler.

 

 

Madde 13

 

Yakalama, muhafaza etme ve öldürme için istisnalar :

Başıboş hayvanları yakalama, muhafaza etme ve öldürme konularında bu Sözleşmede yeralan prensiplere, ancak kaçınılmaz hallerde, ulusal hastalık kontrol programları kapsamında istisna getirilebilir.

 

BÖLÜM IV

 

BİLGİLENDİRME VE ÖĞRETİM

 

 

Madde 14

 

Bilgilendirme ve eğitim programları :

Taraflar, Sözleşmede belirtilen hüküm ve prensipler doğrultusunda ev hayvanlarının muhafazası, üretilmesi, eğitimi, ticareti ve barındırılması konusunda ilgili Kurum ve şahısları bilinçlendirme ve bilgilendirmeyi teşvik edecek şekilde enformasyon ve eğitim programları geliştirilmesini teşvik etmeyi taahhüt ederler. Bu programlarda özellikle aşağıda belirtilen konulara dikkat edilecektir.

a) Ev hayvanlarının ticaret ve yarışma amacıyla eğitilme gereksinimlerinin uygun bilgi ve beceriye sahip kişiler tarafından karşılanması,

b)

i. Ebeveynlerinin veya ebeveyn sorumluluğu taşıyan diğer şahısların açık rızası olmadıkça 16 yaşından küçüklere ev hayvanlarının hediye olarak verilmesinin,

ii. Ev hayvanlarının ödül, hediye veya ikramiye olarak verilmesinin,

iii. Ev hayvanlarının plansız üretilmesinin

engellenmesi,

c) Yabani hayvanların ev hayvanı olarak alınması veya kabul edilmesinin, bu hayvanların sağlık ve mutluluğu için muhtemel olumsuz sonuçları olabileceği,

d) Sorumsuz şekilde ev hayvanı edinmenin, istenmeyen ve terk edilen hayvan sayısının artmasına yol açan risklerinin bulunduğu.

 

 

BÖLÜM V

 

ÇOK TARAFLI DANIŞMA VE MÜZAKERELER

 

Madde 15

 

Çok Taraflı İstişareler :

1- Taraflar, Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonraki beş yıl içerisinde ve bundan sonraki her beş yılda bir ve herhalükarda Tarafların ekseriyetinin talebi üzerine, Sözleşmenin uygulanmasını, Sözleşmenin gözden geçirilmesinin veya hükümlerinin daha kapsamlı hale getirilmesinin tercih edilebilirliliğini incelemek üzere, Avrupa Konseyi bünyesinde çok taraflı danışma ve müzakereler yapacaklardır. Bu danışma ve müzakereler, Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin daveti üzerine gerçekleştirilecek toplantılarda yapılacaktır.

2- Tarafların her biri bu danışma ve müzakere toplantılarına katılmak üzere bir temsilci görevlendirme hakkına sahip olacaktır. İşbu Sözleşmeye taraf olmayan Avrupa Konseyi üyesi herhangi bir ülke, toplantılarda bir gözlemci ile temsil edilme hakkına sahip olacaktır.

3- Taraflar her danışmanın ardından, danışma toplantısı ve Sözleşmenin işleyişi hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine bir rapor gönderecekler ve gerekli gördükleri takdirde, Sözleşmenin 15 ila 23 ncü maddelerine değişiklik önerisi verebilirler.

4- Sözleşme hükümlerine bağlı kalarak, taraflar istişareler için usul kurallarını kaleme alacaklardır.

 

 

BÖLÜM VI

 

DEĞİŞİKLİKLER

 

Madde 16

 

Değişiklikler :

1- Taraf bir Ülke veya Bakanlar Komitesince Sözleşmenin 1’den 14 ncü maddesine kadar olan maddeleri hakkında yapılması öngörülen değişiklik önerileri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirilecek ve bu öneriler Genel Sekreter tarafından Avrupa Konseyine üye ülkelere, taraf ülkelere ve sözleşmenin 19 uncu maddesi hükümleri gereği Sözleşmeyi onaylamaya davet edilen ülkelere gönderilecektir.

2- 1’nci paragraf hükümlerine göre yapılan değişiklik önerileri, Genel Sekretere gönderildiği tarihten itibaren 2 aydan az olmayan bir süre içerisinde düzenlenecek çok taraflı müzakere ve danışma toplantısında incelenecek ve Taraf ülkelerin 2/3 oy çokluğu ile kabul edilebilecektir. Kabul edilen metin Taraf Ülkelere gönderilecektir.

3- Her değişiklik, çok taraflı müzakere ve danışma toplantısında kabulünden 12 hafta sonra, bir taraf Ülkenin itiraz bildirimi olmadığı takdirde, yürürlüğe girecektir.

 

SONUÇ HÜKÜMLERİ

 

 

Madde 17

 

İmza, Onay, Kabul, Uygun Bulma :

Bu Sözleşme Avrupa Konseyi üye devletlerinin imzasına açılacaktır. Sözleşme onay kabul veya uygun bulma işlemlerine tabidir. Onay, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilecektir.

 

Madde 18

 

Yürürlüğe giriş :

1- Sözleşme, 17’nci madde hükümlerine uygun olarak Avrupa Konseyine üye 4 Devletin Sözleşmeye daimi olarak bağlı kalacağını bildirmesini takip eden 6 aylık bir periyodun bitiminden sonraki ayın ilk günü yürürlüğe girer.

2- Sözleşmeye daimi bağlılığını daha sonra bildiren her ülke için Sözleşme, onay, kabul veya giriş belgelerinin alındığı tarihi takip eden 6 aylık bir periyodun bitiminden sonraki ayın ilk günü yürürlüğe girer.

 

Madde 19

 

Üye Olmayan Devletlerin Katılımı :

1- İşbu Sözleşme'nin yürürlüğe girmesinden sonra Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi'ne üye olmayan bir devleti sözleşmeye katılmaya, Avrupa Konseyi Statüsü'nün 20 / d maddesinde belirtilen çoğunlukla ve taraf devletlerin Bakanlar Komitesi'ndeki temsilcilerinin oybirliği ile alınan bir kararıyla davet edebilir.

2- Sözleşme bu ülkeler için giriş belgelerinin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından alındığı tarihi takip eden 6 aylık sürenin bitiminden sonraki ayın ilk günü yürürlüğe girer.

 

Madde 20

 

Ülkeye İlişkin Hüküm :

1- İmza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgeleri tevdi edilirken her Devlet Sözleşme'nin uygulanacağı ülke veya ülkeleri belirleyebilir.

2- Her taraf devlet, daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirimle, Sözleşmenin uygulama alanını, bildiriminde belirteceği başka topraklara genişletebilir. Bu topraklara ilişkin olarak Sözleşme, Genel Sekreter tarafından bildirimin alınmasını takibeden altı ayın bitiminden sonraki ilk günde yürürlüğe girecektir.

3- Önceki paragraflar çerçevesinde belirlenen topraklara ilişkin olarak yapılan bildirimler Genel Sekretere yapılacak bir bildirim ile geri çekilebilir. Geri çekme, bildirimin Genel Sekreter tarafından alınması tarihini takip eden altı aylık sürenin bitiminden sonraki ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

 

Madde 21

 

Çekinceler :

1- Her Devlet, Sözleşmeyi imzaladığı veya onay, kabul veya giriş belgelerini teslim ettiği zaman, 6'ncı ve 10 uncu maddenin 1 (a) paragrafına ilişkin bir veya daha fazla çekince koyduğunu beyan edebilir. Bunun dışında başka bir çekince konulamaz.

2- Önceki paragrafa göre çekince koyan herhangi bir Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirim ile bu çekincesini kısmen veya tamamen geri çekebilir. Geri çekme işlemi, bildirimin Genel Sekreter tarafından alınışı tarihinden itibaren geçerlilik kazanır.

3- Sözleşmenin bir hükmüne çekince koyan herhangi bir Taraf, bu hükmün diğer bir tarafca uygulanmasını isteyemez, ancak, şayet bu çekincesi kısmi veya şarta bağlı ise, çekince konan hükmün uygulanmasını kendi kabul ettiği ölçüde isteyebilir.

 

Madde 22

 

Fesih :

1- Herhangi bir Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yönelik bir bildirimde bulunmak suretiyle, herhangi bir zamanda, bu Sözleşmeden ayrılabilir.

2- Sözkonusu fesih,buna ilişkin bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihi izleyen 6 aylık sürenin bitiminden sonraki ayın ilk günü geçerlik kazanır.

 

Madde 23

 

Bildirimler :

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyesi devletlere, bu Sözleşme'ye katılan veya katılmaya davet edilen herhangi bir devlete,

a) herhangi bir imza,

b) herhangi bir onay, kabul, uygun bulma ve katılma belgesinin tevdii,

c) 18,19 ve 20. maddeler uyarınca, Sözleşme'nin yürürlüğe girdiği herhangi bir tarih,

d) İşbu Sözleşme ile ilgili diğer herhangi bir belge, bildirim veya bilgi iletimi,

hakkında bildirimde bulunacaktır.

Aşağıda imzası bulunan yetkili temsilciler işbu Sözleşme'yi imzaladılar.

13 Kasım 1987 tarihinde Strazburg'da her iki metin de aynı şekilde geçerli olmak üzere İngilizce ve Fransızca olarak Avrupa Konseyi Arşivi'ne tevdi edilecek tek bir nüsha olarak düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyi üyesi olan devletler ile Sözleşme'ye katılmaya davet edilen her devlete aslına uygunluğu onaylanmış bir suretini gönderecektir.

Belçika Krallığı Hükümeti adına

İmza: Rombaut VAN CROMBRUGGE

Danimarka Krallığı Hükümeti adına

İmza : Erling V. QUAADE

Federal Almanya Cumhuriyeti adına

İmza : Strazburg 21 Haziran 1988 Günter KNACKSTEDT

Yunanistan Cumhuriyeti Hükümeti adına

İmza : Nicolaos DIAMANTOPOULOS

İtalya Cumhuriyeti Hükümeti adına

İmza : Paolo Massimo ANTICI

Lüksemburg Büyük Dükalığı Hükümeti adına

İmza : Paul FABER

Hollanda Krallığı Hükümeti adına

İmza : Vincent BRUYNS

 

Norveç Krallığı Hükümeti adına

İmza : Roald KNOPH

Portekiz cumhuriyeti Hükümeti adına

İmza . Luis Octavio ROMA DE ALBUQUERQUE

İsveç Krallığı Hükümeti adına

İmza : Strazburg 14 Mart 1989 Irene LARSSON

 

GENEL GEREKÇE

 

Dünya artık toplumsal, ahlaki ve vicdani açıdan, hayvan varlığının, canlı olarak değerlendirildiği bir perspektifle tüm hayvanların yaşamlarının güvence altına alınması yolunda önemli mesafeler katetmeye başlamıştır. Bu çerçevede 15 Ekim 1978 tarihinde Paris'te UNESCO ( Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü ) merkezinde yayınlanan "Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi" kabul edilmiştir. Katılmaya hazırlandığımız Avrupa Topluluğu üye ülkeleri ise, adı geçen Beyannamenin 14 üncü maddesi gereğince ülkelerinde hayvanları koruma açısından önemli adımlar atmışlardır.

 

Almanya, İsviçre, Avusturya, Hollanda, İsveç gibi ülkeler hayvanları koruma kanunlarını çıkarmışlar, Almanya ise daha sonra yasada yaptığı değişiklerle, bu korumanın kapsamını daha da genişletmiştir. Bundan başka, Avrupa Topluluğu üyesi olan devletler 13 Aralık 1968 tarihli Uluslararası Taşımada Hayvanların Korunmasına İlikin Avrupa Anlaşmasını ve 10 Mayıs 1979 tarihli Kesim Hayvanlarının Korunmasına İlişkin Avrupa Anlaşmasını ve 13 Kasım 1987 tarihli Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesini yapmışlardır.

 

Dünya ve Avrupa, hayvanların korunması yolunda önemli mesafeler alırken geçmişi bu konuda çeşitli örneklerle dolu milletimizin bu konuda geride kalacağı düşünülemez. Geçmişte, atalarımız gerek selçuklu, gerek Osmanlı döneminde hayvanlara büyük bir şevkat ve sevgi göstermişler, hayvanlar yararına birçok vakıflar kurmuşlardır. Yaşlı hayvanların ömürlerini tamamlayabilmeleri için büyük otlaklar vakfetmişler; göçmen kuşların göçlerini kolaylaştırmak için vakıflar yapmışlar, cami, medrese ve konakların cephelerine sanat eseri niteliğinde kuş evleri eklemişlerdir. Osmanlı Ülkesini gezen yabancıların seyahatnamelerinde, Türklerin bu üstün insanlık vasfından büyük bir hayranlıkla söz edildiği görülmektedir. Bu da atalarımızın, insanoğlunun sahip olduğu akıl, zeka ve yetenek üstünlüğünden dolayı, diğer canlı varlıklara karşı bir koruma sorumluluğu ve yükümlülüğü duyduklarını ispatlamaktadır.

 

Geçmişte Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde çeşitli vakıflar aracılığı ile bu konudaki hassasiyetini açığa vuran Türk insanı ahlaki, vicdani ve inançları itibariyle ülkemizdeki bu yasal boşluktan rahatsızdır.

 

Ancak her ne kadar, insanımızın yüksek duygularını hesaba katsak bile bazı hususlar sadece insan vicdanına bırakılmamalıdır. Psikolojik bozukluklar, ekonomik güçsüzlükler ve daha bir çok nedenden dolayı her millette olduğu gibi suça yönelen insanlarımızın da varlığını hesaba katarak bu alanda caydırıcı uygulamalara da yer vermek zarureti vardır.

Diğer yandan, özellikle binek hayvanlarımız başta olmak üzere tüm evcil hayvanlar için "İnsanlık dışı kötü muamele" hallerinde, koruyucu önlemler ve cezai müeyyideler getirilmelidir.

Sonuç olarak insanlığın tüm canlı varlıkların yaşamları konusunda ahlaki yükümlülüğü bulunduğunu ve ev hayvanlarının insanlarla özel ilişkileri bulunduğu gözönüne alınarak, ev hayvanlarına sahip olma sorumluluğu sonucunu doğuracak olan temel müşterek davranış ve uygulama standartlarının, gerçek bir hedef olduğundan hareketle, ev hayvanlarının yaşam kalitesine olan katkıları ve bunun sonucu olarak toplum için taşıdığı önem nedeniyle bu sözleşmeye taraf olunması gerekmektedir.

 

Ülkemizde hayvanların korunması konularının yakından incelendiği, bu konuda çalışmalar yapıldığı ve yasal bir düzenlemeye gidildiği bu dönem Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesine taraf olmak için en uygun zamandır. Evcil hayvanların korunması konusunda Hayvanları Koruma Kanun Tasarısına da önemli bir destek sağlayacak olan bu sözleşmeye taraf olmanın ülkemize yarar sağlayacağı düşünülmektedir.

 

 

Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi

 

 

Giriş

Yaşamın tek olduğunu, yaşayan bütün canlıların ortak bir kökeni olduğunu ve türlerin evrimi yönünde farklılaştığını, yaşayan bütün canlıların doğal haklara sahip olduğunu ve sinir sistemi olan her hayvanın kendine özgü hakları bulunduğunu, bu doğal hakların küçümsenmesi ve hatta kolayca göz ardı edilmesinin doğa üzerinde ciddi zararlar doğuracağını ve insanoğlunun hayvanlara karşı suç işlemesine sebebiyet vereceğini, türlerin birlikte olmasının diğer hayvan türlerinin yaşama hakkının insanoğlu tarafından tanınmasını ifade edeceğini, insanoğlu tarafından hayvanlara saygı gösterilmesinin bir insanın bir diğerine gösterdiği saygıdan ayrı tutulamayacağını dikkate alarak, ilan edilir ki;

 

Madde 1

Bütün hayvanlar biyolojik denge kavramı içerisinde varolmak bakımından eşit haklara sahiptir.

 

Madde 2

Bütün hayvanlar saygı gösterilme hakkına sahiptir.

 

Madde 3

1. Hayvanlara kötü muamele edilemez veya zalimane davranışlarda bulunulamaz.

2. Eğer bir hayvanın öldürülmesi gerekiyorsa, bu bir anda, acısız ve korku yaratmaksızın yapılmalıdır.

3. Ölü bir hayvana saygıyla davranılmalıdır.

 

Madde 4

1. Vahşi hayvanlar yaşama hakkına ve kendi doğal çevrelerinde özgürce üreme hakkına sahiptirler.

2. Vahşi hayvanların özgürlüğünden uzun süreli alı konulması, avlanma ve balık tutma geçmiş zamana ait olup hangi sebeple olursa olsun vahşi hayvanların bu şekilde kullanımı hayati olmayıp, akis davranışlar bu temel hakka karşıdır.

 

Madde 5

1. Bir insanın desteğine ihtiyaç duyan her hayvan uygun beslenme ve bakımı görme hakkına sahiptir.

2. Hiçbir koşul atında terk edilemez veya adil olmayan bir şekilde öldürülemezler.

3. Her tür soy üretme ve hayvan kullanımında soyun fizyolojisine ve kendi türüne özel davranışlarına saygı gösterilmesi zorunludur.

4. Hayvanları içeren sergiler, gösteriler ve filmler hayvanların onuruna saygı göstermek zorunda olup hiçbir şekilde şiddet içeremezler.

 

Madde 6

1. Hayvanlar üzerine yapılan fiziksel ya da psikolojik acı çekmeye sebep olan deneyler hayvanların haklarının ihlalidir.

2. Soyu tükenen hayvanların ya da yok edilen bir hayvanın yerine yenisinin ikame edilmesi yöntemleri geliştirilmeli ve sistemli olarak devam ettirilmelidir.

 

Madde 7

Gereği olmayacak şekilde bir hayvanın öldürülmesini içeren her kanun ya da buna yol açan her karar yaşama karşı işlenmiş suç kapsamındadır.

 

Madde 8

1. Vahşi bir hayvan soyunun hayata kalma onurunu hiçe sayan her yasa ve böylesi bir harekete sebep olan her karar soykırıma eşdeğer olup soya kaşı işlenmiş suçtur.

2. Vahşi hayvanların katledilmesi ve üreme yumurtalarının kirletilmesi, yok edilmesi soykırım cürümüdür.

 

Madde 9

1. Hayvanların kendilerine özgü yasal statüleri ve hakları hukuk tarafından tanınmak zorundadır.

2. Hayvanların güvenliğinin koruma altına alınması hususu Devlet örgütleri düzeyinde temsil edilmelidir.

 

Madde 10

Eğitimden ve okullaşmadan sorumlu merciler, vatandaşlarına çocukluktan itibaren hayvanları anlamayı ve saygı göstermeyi öğrenmeleri için olanak sağlamak zorundadır.

 

Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki UNESCO Merkezi’nde törenle ilan edilmiştir. Bu metin, 1989 yılında Hayvan Hakları Birliği tarafından tekrar düzenlenerek 1990 yılında UNESCO Genel Direktörü'ne sunulmuş ve aynı yıl halka açıklanmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

TÜRKİYE ÇEVRE PLATFORMU

YEREL YÖNETİMLER BİLDİRGESİ

 

TÜRÇEP; Nükleer santrallerin kurulmasına karşıdır. Yerel yönetimlerden bu santrallerin kurulmasına izin vermemelerini, gerekli arazilerin bu amaçla tahsisine engel olmalarını ister.

 

Nükleer Santraller enerji üretimi amacıyla kurulmazlar. Asıl amaç nükleer reaksiyon sırasında reaktör yakıtında biriken silah üretim malzemesidir. Bir nükleer santral ömür boyu tükettiği enerjinin üçte biri kadar elektrik enerjisi üretir. Endüstrileşmiş ve nükleer güce sahip ülkeler 1978 yılından itibaren nükleer santrallerin kurulma ve atıkların depolanması gibi hamaliye işini başka ülkelerde gerçekleştirerek silah malzemesi üretimini sürdürmeye karar vermişlerdir.

 

1970 li yıllara kadar kendi ülkelerinde kurdukları nükleer santralleri, bu santrallerin yakıt çubuklarında üreyen silah malzemesini kendileri almalarına rağmen, pahalı, kamu tarafından denetlenmesi zor, çevre güvenliği açısından sorunlu ve atıklarının depolanması mümkün olmadığı için kapatmaya karar verdiler. 

 

Tüm yerel yönetimler, başta nükleer santrallerin ve atık yakıt yeniden kazanım tesisleri kurulması hedeflenen Mersin-Akkuyu ve Sinop-İnceburun olmak üzere, hiçbir koşulda nükleer santrallerin T.C. toprakları üzerinde kurulmasına izin vermemelidir.

 

Türkiye’nin herhangi bir yerinde kurulacak nükleer santral tüm Türkiye’deki turizm etkinliklerini olumsuz yönde etkileyecek ve tüm Türkiye ekonomik açıdan bir yıkıma uğrayacaktır.

 

Yerel yönetimler kendi kentlerindeki yurttaşları nükleer santrallerin yaşam çevresine tahrip etme özellikleri konusunda bilgilendirmeli, eğitmeli ve yurttaşın bu konuda doğru bilgilerle donatılmasını sağlamalıdır.

 

Yerel yönetimlerde nükleer santrallerin temiz, ucuz, güvenilir ve atık yakıtların da çok değerli olup ülkemizde depolanmasının çok kazançlı olduğunu söyleyen hiç bir kimse kamu görevlisi olarak çalıştırılmamalıdır.

 

Bu anlamda belediyeler ve il özel idareleri kamulaştırılmalıdır. Yerel yönetim kadrolarının özel firmaların temsilcileri veya iş takipçileri tarafından işgaline son verilmeli ve özel sektörün özelleştirilmesi sağlanmalıdır.

 

Sonuç olarak kamu kuruluşları ve yerel yönetimler özgürleştirilmelidir.

 

Türkiye Çevre Platformu ve kuruluşunu birlikte gerçekleştirdiği Temiz Enerji Platformu tüm Anadolu ve Trakya kentlerinde yerel yöneticilere enerji üretim ve tüketiminde sorunlar ve çözümler konusunda her türlü bilgi ve yurttaş desteğini vermeye hazırdır.

 

 

 

TÜRÇEP; Temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımından yanadır.

Kentlerde temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına yönelik projeler geliştirilerek uygulanmasını, kentlerin aydınlanma ve ısınma gereksinimlerinin bu nitelikteki projelerle karşılanmasını yerel yönetimlerden talep eder.

 

Kömür, petrol, doğal gaz gibi fosil yakıtlar ve nükleer santrallerin kullanımının atmosfer içindeki yaşam çevresini tahrip eder hale gelmesi üzerine endüstrileşmiş ülkeler 1970 li yıllardan başlayarak enerjini etkin kullanımı için tüm önlemleri aldılar.

 

Enerji tüketimlerin 4-10 misli azaltan son kullanım teknolojilerini geliştirdiler. 1980 li yıllardan başlayarak da rüzgâr, güneş, biokütle, jeotermal ve nehir tipi su gücü santrallerine yöneldiler ve kullanım programları oluşturdular.

 

Enerji de çözüm olarak ortaya çıkan yenilenebilir enerji kaynakları ülkemizde tüm bölgelerde yaygın olarak bulunmaktadır. Kentlerimiz tüm ısıl ve elektrik enerjisi gereksinimlerini bu doğal kaynaklardan sağlayabilir. Ayrıca ülkemizde tüm yenilenebilir enerji kaynakları Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında en azından iki misli daha fazla teknik potansiyele sahip olup ve iki ila üç misli daha ucuza mal edilebilmektedir.

 

Türkiye Çevre Platformu ve Temiz Enerji Platformu olarak ülkemizin tüm kentlerinde, o kentlerin  yurttaşlarının kamusal çıkarları doğrultusunda ve gönüllü olarak tüm yenilenebilir enerji kaynakları uygulamaları konusunda yerel yöneticileri gerekli bilgi ve yöntemlerle donatma görevini üstleniyoruz.

 

Yerel yönetimlerden beklentimiz kentlerdeki diğer tüm yaşayanlarla beraber Türkiye Çevre Platformu ve Temiz Enerji Platformu temsilcilerinin Aarhus Sözleşmesine uygun olarak bilgiye erişim, karar verme süreçlerine halkın katılımı ve adalete erişim haklarını kullanabilmeleri için gerekli yasal mevzuat alt yapısının kurulmasını sağlamalarıdır.

 

Bilinçli ve yurttaşın çıkarlarını temsil etmek üzere görev almış yerel yöneticilere düşen belediyenin tüm enerji gereksinimlerini yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamaktır. Ayrıca yerel yönetimler ilgili uzun vadeli Yerel Enerji Planlaması çalışmalarını başlatmalı, enerjinin etkin kullanımı ve yenilenebilir enerjiye geçişi kentlerde zorunlu hale getirmelidir.  

 

 

TÜRÇEP; kömüre dayalı termik santrallerin kurulmasına ve işletilmesine karşıdır.                  

Yerel yönetimlerden bu santrallerin kurulması için arazı tahsisi yapılmamasını ve işletme ruhsatı verilmemesini talep eder.

 

             Çeşitli şirketler tarafından, Ülkemizde toplam 55 adet yeni termik santral kurulması için Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) na başvuru yapılmıştır.

             Termik santraller küresel ölçekte ısınmaya neden olduğu gibi, bölgesel açıdan kısa vadede maddi zararlara da neden olmaktadır. Termik santraller bilindiği üzere ormanlarımıza, deniz ortamına, havaya ve toprağa zarar vermekte; deniz canlılarının yok olmasına, havanın kirlenmesine, atmosfere atılan partiküller v.s. nedeniyle tarım alanlarının zarar görmesine, asit yağmurlarıyla toprağın çoraklaşmasına, suya kanserojen maddelerin bulaşmasına neden olmaktadır. Özetle 55 adet yeni termik santral Türkiye’nin bitirilmesi projesidir.

             Türkiye’nin elektrik üretmek için termik santrale ihtiyacı yoktur.

             Öte yandan termik santral inşa etmemek konusunda, çevre duyarlılığının yanı sıra Türkiye’nin uluslar arası anlaşmalardan doğan yasal yükümlülükleri de bulunmaktadır.

 

-                     26.01.2009 Salı günü Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (IRENA) tüzüğü hazırlanmış, 75 ülkenin hükümetleri enerji politikalarında değişiklik yapılmasına, petrol – nükleer enerji döneminin kapatılmasına ve yenilenebilir enerji türleri olan rüzgâr ve güneş enerjisine geçilmesine karar verilmiştir. Tüzüğü, içersinde ülkemizin de bulunduğu 75 ülke hükümet yetkilileri imzalamıştır. Başlıca nedeni ise, fosil yakıtlı termik santraller olan “Küresel Isınma” nın önüne geçilemediği takdirde dünyanın felaketlerle karşılaşacağının kesinlik kazanmasıdır.

-                     Türkiye”nin Kyoto protokolünü imzalamasına ilişkin kanun TBMM”de onaylanmıştır. Kyoto protokolüne göre Türkiye karbon gazları salınımını sınırlamak konusunda uluslararası yükümlülük altına girecek ve termik santrallerini kapatmak zorunda kalacaktır. Bilindiği üzere bu enerji santralleri kurulurken şartnamelerle özel şirketlere Devlet tarafından 10 yıllarca süre alım garantisi verilmekte, satın almadığı veya santralı kapattığı takdirde santralı işleten şirkete alımı garanti ettiği enerjinin parasını peşinen ödemektedir. Diğer deyişle Kyoto Protokolünü imzalamaya karar veren Türkiye, hem protokolü imzalayıp hem de yeni termik santrallerin kurulmasına onay verirse, kamunun ve Devletin çıkarları aleyhine bir takım şirketler haksız kazanç sağlayacaktır. Devlet zarar görecektir.

-                     Türkiye’nin birkaç yıl sonra ölü yatırım haline gelecek olan bu termik santralleri inşa etmesi kabul edilemez.

            TÜRÇEP kömüre dayalı termik santrallerin kurulmasına ve işletilmesine karşıdır TURÇEP olarak,29 Mart Yerel Seçimlerinde kamu hizmetine talip olan adayların seçilmeden önce ve seçildikten sonra görev ve sorumluluklarının gereğini yerine getirerek, tüm canlı yaşamını tahrip edecek olan termik santrallere karşı çıkmalarını, bu santrallerin kurulması için arazı tahsisi yapılmamasını, yerel yönetimlere düşen onayların ve imzaların verilmemesini talep eder.

             Şu ana kadar kurulan termik santrallerin kurulduğu bölgelerde birkaç istisna dışında, halkın ve ülkenin çıkarına değil, şirketlerin çıkarına hareket eden yerel yöneticiler gördük.                                                             

             Bu nedenlerle TÜRÇEP yerel yöneticilere, şirketlere değil halka hizmet etmelerinin görev ve sorumluluklarının gereği olduğunu hatırlatmaktadır.  55 adet yeni termik santral kurularak Türkiye”nin bitirilmesi projesinde yerel yöneticilerin yer almamaları, yerel işbirlikçi olmamaları, “dâhili bedhahları“  tarihin yargılayacağını unutmamaları gerekmektedir.

 

 

 

TÜRÇEP; Başta çimento ve demir çelik fabrikaları, gemi söküm tesisleri, katı ve tehlikeli atık yakma tesisleri olmak üzere doğal çevreyi yok eden tesislerin yaşam alanlarında ya da yaşam alanlarını etkileyen bölgelerde inşa edilmesinin önlenmesini ister.

Organize sanayi bölgeleri ve sanayi üretim alanında enerji yoğun ve kirletici teknolojilerin kullanımını önleyecek meclis kararlarının alınmasını, bu konuda etkin denetim sistemlerinin oluşturulmasını ister.

 

Sözde gelişmiş batı ülkeleri insan yaşamını gözeten yaşam standartlarına uygun olmaması nedeniyle artık kendi ülkelerinde yapamadıkları kirli teknolojileri ülkemiz gibi demokrasinin yeterince gelişmediği gelişmekte olan ülkelere transfer etmektedirler.

Kısaca Kirli Teknoloji Transferi olarak tanımladığımız bu süreç sonucu, son yıllarda ülkemize çok sayıda Termik Santraller, Çimento Fabrikaları, Ark Ocağı Teknolojisiyle Çalışan Demir Çelik Fabrikalarına, Katı ve Tehlikeli Atık Yakma Tesisleri, Çöp Fabrikaları, Tersane adıyla Gemi Söküm Tesisleri yapmak girişimleri olmaktadır.

 

Ne yazık ki yerel yöneticiler ve işbirlikçi hükümetler ülkemize yatırım yapılıyor diyerek bu girişimlere kucak açmakta ve ülkemizin ormanlarını, doğal ve kültürel varlıklarını, tarım topraklarını kirli teknoloji yatırımlarına feda edilmektedir.

            

Yerel yöneticiler o yörede yaşayan halkın ekonomisini, sağlığını gözetmek ve kollamakla da görevlidirler. Önemli bir insan hakkı olan ve Anayasamızın 56. Maddesinde yer alan "Temiz ve Yaşanabilir Bir Çevrede Yasama Hakkı" gözetilerek köyümüzü, kentimizi, çocuklarımızı, toprağımızı, havamızı, suyumuzu, ağacımızı, denizimizi, ürünümüzü, bugünümüzü ve geleceğimizi kirleten bu yatırımlara izin verilmemelidir. 

    

 

TÜRÇEP; Orman alanlarının ve doğal çevrenin korunmasını, tarım alanlarının amaç dışı kullanımının önlenmesini ister.

Yerel yönetimlerden bu doğrultuda çalışmalarını,  genel olarak planlama çalışmalarında, imar planı çalışmalarında bu ilkelerin esas alınmasını ister.

Orman alanlarımızı talan etmekte olan, toprağı, suyu kirleten, yaşamı tehdit eden maden aramalarının durdurulmasını, yeni maden aramalarına izin verilmemesini talep eder.

 

Orman alanlarının ve doğal çevrenin korunması giderek sorun haline gelmiştir. Kirli teknoloji transferinin olumsuz etkilerinin yanı sıra bu alanlar, turizm yatırımlarının, golf alanı açma, hızlı nüfus artışı ve göç sonucu gecekondulaşma gibi nedenlerle de yasal olamayan yollardan işgal edilmektedir. Yerel yönetimlerin bu konularda da dikkatli ve duyarlı olası gerekmektedir. Kentin büyümesi sonucu açılması gereken yeni imar alanlarının planlanmasında çevre boyutu göz ardı edilmemelidir.- Olabilirse yeni alanların imara açılması, alt yapılı arsa üretimi nüfus artışının önüne geçmelidir.

 

2004 yılında yapılan değişikliklerle bu günkü talanda sınır tanımaz bir hale getirilen “Maden Yasası”, geri dönüşü olmayan doğa ve çevre yıkımlarına neden olmaktadır.

 

Maden Yasasındaki düzenlemelerle, tarım alanları, ormanlarımız, özel koruma bölgeleri, sit alanları, milli parklar, tabiat parkları, su havzaları ve kültürel zenginlikleri korunan alanlar hiçbir yasal engel olmadan madencilik yapılabilir duruma getirilmiştir.

 

Bu yönüyle Maden Yasası, diğer tüm kanun ve yönetmeliklerle korunan alanların üzerinde baskın bir niteliğe büründürülerek, ülkemizin en bakir doğal alanları, en verimli tarım alanları maden sahasına dönüştürülmüştür.

 

Altın aramalarında kullanılan siyanürün dünyada onlarca geri dönüşü olmayan çevre yıkımına neden olduğu bilinmekte ve AB ülkeleri dâhil birçok ülkede bu tür madenciliğe izin verilmemektedir. Dünyada bu güne kadar onlarca siyanür kazası yaşanmış, milyonlarca hektar alan siyanürle kirlenmiş ve bu alanlarda canlı yaşam tümüyle yok olmuştur.

 

2004’te yürürlüğe giren Maden Yasasındaki değişikliklerle;

 

·         Maden aramak için ÇED raporu zorunluluğu kaldırılmış ve maden arama ruhsatıyla madenin %10’unu işletme hakkı tanınmıştır.

·         İnsan ve çevre sağlığı için çok büyük risklerin oluşmasına izin verilmiştir.

·         Maden alanı üzerinde ve alana ulaşmak için açılan yollarda ormanlar ve birçok koruma altındaki doğal alan yok edilmiştir.

·         İşletme için ruhsat ve ÇED raporu alma süreleri, bu işin gerçek anlamda araştırılarak yapılmasını olanaksız olacak biçimde kısaltılmıştır.

·         Birçok maden işletmesi ve taş ocakları için “ÇED gerekli değildir” belgesi düzenlenerek ruhsat verilmiştir.

 

Maden Yasası, ülkemizin çıkarlarından yana değildir.

Maden Yasası, benzeri diğer yasalarla birlikte piyasaların, kapitalizmin, ulus ötesi sermayenin ve onların yerli işbirlikçilerinin çıkarlarını korumaktadır.

 

 

TÜRÇEP; Çevre etki değerlendirme (ÇED) sürecinde, yerel yönetimlerin, doğal çevrenin korunması temelinde yerel dinamiklerin ve yurttaşların gereksinimleri ve istemleri doğrultusunda taraf olmasını talep eder.

 

ÇED süreci son yıllarda çarpık ve sorumsuz uygulamalar sonucu gerçek amacına hizmet etmemektedir. Yapılan bir yatırımın çevresel etkilerinin incelendiği ve olası çevre zararlarının nasıl giderilebileceğinin, yarar-zarar ilişkisinin irdelendiği ÇED süreci var olan uygulamalarla görülmüştür ki artık “çalınan minareye kılıf olmaktadır.” .Parası ödenerek her yatırım için ÇED Raporu alınması olasıdır. Halkın bilgilendirilmesi toplantıları ya hiç duyurulmamakta ya da çok az okunan birkaç gazetede yayınlanarak gözlerden kaçırılmak istenmektedir. Bu toplantılarda yer alarak çevresel endişelerini söyleyen çevre duyarlı insanların, meslek odası yöneticilerinin uyarıları ise geçiştirilmektedir. Yerel yöneticiler bölgelerinde yapılan yatırımların ÇED toplantılarına mutlaka katılmalı çevreyle ilgili değerleri ve kentlerinin yararlarını gözetmelidirler.

 

 

TÜRÇEP; Sosyal çevrenin iyileştirilmesi ve kentsel yaşamın geliştirilmesi temelinde, kentsel ulaşımda çevre ve insan odaklı politikaların benimsenmesini ve bu temelde projeler geliştirilerek uygulanmasını talep eder.

 

Toplu taşımacılık, raylı taşımacılık tüm gelişmiş ülkelerde öncelikle benimsenen ulaşım modelleridir. İnsanların işlerine zamanında gidebilmeleri, yollarda gereksiz zaman kaybetmemeleri çok önemlidir.

Ancak ülkemizde sözde gelişmiş ülkelerin dayatmasıyla karayolu taşımacılığı öne çıkartılmıştır. Kent içi ulaşımda ise toplu taşımacılıktan giderek uzaklaşılmıştır. Belediye Otobüsleri pek çok kentte artık hizmet vermemektedir.

Sıfır faizli özel otomobil kredileriyle özel otomobil kullanımı özendirilmektedir. Bunun sonucu çok sayıda araç trafiğe çıkmış ve kent içi ulaşım sorunu ortaya çıkmıştır.

Doğru çözüm raylı sistemler ve toplu taşımacılıktır. Alt geçitlerle, üst geçitler, karayolu köprüsü ve tüneli yapılarak sorun ancak ertelenebilir.

Yerel yöneticilerimiz bu konularda da dikkatli ve duyarlı olmalıdırlar. Kentlerinin çağdaş kentler arasına katılması için ulaşım politikalarını gözden geçirmelidirler

 

 

TÜRÇEP; Çevre kirlenmesine karşı etkin önlemlerin alınmasını talep eder.

Havanın, toprağın ve suyun kirlenmemesi için somut önlemlerin geliştirilmesini ister.

Gürültü ve görüntü kirliliğinin önlenmesini bekler. Bu anlamda yerel yönetimlerin etkin çalışma yürütmesini talep eder.

 

Hava kirliği, deniz kirliliği, gürültü gibi olumsuzluklar artık ölçülebilen değerlerdir. Her belediye yönetimi bu konuda periyodik olarak ölçümler yapmalı, kirlenme nedenleri araştırmalı, gerekli iyileştirme önlemleri yaşama geçirmeli, konuya ilişkin yaptırımlar da koşulsuz uygulamalıdır.

 

Fabrikaların baca gazları, atık su deşarj değerleri, katı ve sıvı atıkların uzaklaştırılma yöntemleri konusunda çağdaş yöntem ve olanaklardan yararlanılmalıdır.

Kent kanalizasyonu ve arıtma tesisi doğru ve uygun teknolojiyle gecikmeden kurulmalıdır.

 

Katı atıklar geri kazanım ve düzenli depolama yöntemiyle zararsızlaştırılmalı,  Çöp fabrikası adıyla kurulan çöp yakma tesislerine izin verilmemelidir.

 

TÜRÇEP; 2B alanlarının satışını sağlayan düzenlemelerin uygulanamayacağını belirler.

Bu konuda yapılan düzenlemeleri, siyasal iktidarın, yerel seçimlerde halkı kandırarak oylarını almaya yönelik bir eylemi olarak değerlendirir. Yurttaşları bu konuda dikkatli ve duyarlı olmaya çağırır.

 

Orman kadastrosunun ormancılık uzmanı olmayan ekiplere devredilmesi ve 2/B ile orman dışına çıkarılan alanların işgalcilerine satışı gibi suç işleyeni ödüllendiren düzenlemeler, ormancılık yönetimin uğraşılarından biri olmamalıdır.

Orman alanlarında maden aranmasını ve çıkarılmasını kolaylaştıran düzenlemeler ve benzer tahsisler bir an önce iptal edilmeli, ormanlardan yararlanmada orman bütünlüğünü bozacak ve orman ekosistemini yok edecek uygulamalara son verilmelidir. Ormancılık sorunları, ancak bilimsel çevrelerin ve demokratik toplum örgütlerinin de dahil edildiği toplum yararına politikaların geliştirildiği bir sürecin ürünü olarak çözülebilir.

 

 

TÜRÇEP; Kentlerdeki yeşil alanların arttırılmasını ve amaçları doğrultusunda kullanılmasını yerel yönetimlerden talep eder.

Kent içi yeşil alanlar kentin içinde ve çevresinde yer alan, ormanlar, korular, çeşitli işlev ve büyüklükteki parklar, mezarlıklar, refüj alanları ve bina bahçeleri gibi canlı alanlardır

Kentsel yeşil alanlar, kentlerde yaşayan insanların dinlenmeleri, gezinmeleri çeşitli rekreasyon faaliyetlerini gerçekleştirmeleri ve doğaya yaklaşımlarının sağlanması amacıyla, kent yönetimlerince düzenlenen, ortak kullanım alanları olarak da tanımlanır.

İmar kanununda yeşil alanlar, toplumun yararlanması için ayrılan oyun bahçesi, çocuk bahçesi, dinlenme, gezinti, piknik, eğlence ve kıyı alanlarının toplamıdır.

Fuar alanları, botanik ve hayvanat bahçeleri ile bölgesel parklar da bu kapsamda değerlendirilir.

Oyun ve spor alanlarının, kentlerde, hava kirliliğinden en az etkilenen bölümlerde ve geniş yeşillikler içinde yer almasına dikkat edilmelidir. Spor tesislerinin geniş yeşillikler içinde kurulması, kullanıcıların, gürültü, toz, duman gibi zararlı etkilerden uzaklaşabilmesi ve gerek duyacakları temiz havanın sağlanması açısından önem kazanmaktadır.

Kent içi yeşil alanların planlanması, düzenlenmesi, geliştirilmesi ve amacına uygun olarak kullanımının sağlanması Yerel yöneticilerin görevleridir.

Türkiye Çevre Platformu; ülkemizde sıkça rastlanılan imar plan değişiklikleriyle kent içi yeşil alanların daraltılmasını onaylamaz. Kent içi yeşil alanların korunmasını ve geliştirilmesini yerel yöneticilerden talep eder.  

 

 

TÜRÇEP; “Kentsel Dönüşüm” ve benzeri uygulamalarla, kentsel yaşam alanlarındaki kamusal alanların yağmalanmasına, bu alanların betonlaştırılmasına karşıdır.

İmar planlarının yapılmasında, çevrenin korunmasını ve yaşamın sürdürülebilirliğini temel alınmasını ister.

 

Kentsel dönüşüm; kentsel gelişmenin, toplumsal, ekonomik ve mekansal olarak yeniden ele alındığı ve kentteki sorunlu alanların sağlıklı ve yaşanabilir hale getirilmesi için yeniden yapma, canlandırma, sağlıklaştırılması için proje üretilmesi ve uygulama yapılmasıdır.

Özetle kentsel dönüşüm bir kentin dokusunu bozan sorunların giderilmesi olarak tanımlanmaktadır. 

Kentsel dönüşüm ile tarafların birbirlerinin sıkıntılarını anlamaya veya kendi problemlerini net bir şekilde ifade etmeye çalışmak yerine diyalog kanallarını kesmekte olduğunu görmekteyiz.

Kentsel dönüşüm her şeyden önce, bir zamanlar şehir merkezinin dışında kalmakla birlikte zaman içinde şehrin gelişmesine paralel olarak son derece değerli araziler haline gelen bölgelerde gerçekleştirilmektedir.

Kentsel dönüşümün uygulandığı pek çok bölgede konutların yanında veya konutların yerine iş merkezlerinin yapılmasını, dolayısıyla hayli büyük miktarlarda meblağların devreye girmesini beraberinde getirmektedir.

Büyük meblağların yer aldığı projelerin içinde ise sansasyonlar ve büyük çıkar hesapları yer almakta.

Bu durum, başta yıkılan bölgelerde yaşayan insanlar olmak üzere pek çok kişiyi sürece karşı giderek daha şüpheci bir hale getirmekte.

Bu nedenle, kentsel dönüşüm projeleri her şeyden önce şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin ilke edinilmesi gereken, ancak bu koşulda meşruiyeti ve kamuoyu kabulü alabilecek gelişim süreçleri olmalıdır.

Diğer taraftan kentsel dönüşüm, her ne kadar yenilenmeyi ve gelişmeyi hedeflese de öncelikle bir yıkım sürecini içermekte. Çarpık da olsa var olan bir yapıyı yıkıp yerine başka bir düzen inşa edildiğinde zaman zaman büyük tepkiler oluşmaktadır.

Kentsel dönüşüm projeleri her ne kadar insanları çarpık ve sağlıksız yaşam alanlarından çok daha ‘insanca’ koşullarda yaşamaya olanak sağlayan gelişim projeleri de olsalar bu süreçler aynı zamanda insanları yerlerinden, eski alışkanlıklarından ve komşuluk bağlarından kopartan süreçlerdir.

Bu nedenlerden dolayı kentsel dönüşüm, sadece ülkemizde değil, 1940` larda ilk ortaya çıkışından günümüze kadar uygulandığı bütün ülkelerde son derece ciddi muhalefetle karşılanmıştır.

Bu nedenle, kentsel dönüşüm projelerinde, karar alma süreçlerinde, yerel halkın aktif katılımının sağlanması ve birlikte karar verilmesi büyük önem taşımaktadır.

Kentsel dönüşüm, eski binaların yıkılıp yerlerine yeni ve modern binaların yapılmasından çok daha geniş bir değişim süreci. Kentsel dönüşüme gidilen yol üzerinde geniş nüfus hareketleri, son derece önemli sosyal dönüşümler ve şehir hayatının her alanında büyük sonuçlar yaşanmakta. Bütün bu nedenlerden ötürü kentsel dönüşümün daha sağlıklı işleyebilmesi için inşa sürecinin yanı sıra, siyasi, ekonomik, kültürel ve özellikle de sosyal sonuçları göz önünde bulundurulmalıdır.

Kentsel dönüşüm projeleri; konut inşa etme, çevre düzenlemesi ve insanları yeni konutlarına yerleştirmekle sınırlı kalmamalıdır.

Ülkemizdeki kentsel dönüşüm projelerinin en sakıncalı yanlarından biri de; bu sürecin yıllar içerisinde oluşmuş komşuluk ilişkilerinin, yani sosyal dayanışmanın ve sosyal kontrol mekanizmalarının, hesaba katılmamasıdır.

Yapılan araştırmalar, kentsel dönüşüm projelerinin ara döneminde, yani konutlar yıkılıp yerlerine yenileri yapılana kadar, belediye lojmanları gibi yerlerde geçici konaklama sürecinde, suç oranlarında önemli artışların olduğunu göstermektedir.

Kentsel dönüşüm projelerinde üzerinde durulması gereken bir diğer önemli nokta da, toplumun her kesiminin mülkiyet hakkının olmadığı konusudur.

Bu projelerin çok büyük bir kısmında toplumun en alt sosyo-ekonomik sınıfları değil, orta kesimden insanlar da bulunmaktadır. Kentsel dönüşüm projeleri içinde gecekondu sahiplerine yönelik yeni konut sağlama imkânları verilse bile bu projeler çoğu zaman `fakirin fakirinin`, yani bu mahallelerde kiracı olarak oturan kişilere mülkiyet hakkı değil, küçük ölçekli bir tazminat sunmaktan öteye geçmemektedir.

Sonuç olarak “kentsel dönüşüm” ülkemizde özellikle 1980`lerden itibaren köylerden kentlere göç ile yaşanan çarpık kentleşmeyle birlikte gelen plansız şehirleşmeden ve bu plansızlığın getirdiği yüzlerce olumsuz etkiden `kurtulmak` için önemli bir fırsattır.

İyi analiz edilmiş, dikkatli planlanmış ve sonuçları hesap edilerek uygulanan kentsel dönüşüm projeleri şehirlerimizi çarpık yapıdan kurtaracak, refahı arttıracak, insanımıza daha sağlıklı koşullarda yaşama fırsatı sunacak, toplumdaki ayrışmayı ortadan kaldırmada önemli rol oynayacak ve vatandaşımıza daha saygın bir benlik algısı sağlayacaktır.

Bütün bunlarla birlikte, sürecin istenilen sonuçlara ulaşabilmesi için şeffaflığa, hesap verilebilirliğe, ekolojik dengenin korunmasına, yerel temsilcilerin katımına, sosyal dayanışma ve sosyal kontrol bağlarının korunmasına ve süreçten mağdur olabilecek insanların korunmasına özen gösterilmesi gerekmektedir.

İşte bu noktada TURÇEP kentsel dönüşüm adı altında oluşabilecek her türlü yağmaya ve talana karşıdır. Hiçbir şekilde ekolojik dengenin bozulmasını istememekte, insanların kula kulluk etmesini onaylamamaktadır.

 

TÜRÇEP; Tarihi ve kültürel değerlerin yok edilerek yağmalanmasına, egemen çevrelere peşkeş çekilmesine karşıdır.

Yerel yönetimlerden bu konuda duyarlı, sorumlu davranmalarını, somut koruma planlarının uygulanmasını talep eder.

 

Yerel Yönetimler, kültürel ve tarihsel değerlerin korunması çabalarında aktif görevler almalıdır.

 

Özellikle kentlere kimlik kazandırma ve bu doğrultuda ortak bir bellek oluşturulmasında önemli olan kültürel ve tarihsel değerlerin korunmasında ve değerlendirilmesinde yerel yönetimler 'sürdürülebilir koruma'  anlayışını benimsemeli ve bu yönde projeler gerçekleştirmelidir.

 

Yerel yönetimler, kültürel ve tarihsel değerlerin korunmasına ve yaşatılmasına ilişkin yerel halkın 'koruma'  fikrindeki önemli bir özne olduğunun altını çizen bilgilendirici seminerler ve aktiviteler düzenlemeli ve böylece  'koruma bilincinin'  yaygınlaştırılmasını sağlamalıdır.

 

Yerel yönetimler, hem kent dokusu içindeki hem de idaresi altındaki alan içindeki kültürel ve tarihsel değerlerin korunmasına yönelik birimler kurulmasını sağlamalı ve böylece bu değerlerin kent yaşamında yitik bir değer değil kentin geçmişine ışık tutan bir sembol olmasını sağlamalıdır.

 

Yerel yönetimler, kültürel ve tarihsel değerlerin ulusal ve uluslararası düzeyde tanıtılmasını sağlayacak faaliyetler geliştirmelidir.

 

TÜRÇEP; Suya erişim ve kullanımının temel insan hakkı olduğunun altını çizerek suyun ticarileştirilmesine karşıdır.

Su kaynaklarının ve sulak alanlar ile su havzalarının korunmasını ve suyun kamusal bir ürün olarak kullanımının sağlanmasını benimser.

Yerel yönetimlerin bu anlamda önemli sorumlulukları ve işlevleri olduğunu bilerek, yerel yönetimlerin su kaynaklarını koruma altına almasını ve kamusal olarak işletmesini talep eder.

 

         Yaşamın kaynağı olan su tarih boyunca toplumların ortak mirası olarak değerlendirilmiş, hatta ona kutsiyet katılarak suyu öfkelendirmemek rahatsız etmemek gerektiğine inanılmıştır.

           Günümüzde ise kapitalizmin; daha çok üretim, daha çok tüketim hırsı, yağmacı bir yaklaşımla doğal sistemlerle istediği gibi oynaması söz konusudur.

           Suyun kamu malı olduğu anlayışının hâkim olduğu 1950 li yıllardan günümüze kadarki dönemde dahi kamu eliyle (DSİ) sulak alanlarımızın büyük bir bölümü; Akşehir Gölü, Seyfe Gölü, Sultan Sazlığı, Ereğli Sazlıkları örneklerinde görüldüğü gibi kurutulmuştur.

           Bazen sıtma mücadelesi, bazen de daha çok tarım alanları açmak adına, ekosistemin bozulması pahasına, sulak alanlardan getiri (rant) elde etmek düşüncesi ağır basmıştır.

           Yine yüksek getiri elde etmek amacı ile vahşi sulama yöntemi, yüksek oranda kullanılan gübre ve tarım ilaçları toprağı verimsizleştirmiştir. Bunun diğer bir etkisi olarak da yer altı sularımız azot ve arsenikle kirletilmiş, yabanıl bitki çeşitliliği azaltmış, biyolojik çeşitlilik zarar görmüştür.

           16 - 22 Mart 2009 tarihlerinde yapılacak olan Dünya Su Formu toplantısında; suyun kamu malı olması yaklaşımı yerine, suya finanse edilmesi gereken bir meta olarak bakılacaktır.

           Su güvenliği adı altında, sermayenin kâr güvenliğini sağlayan bir anlayışı topluma dayatılmak istenecektir.

           Yerel yönetimlerin bu anlamda önemli sorumlulukları ve işlevleri vardır. Yerel yönetimlerin su kaynaklarını koruma altına alması ve kamusal olarak işletmesi, seçilecek adayların önünde birincil görev olarak durmaktadır.

           Sağlıklı, kullanılabilir suya erişim bir insan hakkıdır: İnsan hakları özelleştirilemez devredilemez. Bu anlayışı benimsemiş Belediye başkan adaylarının desteklenmesi gerekmektedir.

 

TÜRÇEP; Atık sorununa yönelik olarak eğitim ve uygulama temelinde projeler geliştirilerek uygulanmasını önerir.

Atık sulara yönelik biyolojik ve kimyasal arıtma tesislerinin kurulmasını, amacına uygun ve etkin bir şekilde işletilmesini ister.

 

Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre Belediyeler, atıkların bertarafından sorumludur. Bunun için Düzenli Depolama Alanı yapmalı, daha sonra Kompost Tesisi kurmalıdır.                                               

Ambalaj  Atıklarının Kontrolü Yönetmeliğine göre Belediyeler, Kaynağında Ayırma ve Geri  Kazanım  Çalışmaları yürütmek zorundadırlar. Yönetmelikte belirtildiği üzere; bu çalışmaları yeterlilik belgesi almış firmalarla anlaşma yaparak yürütmelidirler.

Geri kazanılabilecek atıkların hem evlerde ayrılması, hem de toplanması aşamasında  sistem  oturuncaya kadar çok aksamalar olmaktadır. Bu nedenle belediyeler gerekirse kapı kapı eleman   dolaştırarak bilgilendirme çalışmaları yapmalıdır. Anlaşma yaptığı firmanın çalışmalarını sürekli kontrol altında tutmalıdır.

 

Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliğine göre ise Belediyeler, atık suları alıcı ortamlara doğrudan veremezler. Atık suların bertarafında 2 yöntem uygulayabilirler. Bunun için ya derinlik 20 metreyi  sağlayacak bir mesafede denize verebilirler ya da arıtma tesisi kurmaları gerekir. Derin deniz deşarjında her zaman yönetmelikte belirtilen koşullar sağlanamayabilir (akıntı yönü v.s.)

Bizim önerimiz: Derin deniz deşarjı yerine biyolojik ve kimyasal arıtma tesisinin kurulmasıdır.

 

 

TÜRÇEP; Bu öneri ve istemlerinin yerine getirilebilmesinin ve doğal çevrenin korunmasının, demokratik katılımcı yönetim anlayışı ve yapılanması ile yaşam bulabileceğini bilerek,

Yerel yönetimlere talip olan yöneticilerden göstermelik danışma toplantılarının yapılması yerine, kent konseylerinin, yerel dinamiklerin etkin katılımının sağlanabileceği nitelik ve düzeyde oluşturularak çalıştırılmasını, kentsel yaşamın koordinasyonunda işlevlendirilmesini talep eder.

 

Toplumun geniş kesimlerinin, ortak sorunu olan sorunların çözümü, toplumsal yaşamın günümüzde ulaştığı karmaşık ortamda koordine edilebilir olması, geçmiş yaşanmış yönetim anlayış ve yapılarıyla olanaklı değildir. Bu anlamda temsili demokrasi giderek yerini katılımcı demokrasi anlayışı ve yapılarına terk etmektedir.

 

Katılımcı demokrasi, toplumun tüm kesimlerinin, dinamiklerinin bu sürece etkin bir biçimde katılımının sağlanması ile olanaklıdır.

 

Bu anlamda, günümüz dünyasında olumlu örnekler hızla gelişiyor ve yaygınlaşıyor.

Ülkemizde 1997 yılından bu yana uygulanmakta olan Yerel Gündem 21 projesi kapsamında, yerel uygulama örnekleriyle geliştirilen Kent Konseyleri, Belediye kanunu 76. maddesinde ifadesini bularak yasal bir düzenleme haline dönüşmüştür.

 

Ancak bu yasal düzenleme gereğince sürdürülen uygulama örnekleri, birkaç istisna dışında gerektiği düzey ve nitelikte değildir.

 

Bu yasa ile ilgili çıkartılan yönetmelik, yasanın ruhuna aykırı bir biçimde, geliştirilen bu olumlu yapılanmayı belediyelere bağlı birer daire müdürlüğü yapısına dönüştürmüştür.

 

Toplumsal dinamiklerin, sosyal yapılanmaların, üretken ve duyarlı bireylerin, kamusal alan ile sivil alanın bir ortaklık ilişkisi temelinde olanaklı olacağı bilinmelidir.

 

Toplumsal yaşamın düzenlenmesi sürecine katılım amacıyla geliştirilmiş ve yasal bir düzenleme ile uygulama kolaylığı sağlanmış olan Kent Konseyleri, Belediyelerin ve İl özel idarelerinin hegemonyasından hızla kurtarılarak, ülkemizin birçok yerinde, yasallaşma öncesi uygulanan olumlu örneklerde olduğu gibi organize edilmelidir.

 

Böylece sivil toplum bizzat kendi yaşamının koordinasyonuna doğrudan katılabilir ve katkı verebilir olacaktır. Bu uygulamaların kötü örneklerinden bir bölümü ise “Kent Kurultayı”, “Kent Konseyi” adları ile zaman zaman yapılan dönemsel toplantılardır.

 

Kimi zaman danışma toplantıları olarak adlandırılan bu toplantıların, ulusal ve evrensel ölçekte uygulanan olumlu örneklerdeki katılımcı modelle hiçbir biçimde benzerliği yoktur.

 

Yerel yöneticilerin, bölgede yaşayanlar ile yaptıkları danışma toplantıları kötü olarak adlandırılamaz. Ancak, bu toplantıların “Kent Konseyi”,”Kent Kurultayı” olarak sunulması olumsuzluktur.

 

TÜRÇEP, çevre sorunlarının çözümlenebilir olmasının, o yörede yaşayanların çözüme düzenli ve sürekli katkı sağlaması ile olanaklı olduğunun altını çizer. Yaşamı sürdürülebilir kılmanın, bu sorunların çözümüne toplumun tümünün katılımıyla olanaklı olacağını belirtir.

 

TÜRÇEP, bu katılımın da, çoğu kez göstermelik olarak yapılan, sonuçlarından yararlanılmayan danışma toplantılarıyla olamayacağını bilir. Yerel yöneticilerden bu yapılanmaların oluşturulmasında kolaylaştırıcı olmalarını talep eder. Yerel yönetimler bunun gereğini yapmalıdır. Çağdaş katılımcı modellerinin uygulanmasını sağlamalıdır.

 

 

İnsan Çevresi Konferansı

Uluslararası hukuk açısından çevre konusu oldukça yeni bir alandır. Bugünkü anlamıyla, çevre konusundaki uluslararası ve bölgesel düzenlemelerin başlangıcı Birleşmiş Milletler tarafından Haziran 1972 tarihinde Stockholm’da gerçekleştirilen “İnsan Çevresi Konferansı”dır. Bu konferansın ardından Stockholm Deklerasyonu kabul edilmiştir. Deklerasyon ile insan ve çevre ilişkilerine, insan faaliyetlerinin çevre üzerindeki olumsuz etkilerine, devletlerin ekonomik gelişme sorunlarına, çevrenin korunması konusunda uluslararası işbirliğinin önemine değinilmiş ve insanların sağlıklı ve temiz bir çevrede yaşama hakkı kabul edilmiştir.
Stockholm Deklerasyonu ile “sürdürülebilir gelişme” kavramının temelleri atılmıştır. Bunun sebebi olarak da, deklerasyonda çevrenin “taşıma kapasitesi”ne dikkat çekmesi, kaynak kullanımında kuşaklararası hakkaniyeti savunması ve ekonomik-sosyal gelişmenin çevre ile bağlantısını belirtmesini gösterebiliriz.
1987 yılında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından yayınlanan “Ortak Geleceğimiz” başlıklı, Komisyon Başkanı’nın adıyla, “Brutland Raporu” olarak bilinen ünlü raporda, giderek ağırlaşan çevresel sorunlar karşısında, insanlığın çıkış yolu olarak, çevresel gelişme ile ekonomik kalkınma arasındaki yaşamsal köprünün kurulması ve gelişmenin “sürdürülebilir” olması gösterilmektedir.
Küresel düzeyde, çevreye ilişkin olarak, tüm bağlayıcı kural ve ilkeleri belirleyen tek bir metin bulunmamaktadır. 1992 tarihinde de Rio de Janeiro’da yapılan “Dünya Çevre Zirvesi”nde değişimin başlangıcı sayılabilecek Rio Deklerasyonu açıklanmıştır. (Rio Deklerasyonu’nun içeriği için bkz s. 2) Her iki deklerasyon da emredici nitelikten uzak, bir tavsiye niteliği taşımaktadır. Kesinlikle bağlayıcı değildir.
Küresel düzenlemeler ve getirilen ilkeler, bölgesel düzenlemelere göre daha esnek düzenlemelerdir. Çevre konusunda imzalanan hükümetler arası antlaşmalar ve bağlayıcı olmayan hükümetler arası deklerasyonlar incelendiğinde, çevre koruma ile uluslararası hukuk arasındaki ilişkinin son yıllarda ciddi bir dönüşüm geçirdiği görülmektedir.
BM Çevre ve Gelişme Konferansı’ndan (UNCED) bu yana, küresel ve bölgesel çevre düzenlemelerinin sayılarında büyük bir artış, ve yetersiz olmakla birlikte, kapsamlarında da sürekli bir genişleme olmuştur. Uluslararası çevre düzenlemelerindeki artışın önümüzdeki yıllarda da, gerek standartlar giderek genel olmaktan çıkmakta, ayrıntılandırılmış standartlara dönüşmektedir. Standartların benimsenmesinde bölgeden bölgeye büyük farklılıklar bulunmaktadır.

 

 

 

 

 

Stockholm Çevre Bildirgesi
İnsan Çevresi Bildirgesi, insan çevresinin korunması ve güçlendirilmesi için insanlara ışık tutacak ve yönlendirecek ortak görüş ve ilkelerin gerekliliğini düşünerek aşağıdaki hususları ilan eder:

1) İnsan hem çevresi tarafından oluşturulur hem de çevresini biçimlendirir. Bu çevre, insanoğlunun fiziksel gereksinmelerini karşıladığı gibi, entellektüel, ahlaki, sosyal ve manevi gelişmesi için de insana olanak sağlar. Bilim ve teknolojinin hızla gelişmesi de eklenince, insanın gezegenimizdeki uzun ve dağdağlı evrimi öyle bir noktaya gelmiştir ki artık insan çevresini, sayısız biçimlerde ve tarihte rastlanmamış bir boyutta değiştirme gücüne erişmiştir. İnsan çevresinin iki boyutu da – yani hem doğal hem de insan eliyle yapılmış olan – başta yaşam hakkı olmak üzere temel insan haklarından yararlanmak için mutlaka gereklidir.
2) İnsan çevresinin korunması ve geliştirilmesi dünyamızın her yerinde insanların refahını ve kalkınmasını etkileyen önemli bir konu, bütün insanların özlemi ve bütün hükümetlerin görevidir.
3) İnsan devamlı olarak deneyimlerini biriktirir. Her zaman keşfetmek, icat etmek, yaratmak, ilerlemek peşindedir. Günümüzde insanın çevresini değiştirebilme kapasitesi, eğer akıllıca kullanılırsa, bütün insanlara kalkınmanın meyvelerini sunabilir ve onların yaşam kalitelerini yükseltebilir. Yanlış ve fütursuzca kullanılırsa hem insanlara, hem insanın çevresine ölçüsüz zararlar verebilir. Dünyanın birçok bölgesinde insanın çevresine verdiği zararın gittikçe artan kanıtlarını görüyoruz. Canlılar, hava, toprak ve suda yüksek boyutlarda kirlilik; biyosferin ekolojik dengesinde arzulanmayan rahatsızlıklar, yenilenemeyen kaynakların azaltılması ve yok edilmesi; yaşam ve çalışma alanlarında insanların fizik, ruhsal ve sosyal sağlığına zararlı büyük eksiklikler.
4) Gelişmekte olan ülkelerde çevre sorunlarının çoğu geri kalmışlığın sonuçlarıdır. Milyonlarca insan doğru dürüst bir yaşam için gerekli asgari seviyenin altında yaşamaktadır. Yeterli yiyecek, giyecek ve barınaktan, eğitim, sağlık ve temizlik imkanlarından yoksundurlar. Bunun için, gelişmekte olan ülkeler çabalarını kalkınmaya yönlendirmeli, ama bunu yaparken önceliklerini iyi belirlemeli ve çevrelerini korumalı ve iyileştirmelidirler. Kalkınmış ülkelerdeki çevre sorunları genelde sanayiden ve teknoloik ilerlemelerden kaynaklanmaktadır.
5) Nüfusun doğal artışı çevrenin korunmasında devamlı olarak sorun yaratmaktadır. Bu sorunlarla başetmek için gerekli politikalar oluşturulmalı ve önlemler alınmalıdır. Dünyadaki en değerli varlık insandır. Sosyal ilerlemeyi iten, bilim ve teknolojiyi geliştiren ve emeğiyle çevreyi değiştiren insandır. Bilimsel, teknolojik ve sosyal ilerlemeler ve üretimdeki artışlarla insanın çevresini iyileştirme kapasitesi de her geçen gün artmaktadır.
6) Artık öyle bir noktaya geldik ki, dünyanın her yerinde çevreye yapacakları etkileri düşünerek eylemlerimizi daha büyük bir dikkatle planlamalıyız. Cehalet ve aldırmazlık sonucu bütün yaşamımızın ve refahımızın bağlı olduğu yerküremizin çevresine geriye dönülemez bir biçimde ve devasa boyutlarda zarar verebiliriz. Bunun aksini de yapabilir ve bilgiyi akıllıca kullanarak, kendimize ve gelecek kuşaklara insan umut ve ihtiyaçlarına daha uygun bir çevrede daha iyi yaşam koşulları sağlayabiliriz. Günümüzde yaşayanlar ve gelecek kuşaklar için çevreyi savunmak ve iyileştirmek kaçınılmaz ve dünya genelinde ekonomik kalkınma ve barışın tesisiyle paralel olarak varmaya çalışacağımız bir hedeftir.
7) Bu hedefe varılması için her seviyede vatandaş, topluluk ve kuruluş sorumluluk almalı ve ortak amaç uğruna eşitlikçi bir biçimde gayret göstermelidir.

Kişiler ve kuruluşlar hem bağlı oldukları değerler hem de eylemlerinin tümü ile geleceğin çevresini biçimlendirecekler. Yerel ve merkezi hükümetlere, kendi alanlarında geniş olarak çevre politikalarını oluşturma ve eyleme koyma yönünden en büyük sorumluluk düşecektir. Kalkınmakta olan ülkelerin çevre sorumluluklarını yerine getirmeleri için gerekli kaynakların yaratılmasında uluslararası işbirliği gerekecektir.
Birçok çevre sorunu küresel ve bölgesel boyutlarda olduğu için, ülkeler arasında yaygın bir işbirliği ve uluslararası kuruluşlar tarafından ortak çıkarlar için eyleme geçmeyi gerektirecektir. Konferans bütün ülkeleri ve insanları, insanların yararı ve refahı için insan çevresinin korunması ve iyileştirilmesi için ortak çaba göstermeye davet eder.

 


Rio Deklerasyonu

Evimiz olan dünyanın, birleşik ve birbirine bağımlı olan özelliklerinin farkına vararak ülkeler Rio de Janeiro’daki Yeryüzü Zirvesi’nde biraraya geldiler. Hatta ülkemiz bu zirvede hükümet başkanı seviyesinde temsil edildi. Devletler, gelecekteki gelişmeleri aydınlatması için bir takım prensipler geliştirdiler. Bu prensipler insanların kalkınma haklarını ve ortak çevremizi koruma sorumluluklarını tanımlamakta olup, 1972’de düzenlenen “BM İnsan ve Çevresi Stockholm Konferansı” sonunda yayınlanan “Stockholm Deklerasyonu” üzerine inşa edilmiştir. Rio Deklerasyonu, uzun vadeli ekonomik kalkınmanın tek çaresinin ancak çevrenin korunması ile bağdaşlaştırılması olduğunu ifade etmektedir. Bu ise ancak ülkelerin; hükümetlerini, halklarını ve toplumun anahtar kesimlerini içine alarak, yeni ve eşitliğe dayanan küresel bir ortaklık meydana getirmeleri halinde gerçekleşecektir. Ülkeler, küresel çevre ve kalkınma sistemlerinin bütünlüğünü koruyacak uluslararası anlaşmalar meydana getirmelidirler.
1992 çevre konusunda bazı ilkeler saptamıştır. Bu ilkeleri aşağıdaki önemli noktaları belirterek şöyle sıralayabiliriz:

• İnsanlar, doğa ile uyum içinde sağlıklı ve verimli bir hayata layıktır.
• Günümüzdeki kalkınma, şu andaki ve gelecekteki nesillerin kalkınma ve çevre ihtiyaçlarına zarar vermemelidir.
• Ülkeler, sınırlarının ötesinde bir çevre tahribatına yol açmdan kendi öz kaynaklarını kullanma hakkına ve iradesine sahiptir.
• Ülkeler, doğayı korumak amacıyla tahribatı önleyici bir yaklaşım içinde olacaklardır. Ciddi veya geri dönüşü olmayan tahribat tehdidi olan yerlerde, çevre bozulmasını engelleyici ve yüksek maliyetli tedbirleri ertelemek için bilimsel belirsizlikten istifade edilmeyecektir.
• Sürdürülebilir kalkınmayı başarmak için; çevre koruma anlayışı, kalkınma gayretlerinin ayrılmaz bir parçası olacaktır. Bunlar birbirlerinden ayrı düşünülemez.
• Dünyanın değişik yerlerinde ortadan kaldırılan yoksulluk ve hayat standartlarındaki azalan farklar, sürdürülebilir kalkınmanın başarılması için gerekli olup, bunlar çoğu insanın ihtiyaçlarına cevap verebilmektedir.
• Ülkeler, dünya ekosisteminin sağlığını ve bütünlüğünü korumak ve onarmak için işbirliği yapacaklardır. Toplumlarının küresel çevre üzerine verdikleri baskıdan ve idare ettikleri ekonomik ve finansal kaynaklarından dolayı, uluslararası düzeyde sürdürülebilir kalkınmanın takipçisi olmaları gereken kalkınmış ülkeler, sorumluluk üstlenmektedirler.
• Ülkeler, sürdürülebilir nitelikte olmayan üretim ve tüketim modellerini azaltmalı veya ortadan kaldırmalı ve uygun demografi politikaları geliştirmelidirler.
• Çevre konuları iyi şekilde, ancak ilgili bütün vatandaşların katılımı ile yönetilir. Ülkeler, geniş çapta çevre bilgilendirmesi yaparak kamuoyu aydınlatılmasını ve katılımı gerçekleştirecek ve teşvik edeceklerdir.
• Ülkeler, kirlilik ve diğer çevre tahribatı kurbanlarına karşı sorumlulukları ile ilgili çevre kurallarını kabul edecek ve ulusal çevre kanunlarını geliştireceklerdir. Yetkileri olduğu yerde ülkeler, önemli derecede ters etkisi olabilecek faaliyetlerin çevresel değerlendirilmesini yapacaklardır.
• Ülkeler, bütün dünyada sürdürülebilir ekonomik sistem ortaya çıkarmak amacıyla işbirliği yapmalıdır.
• Prensip olarak; kirleten, kirletme bedelini ödemek zorunda olmalıdır.
• Ülkeler, sınır ötesi etkileri olabilecek doğal afetler veya faaliyetler konusunda birbirlerini uyaracaklardır.
• Sürdürülebilir kalkınma, sorunların bilimsel olarak daha iyi anlaşılmasını gerektirmektedir. Ülkeler, sürdürülebilir kalkınma amaçlarına ulaşmak için gerekli bilgiyi ve yeni teknolojiyi paylaşmalıdır.
• Sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştirmek için kadınların tam olarak katılımı şarttır. Gençliğin yaratıcılığı, idealizmi ve cesareti ile yerli halkın bilgisine de ihtiyaç vardır. Ülkeler, yerli halkların kimlik, kültür ve çıkarlarının farkında olmak ve desteklemek zorundadır.
• Savaş, sürdürülebilir kalkınmayı tahrip eder. Ülkeler silahlı çatışma durumlarında çevreyi koruyan uluslararası hukuka saygı gösterecek ve bu hukukun daha da geliştirilmesi yolunda işbirliği yapacaklardır.
• Barış, kalkınma ve çevre koruma birbirlerine bağımlıdır ve birbirlerinden ayrılamaz.

Rio Deklerasyonu (1992, Rio) bu anlamda sivil toplumun önemini bir kez daha ortaya koyan uluslararası bir forum oldu. İşte bu yüzden, bir sorunun çözümünde yetkiyi ve sorumluluğu en yakın birime ve sivil topluma verme anlayışı, örgütlü katılımı önemli kılıyor. Ancak kentdaşlar çeşitli nedenlerden dolayı her zaman bu kanalları kullanmayabilir ve harekete geçmeyebilirler. Bu gibi durumlarda görev belediyelere düşüyor. Belediyeler bu yaklaşımı benimsiyorsa (ki başarının anahtarı da buradadır) kentdaş bilincinin artırılmasına, halkın örgütlenmesine katkı sunmalı hasılı katılım ve denetimi teşvik etmelidir. Yerel yönetimler (özellikle de belediyeler) de su ve toprak başta olmak üzere fiziki mekanları, tarihi varlıkları ve tabiat varlıklarını kültürel değerleri gelecek kuşaklara aktaracak bir tarzda kullanılmalıdır. Bu da sürdürülebilir kentleşmenin gereğidir.
Rio Deklerasyonu’nda bir dizi önlemler içeren ek belgeler de imzalanmıştır. Bunlar;

İklim Değişikliği Sözleşmesi
Dünya ısısının artmasına ve bu sebeple buzulların eriyerek denizlerin kabarmasına ve artan sıcaklık sebebiyle yaşam şartlarının zorlanmasına sebep olan karbondioksit ve diğer sera gazları emisyonunun kontrol altına alınarak azaltılması ve atmosferdeki oksijen – karbondioksit dengesinin bozulmasını önlemek amacı ile gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere bazı kısıtlamalar getiren bir sözleşmedir. Ülkemiz taraf değildir.

Orman Prensipleri Antlaşması
Bu sözleşme, başta yağmur ormanları olmak üzere doğal ve yetiştirme suretiyle meydana getirilmiş ormanların korunmasına ilişkin bir çok kararı içermektedir. Ormanların korunması atmosferin oksijen – karbondioksit dengesinde önemli rol oynamaktadır. Ülkemiz bu prensipleri kabul etmiştir.

1992 Rio Çevre Zirvesi’nin en somut sonuçlarından birisi, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin imzaya açılması olmuştur. 1994 yılında yeterli sayıda ülkenin yasama organlarınca onaylanarak yürürlüğe giren sözleşme, TBMM tarafından Aralık 1996’da kabul edilmiştir.
Böylece ülkemiz antlaşmaya taraf olmuştur. Bütün uluslararası antlaşmalar gibi, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi de taraflara bazı yükümlülükler getirmektedir. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

• Ulusal stratejilerin belirlenmesi, bir eylem plan ve programının oluşturulması.
• Biyolojik çeşitliliğin acil olarak korunma gereksinimi olan türlere veya mekanlara öncelik verilerek izlenmesi.
• Koruma alanlarının belirlenmesi ve kurulması
• Koruma altına alınmayan bölgelerde de doğa ve kaynakların kullanımında sürdürülebilirlik ilkesinin geçerli olması.
• Sözleşmenin uygulanması için gerekli yasal ve idari düzenlemelerin yapılması.
• Halkın biyolojik çeşitliliğin değeri ve önemi konusunda eğitilmesi.
• Bu konuda yapılan araştırmaların ve bulguların ülkeler arasında serbestçe paylaşılması
• Kalkınmış ülkelerin, biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için kalkınmakta olan ülkelere gerekli parasal ve teknik yardımları sağlamaları.

Belgeyi imzalamasının ardından Türkiye, Dünya Bankası’ndan 5 milyon dolarlık bir kredi aldı. Sözleşmeye taraf olmamızdan bu yana, Dünya Bankası’ndan alınan 5 milyon dolarlık bir kredi ile ulusal stratejilerin ve bir eylem planının oluşturulmasına çalışılmaktadır. Bu çabaların ürünü henüz ortaya çıkmadığı gibi, envanter çalışmalarında da hiçbir ilerleme olmamış, koruma alanları tespit edilmemiş ve en önemlisi halkın eğitimi yükümlülüğü savsaklanmıştır. Oysa ki, ülkemiz biyolojik çeşitlilik konusunda dünyanın en zengin ülkelerinden biridir. Türkiye’nin bir konumunda bulunması ve çok değişik iklim kuşaklarına sahip olması bize böyle bir zenginliği bağışlamıştır. İnsanoğlu tarım kültürüne bölgemizde geçmiştir ve dünyadaki birçok bitkinin, özellikle tahılların, orijinal yabanıl türleri ancak ülkemizde bulunmaktadır. Ülkemizde bilinen 9.000 tohumlu bitki türü vardır ve bunların 3.000 türü endemiktir, yani ülkemize özeldir. Bu, tüm Avrupa’nın biyolojik varlığına eşit bir zenginliktir.

 

 

Rio Deklerasyonu ile Stockholm Deklerasyonu Arasındaki Farklar

Stockholm Deklerasyonu’nun ilanından 20 sene sonra kabul edilen Rio Deklerasyonu birçok yeniliği de bünyesinde topladı. Gelişen çağa ayak uydurmaya çalışan, Stockholm’e nazaran daha modernize edilmiş bir deklerasyon. Şimdi getirdiği yenilikleri ve Stockholm Deklerasyonu’ndan farklarını inceleyelim.

1) Rio Deklerasyonu’nda az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde meydana gelen çevre sorunlarına yardım hususunda öncelik verileceği söylenmiş. Böylece Stockholm’de bahsedilen “yardımcı olmak” kavramının içi açılmış, anlamı genişletilmiş. Daha belirgin hale getirilmiş de diyebiliriz.
2) Rio’yu Stockholm’den ayıran bir diğer alan da “Çevre Mevzuatı”. Rio Deklerasyonu, devletlere etkin bir çevre mevzuatı oluşturmaları konusunda tavsiyelerde bulunmaktadır. Kirliliğe sebep olanların sorumluluğu ve zararın tazmin edilmesi meselelerinin netleştirilmesi de Rio’nun yeni konuları arasında.
3) Rio Deklerasyonu’nu incelediğimizde, “kirleten öder” prensibini yerleştirmeyi amaçladığını anlıyoruz. Stockholm’da bu yönde bir ifade yer almıyordu. Bununla beraber, çevreye önemli derecede zarar verebilecek nitelikteki ve uzman milli otoritenin kararına bağlı olan faaliyetler için “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED)” adı verilen değerlendirmenin yapılmasını tavsiye ediyor.

4) Stockholm Deklerasyonu, çevre korunması ve çevre sorumluluğu üstünde devleti tek yetkili olarak görüyordu. Oysa Rio Konferansı ile bu anlayışın değiştiğini görüyoruz. Gençlere, kadınlara, yerli halklara ve hükümet dışı kuruluşlara da çevre üstüne görev ve sorumluluk verilmiştir.
5) Stockholm Deklerasyonu’nda çevre bilincinin geliştirilmesi adına halkların eğitilmesi üzerine herhangi bi ilkeye rastlayamıyoruz. Ama Rio Deklerasyonu devletlere halkları eğitmeleri konusunda tavsiyelerde bulunuyor.
6) Rio Deklerasyonu savaş durumunda olan ya da işgal altında olan devletlerin de durumunu dikkate almış. İşgal altındaki devletlerin bile kaynak ve çevrelerinin korunması gerektiği ifade edilmiş.

7) Stockholm Deklerasyonu’nda “nükleer silahsızlanma” başlı başına bir ilke olarak ele alınmış. Ancak Rio Deklerasyonu’nda bu konuya ayrı bir madde ayrılmamış. Savaş ve çevreye etkileri hususundaki ilkeler arasına katılmış. Yine de bir “nükleer” ifadesi görmek mümkün değil. Bu da “nükleer silahlar konusunda gösterilen hassasiyet azaldı mı ?” sorusunu gündeme getiriyor.

Daha irili ufaklı birçok madde saymak mümkün. Ancak bunlar küçük ifade değişiklikleri ya da ince ayar da diyebileceğimiz yenilikler. Bu değişiklikler ile amaçlanan hep günceli yakalamak; her ne kadar bağlayıcı olmasalar da uluslararası çevrede ve kamuoyunda belli teamüller yaratmak isteniyor.

 

 

 

Cinsel Görevden Kaçma

Kadının cinselliğinden yararlanmak kocanın hakkı olduğu gibi, erkeğin cinselliğinden yararlanmak da kadının hakkıdır. Erkek de bu hakka riayet etmediği takdirde günahkar olmuş olur.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları bir derece daha fazladır."
(Bakara Suresi : 228)

Bu ayette bahsedilen bir derece, cinsellik konusunda değildir. Cinsellik konusunda erkek-kadın eşittir. Erkeğin bir derece daha haklı olduğu konu onun kadını gözetmesi, malını koruması, onu idare etmesi, ailenin yükünü çekmesi  açısındandır.

Allah Resulu  buyuruyor:

"Kadın kocasının izni olmadan (farz oruç dışında) oruç tutar da orucu sebebiyle kocasının arzularını karşılamaktan kaçınırsa Allah ona üç haram işin günahını yükler."

"Kişi cinsel ilişkide karısını çağırdığı zaman karısı ocak başında yemek pişiriyorsa da kocasının davet cevap versin."

"Kişi karısını yatağa çağırdığı zaman (bir özrü olmadan) kadın gelmekten kaçınır, kocası da bu sebeple ona kırgın olarak gecelerse, melekler sabaha kadar o kadına lanet ederler."

"Size cennetlik kadınları tanıtayım mı? Onlar bir hata ettikleri veya kocaları tarafından  bir haksızlığz uğratıldıkları zaman kocalarına karşı: "Seni hoşnud etmedikçe uyumayacağım diyebilen kocalarına düşkün kadınlardır."

"Kadın ocak başında olsa bile kocasının davetine icap etmelidir."

Aynı şekilde kocanın cinselliğinden yararlanmakda kadını hakkıdır. Bu hakkını almasına yardımcı olmak da kocasının görevidir. Kocanın bu görevini yapmaması, onu suçlu ve günahkar yapar. (3) Hatta koca cinsel görevini yapamadığı zaman kadın mahkemeye başvurup boşanabilinir. bu hak erkeğe de verilmiştir.

Ancak cinsel hakka riayette kadın ile erkek arasında iki fark vardır:

1. Erkek, cinsel hakkını kadından hemen isteyebilirken, kadın bu hakkını hemen isteyememektedir. Erkek, azami dört ayda bir kadının cinsel hakkını vermek zorundadır.

2. Erkek, cinsel hakkını kadından bizzat isterken, kadın ancak mahkeme yoluyla isteyebilmektedir.  Hastalık gibi önemli bir mazereti olmaksızın, sırf  zarar ve eza vermek amacıyla karısı ile cinsel münasebette bulunmayan erkek hakkında karısı dava açabilir.

Kaynaklar:
1) Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN
2) Mürşit, Turan Yazılım
3) Tefsir-i Kurtubi 3/124
4)
Tarikat-i Muhammediyye, İmam-ı Birgivi, Demir Yayınları, 1996, s.460

 

 

 

ALLAH’A KULLUK VE GÖREVLERİMİZ

 

Türlü yeteneklerle ve nice duygularla donatılan insanoğlunun, iyilik ve kötülük, sevap ve günah karşısında tavrı iradesine bırakılmakla beraber, iyi ve sevap olan işleri tercih etmesi, kötülüklerden ve günahlardan sakınması emredilmiştir.
İnsan, Alemlerin Rabbi'ne inancı, sağ duyusu, din ve hayâ duygusu ile kötülükleri emreden nefsi ve şeytanın fena telkinleri arasında mücadele halindedir. Rabbi'ne inancı sağlam olan ve hayâ duygusu yitirmeyen insan iyilik ve güzelliklere yönelir. Kötülük ve haramlardan uzak durur. İmanı zayıf, hayâ duygusu zedelenmiş, nefsine ve şeytana yenik düşmüş ise kötülük ve haramlara dalar. Şeytanın oyuncağı haline gelir. Allah'tan ve kullarından çekinmez, utanmaz, günahları açıkça işler.

Günah, kişinin inandıkları ile yaptıklarının çelişmesi ve çatışmasıdır. Rabbülalemin'e ve O'nun gönderdiği peygamberlerin ve kitapların doğru olduğuna inandığı halde, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde çizilen sınırlara riayet etmezse günah işlemiş olur. Mesela Kur'an-ı Kerim'de çok net biçimde içki haram kılınmış, ona yaklaşılmaması emredilmiştir. Bu yasağı çiğnemek günahtır, çiğneyen günahkârdır.
Yaradanımız , sahibimiz Rabbülalemin'dir . Sınırları belirleyen de O'dur . O'nun bize emirlerini ve yasaklarını tefekkür edince, bunların tamamının bizim yararımıza olduğu anlaşılır. Dü ş ünülürse , insanlığın bugün yüz yüze bulunduğu maddi-manevi krizlerin asıl kaynağının bu yararı göz ardı etmek, ilâhi sınırlara riayet etmemek olduğu anlaşılır.
Yaradılış programının ve kevnî nizamının dışına çıkmak olan günah, bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşmadır. Günaha giren kimse, kendini vicdani azaplara, kalbî sıkıntılara boğmuş, bütün ruhî kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş demektir. Eğer işlediği günah her ne ise onda ısrarcı olur, işlemeye devam ederse, Allah korusun, artık ipi elden kaçırır, ne iradesi, ne günahlara karşı direnci ne de kendini yenilemeye mecali kalır.
Günahlar Hz. Adem a.s. zamanından günümüze kadar pek çok kavmin helakine sebep olmuştur. Bu kavimler kendilerine gönderilen peygamberlere karşı geldikçe, nefslerinin ve şeytanın peşine düştükçe ilâhi azap onları daha dünyada iken yakalamış, topyekûn yıkıma uğramışlardır. Bu, isyan edenler hakkında yüce Allah'ın bir kanunudur.
. . .
Habib-i Kibriya s.a.v. Efendimiz müminleri günahlara karşı sürekli olarak ve ısrarla uyarmış, Cenab -ı Hakk'ın emir ve yasaklarına titiz olunmasını istemiştir.
Zira günahlar kulun helâkine, sapıtmasına, Rabbi'nin taatinden ve hidayetinden uzaklaşmasına sebep olur. Günahlarla insan ilâhi dostluktan uzaklaşır, şeytana ve onun insan suretindeki yardımcılarına dostluk peyda olur.
Günahları terk etmek, salih amel ve hayırlı işler yapmakla da, insan Cenab -ı Hakk'ın dostlarından ve kurtuluşa erenlerden olur ki, böyleleri için korku ve hüzün yoktur.
Her kişi kendi anlayı ş ına , yaşayışına ve temayülüne göre günah işler. Zahirde haram ve helal, dinin belirlediği sınırlar herkes için aynı olmakla birlikte, kişinin kendi iç ve dış şartlarına göre günahın çeşidi ve yoğunluğu değişebilir. Mesela ticaret yapanla memurun yüz yüze bulunduğu günah çeşitleri farklıdır. Bu yüzden insan kendi durumunu göz önüne alarak neyin günah olduğunu, bu günahlardan hangisiyle temas halinde bulunduğunu bilmesi gerekir.
Herkes her an günah işleyebilir. Makamı ne olursa olsun, hiçbir Allah dostu bu hususta kendisini emniyette hissetmemiştir. Rabbimiz'in azametinden hep korkmuşlardır. Veliler günah işleyebilir. Sadece peygamberler masumdurlar, günah işlemezler. Veli bir kul ile sıradan bir insanın bu husustaki farkı, velinin işlediği günahda ısrar etmemesi ve hemen Cenab -ı Hak'tan af dilemesidir.
Yaşadığımız bu devirde nice günah şeyler var ki, sosyal hayatımızda onlarla iç içe yaşıyoruz. Bunun neticesi olarak hayır ile şerri, günah ile sevabı, iyi ile kötüyü ayırt edemiyoruz. Daha doğrusu, günah işleri ve yanlışı kanıksıyoruz, sanki normalmiş, meşru imiş gibi algılıyoruz.
Bu noktada mutlaka hatırlamak gerekir, ölçümüz müberra dinimizin ortaya koyduğu ölçülerdir. Öyle olmalıdır. Bu ölçülerin çevremizde uygulanabilir olmayışı, hak ve hakikatin bu devirde artık yaşanmadığını göstermez. Dinimizin hükümleri her zaman uygulanabilir durumdadır. Sadece nisbî olarak gereği gibi uygulayanların sayısı azdır ama asla yok değildir. O halde Sırat-ı Müstakim üzere yaşama hususunda yaşanılan zaman, ortam vs. mazeret değildir. Herkes yapmaya gücü yettiklerinden sorumludur. Uzak durabileceği günahı işlemenin ne mazereti olabilir?
Kaldı ki, Allah'ın hükümlerini tanıyan, bilen ve nefsinde uygulayan kişiler, Arif-i Billah zatlar her devirde vardır ve günahlardan kaçınma hususunda onlardan istifade edilebilir. Zira velilerle beraber olmak istikamet kazandırır. Hayrı ve şerri öğretir, sevabı sevdirir, gönülleri günahtan soğutur.
Onların insanın günahlar karşısındaki durumu hakkında ulaştıkları neticelerden biri şudur: “Dünya lezzetleri ilâhi rahmeti kazandırmaz, zamanla insan bu lezzetlere alışkanlık kazanır.”
Bu ifade şöyle izah edilebilir: Sigara içmeye başlayan çoğu insan; “bir tane içmekle ne olacak” diye başlar. Önceleri hiç fark etmez ama zamanla sigaranın tiryakisi olur. Bırakmak istese de bırakamaz hale gelir. İşte, dünya lezzetleri mübah olsa bile, zamanla insanı farklı mecralara sürükleyebilir. Mesela şüpheli işlere ve haramlara alıştırabllir . Namazı terkettirebilir , orucu, zekâtı basit bir amel gibi gösterebilir. Haramı helal, helali haram olarak sunabilir. Böylece birer günaha dönüşen bu durum, ibadetlerde tembelliğe götürür.
Ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve bütün arifler, insanın günaha girmesinin sebebi olarak nefs ve şeytanın aldatmacalarına dikkat çekmişlerdir. Allah dostları da günahları fark ederek tevbe etme zeminini hazırlamışlardır.
Günahlardan uzaklaşmanın önemli bir yolu, kötü arkadaşı ve çevreyi terk etmektir. Kötü arkadaşını terkedemeyen , alışkanlık haline gelen bir menhiyatı da bırakamaz. Bu durumun sonuçları konusunda şöyle ikaz ediliyoruz: “Tabiatlaşan günahlar kişinin kalbine nifak tohumlarını eker. Bu yüzden kişi ibadetin lezzetini alamaz. Her günah manevi kalpte bir yara açar, o yaralar nifak olur. O zaman ibadetin lezzeti yok olur.”
Mümin, gözlerini, kulaklarını, ellerini, bütün uzuvlarını haramdan ve kötü arkadaştan korumalıdır. Her daim hayırlı ve iyi olanı yapmalıdır. Niyeti buna göre olmalıdır.
Nasıl ki bir çocuk önce anne sütüyle beslenir, yavaş yavaş mama, daha sonra katı yiyecekler verilir, işte bunun gibi, insan hayra ve sevaba da, şerre ve günaha da alışkanlık kazanır. Bu, nefsi terbiye etme meselesidir.
Nefse nasıl muamele edilirse ona göre karşılık verir. Zira eğitilmeye, terbiye edilmeye açıktır. Bu terbiyenin bir an önce gerçekleşmesi ve beklenen sonucun alınması için kâmil bir rehbere ihtiyaç vardır. Aksi halde kişi günahlardan vazgeçmez. Tevbesi sadece dil ile olur. Mürşid -i kâmiller ise nasuh tevbe telkin ederler, tevbe kapısının açık olduğunun idrakine vardırırlar.
Günahların çok olması ümitsizliğe düşürmemelidir. Bir kişinin günahları denizlerin kumları adedince olsa bile, samimi olarak tevbe ettiği zaman affedilir. Burada önemli olan samimi olmaktır. İnsanoğlu hatasız değildir. Rabbimiz Tealâ her türlü hatamızla bizleri huzuruna kabul eder. Yeter ki kibirli olmayalım, acizliğimizi bilelim. Zayıflığın idrak ve itirafı bize atamız Hz. Adem a.s.' ın hediyesi; kibir ve enaniyet ise şeytanın kalıntısıdır.
Kulluğumuzu yerine getirirken amellerimize güvenmememiz lazım. Zira Rabbimiz'in rahmeti olmazsa yapılan hiçbir işin faydası olmaz. Önemli olan O'nun rahmetine talip olmaktır. Hiçbir kul “artık bu amellerimle cennete girebilirim” diyemeyeceği gibi, ne kadar büyük günah işlerse işlesin, “ben çok günahkârım, Rabbim beni affetmez” de diyemez.
Günah işleyebilecek özellikte yaratıldık. Ama günahta ısrarcı olmamak, tevbe etmek emredildi. Hedefimiz günahsızlık sıfatı değildir. Zira bu mümkün olmaz. Hedefimiz, her daim Rabbimiz'le irtibatlı olmak, her adımda O'nu dikkate alarak hareket etmek, tevbe ve salih amelle O'na yakınlaşmak ve O'nun rızasına ulaşmaktır.
Rabbimiz'in tevfik ve inayeti ile…
(Mübarek Erol)