İÇİNDEKİLER:

1.       Peygamberimizin Komşularıyla İlişkileri

2.       Çocuklarımızı Peygamber Örneğinde Eğitmek

3.       Ailemizi Peygamber Örneğinde Eğitmek

4.       Peygamberimizin Çoklu Zekâ Uygulamaları

5.       Şiddet Karşısında Hz Muhammed (S.A.V.)

6.       Ailede Ruh Sağlığı

7.       Peygamber Ailesinin Ekonomik Durumu

8.       Peygamberimizin Şakaları, Tebessüm Dolu Yüzü ve Biz

9.       Ailede Din Eğitimi İlkeleri

10.  Hz Peygamberin Akrabalarıyla İlişkileri

11.  “           “             Eşleriyle             “

12.  “           “             Çocuklarıyla      “

13.  En Güzel Örneğimiz

14.  Akrabalarıyla Yardımlaşması

15.  Aile ve Çocuk Eğitimi Konferansı  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

PEYGAMBERİMİZİN KOMŞULARIYLA İLİŞKİSİ

 

 

 

 

  

 

“Yanıbaşında komşusu açken kendisi
tok yatan kimse hakiki mü'min değildir.”
Hâkim, II, 15

Bilindiği üzere âilemizden sonra en yakın içtimâi çevremizi komşularımız meydana getirir. Onlarla bütün hayatımız boyunca yanyana yaşarız. Büyük küçük pek çok ihtiyacımız için komşularımıza koşarız. Hayatımızın acı ve tatlı hatıralarını onlarla paylaşırız. Bu sebeple dinimiz komşuluk ilişkilerine son derece önem vermiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'a imanı emreden ve şirki yasaklayan ifadelerin hemen ardından ana baba ve akrabaların yanısıra, yakın ve uzak komşuya da iyilik yapmak emredilmektedir. (en-Nisâ 4/36)

Hadîs-i şeriflerde komşuluk ilişkileri ve komşu haklarının önemine dâir belli başlı prensipler sunulmuştur. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyuruyor ki:

“Cebrâil bana komşuya iyilik etmeyi o kadar tavsiye etti ki neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” (Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141)

Fahr-i Kâinat -sallallâhu aleyhi ve sellem- bu beyanlarıyla komşuluk hakkının, birbirlerine varis olabilecek yakın akraba hakkı kadar ehemmiyet arzettiğini belirtmektedir. Dolayısıyla akrabalar arasındaki ilginin benzeri komşular arasında da bulunmalıdır. Hatta komşunun başka bir dinden olması bile bu prensibi değiştirmez. Bir rivayete göre üzerimizdeki haklarına göre komşular üç kısma ayrılmaktadır:

Gayr-i müslim komşular: Bunların sadece komşuluk hakkı vardır.

Müslüman komşular: Bunların hem komşuluk, hem de din kardeşliği hakkı vardır.

Akraba ve Müslüman olan komşular: Bunların komşuluk, din kardeşliği ve akrabalık hakkı vardır. (Heysemî, VIII, 164)

Hz. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ashabını komşuluk münasebetleri hususunda daima uyarır , onlara bu konudaki edep kaidelerini detaylı bir şekilde öğretirdi. Ebû Zer -radıyallahu anh- diyor ki:

Dostum Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- bana şöyle vasiyet etti:

“Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy. Sonra da komşularını gözden geçir ve gerekli gördüklerine güzel bir şekilde takdim et!” (Müslim, Birr, 143)

Bu hadîs-i şerîfte yemeklerin en sâdesi olan çorbadan bahsedilmesi mecâzîdir. Hiçbir şeyin olmasa, sadece çorban bulunsa bile, komşularına ondan bir pay ayır, denmek istenmiştir. Ayrıca bilhassa varlıklı kimseler, evlerinde bolca bulunan ama fakir komşularının tadamadığı yiyeceklerden onlara ikram etmesini bilmelidirler.

Öte yandan çorbanın suyunu çok koymak ifadesinde ince bir mana daha vardır: Çorbaya fazladan su katıldığı zaman, nefâseti büyük ölçüde kaybolur. Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- bu sözüyle âdeta; etrafındaki yoksulların karnı açken senin ağız tadı, damak zevki araman uygun olmaz, sen mü'minsin, zevk peşinde koşacak adam değilsin, açları, yoksulları gözetmelisin demektedir. Nitekim Resûl-i Ekrem bir başka hadis-i şeriflerinde:

“Yanıbaşında komşusu açken kendisi tok yatan kimse mü'min değildir.” buyurmuştur. (Hâkim, II, 15)

Peygamberimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- basit bir şey dahi olsa komşuların birbirlerine ikramda bulunmaları gerektiğini ifade sadedinde hanım sahabîlere şöyle seslenmiştir:

“Ey Müslüman kadınlar! Komşu hanımlar birbirlerine ikramda bulunmayı küçümsemesin! İkram edilen şey bir koyun paçası bile olsa!..” ( Buhârî, Edeb 30; Müslim, Zekât, 90)

Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- Müslüman hanımlara, ikram edilecek şeyin son derece sade olsa bile “Canım bundan da hediye mi olurmuş!” diye düşünmeden komşuya göndermelerini tavsiye etmektedir. Zira “el-Cûd mine'l-mevcûd: cömertlik elde olandan yapılır” denilmiştir. “Çam sakızı, çoban armağanı” atasözümüz de bu manayı ne güzel ifade eder.

İkram edilen komşunun da kendisine takdim edilen şeyi küçük görmemesi, büyük bir minnettarlık içinde kabul etmesi lâzımdır. Basit gibi gözüken bu tavrın bir ibadet hüviyetine sahip olduğu unutulmamalı, Peygamberimizin komşuya iyilikle ilgili emir ve tavsiyeleri hatırlanarak, niyetler ona göre tashih edilmelidir. Nitekim onu takip eden ashabı hep bu doğrultuda hareket etmeye çalışmıştır.

Sahabeden Abdullah bin Amr bir koyun kestirmişti. Ailesine:

- Yahudi komşumuza verdin mi? Yahudi komşumuza verdin mi? diye telaşla sordu ve sonra, “Ben Hz. Peygamber'den şöyle işittim” diyerek Cebrâil'in Resûlullah'a komşuya iyilik hususunda sürekli tavsiyede bulunduğuna dair hadisi nakletti. (Ebû Dâvûd, Edeb, 122, 123; Tirmizî, Birr, 28)

Yine rivayete göre ashaptan birine bir koyun başı tasadduk edilmiş, o da;

- Kardeşim falan ve ailesi buna bizden daha fazla muhtaçtır, deyip komşusuna göndermişti. Ancak komşusu da ihtiyaç içinde olduğunu düşündüğü bir başka komşuya vermiş, derken koyun başı bu şekilde tam yedi ev dolaşmış ve nihâyet ilk sahâbîye dönüp gelmişti. (Hâkim, II, 526)

Komşuluk hukukunun ciddiyetini çok iyi kavrayan mü'minlerin annesi Hz. Aişe, iki komşusundan hangisine öncelikle hediye vermesi gerektiğini Peygamberimize sormuş, Efendimiz:

“- Kapısı sana daha yakın olana ver.” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb, 32)

Hediye verirken veya herhangi bir ikramda bulunurken kapısı daha yakın olanın gözetilmesinin sebebi şudur: Komşunun durumunu en iyi onlar bilir. Komşunun mutfağında pişen şeylerin kokusunu herkesten önce onlar alır. Dolayısıyla kapı bir komşuların birbirlerinin haklarına riayet etmelerinin özel bir önemi vardır.

İnsanoğlu bir kısım ihtiyaçlarını kendi gayretiyle karşılarken bir kısmını da komşuluk münasebetleri sayesinde temin etmektedir. Bu çerçevede “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” sözü ne kadar anlamlıdır. Allah Teâlâ, cimrilik ederek komşular arasında alınıp verilmesi âdet olan kapkacağı bile vermek istemeyen ve başkalarına da engel olan kimselere “Yazıklar olsun” (el-Mâûn, 107/4-7) şeklinde târizde bulunmuştur.1 (Râzî, XXXII, 108)

Komşuluk ilişkileriyle ilgili belli başlı hususlara, bir hadis-i şerifte şöyle dikkat çekilmektir:

1) Borç veya ödünç bir şey isteyince vermek,

2) Darda kaldığında yardımına koşmak,

3) Maddî sıkıntıya düşünce gözetip kollamak, ?

4) Mutlu günlerinde sevincine, kederli günlerinde üzüntüsüne ortak olmak,

5) Kokusu komşunun evine gidecek bir yemek yapınca ona da bir miktar ikram etmek,

6) İzni olmadan evinin önünü kapatacak şekilde bina yapmamak,

7) Hastalanınca ziyaret etmek,

8) Ölünce kabre götürüp defnetmek. (Heysemî, VIII, 165)

Hiç şüphesiz Hz. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in bu tavsiyeleri komşuluk ilişkilerinde oldukça kuşatıcı bir çerçeve çizmekle birlikte komşunun komşusu üzerindeki bütün haklarını saymayı değil, belki önemli olanlarına işaret etmeyi amaçlamaktadır. Bu itibarla bir Müslümanın din ve dindarlık farkı, kültür ve bölge farkı gözetmeksizin bütün komşularıyla iyi ilişkiler içinde olması, İslâm'ın yardımlaşma, dayanışma, zarar vermeme ve küs durmama ilkeleri doğrultusunda hareket etmesi gerekir.

Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'den nakledildiğine göre bir adam Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e:

- Ey Allah'ın Resûlü! Falan kadının nâfile olarak çok namaz kıldığından, çok sadaka verdiğinden, çok oruç tuttuğundan, ancak diliyle komşusuna eziyet ettiğinden söz ediliyor, (ne buyurursunuz) dedi.

Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“- O cehennemde olacaktır.” buyurdu.

Adam tekrar dedi ki:

- Ey Allah'ın Resûlü! Bir kadının da nâfile olarak az oruç tuttuğundan, az namaz kıldığından, az sadaka verdiğinden, sadece yağsız peynir (keş) gibi şeylerden tasadduk ettiğinden, ancak diliyle komşusunu rahatsız etmediğinden söz ediliyor (bunun hakkında ne dersiniz?)

Peygamberimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“- O da cennette olacaktır.” buyurdu. (İbn-i Hanbel, II, 440)

Komşularla iyi münasebetler içinde bulunmak, söz ve davranışlarla onlara zarar vermemek imanın bir gereğidir. Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse komşusuna ikramda bulunsun...” (Müslim, Îmân 74)

“Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse komşusunu rahatsız etmesin...” buyuruyor. (Buhârî, Rikak 23; Müslim, Îmân, 75)

Ebû Hureyre - radıyallahu anh-'ın naklettiği bir hadis-i şerife göre birgün Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“- Vallâhi imân etmiş olmaz. Vallâhi imân etmiş olmaz. Vallâhi imân etmiş olmaz.” buyurmuştu.

Sahabîler:

- Kim imân etmiş olmaz, yâ Resûlallah, diye sordular.

“- Yapacağı fenalıklardan komşusu emniyette olmayan kimse!” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 29)

Bir başka rivayette ise Efendimiz:

“Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse cennete giremez.” buyurmuştur. (Müslim, Îmân, 73)

Görüldüğü gibi Müslüman, imanı gereği maddî veya manevî açıdan daima komşusuyla yardımlaşma ve dayanışma içinde bulunarak ona emniyet telkin etmelidir. Fakat günümüzde aynı apartmanda yaşadıkları hâlde, yardımlaşma ve dayanışma bir tarafa, birbirleriyle tanışmayan, selâmlaşmayan insanlar mevcuttur. Hâlbuki Müslümanların elden geldiğince komşularıyla tanışmaya gayret etmeleri lâzımdır. En azından komşuluk ilişkilerinde olumsuz tutumlardan kaçınmak mümkündür. Meselâ evde bağırarak konuşmak, televizyon, teyp vb. gibi cihazların sesini yükselterek komşuları rahatsız edecek her türlü davranıştan uzak durmak gerekir.

Gerçek Müslüman, komşusunun evine, bahçesine, malına mülküne zarar vermediği gibi onunla ilgili sırları, ayıp ve kusurları da örtmesini bilmelidir. Komşunun ırz ve namusuna göz dikmek, zaten hakiki mü'min için düşünülemeyecek bir durumdur.

Hasılı çevresindeki insanlarla iyi komşuluk münasebetleri gerçekleştirmek her Müslümanın vazifesidir. Ancak komşularına karşı sorumsuz davranan, onları rahatsız eden kimseler de bulunabilir. Bu tür insanlara sabır ve tahammül göstermek, duruma göre münasip bir dille uyarmak, hatta onlara da iyilik yapmak ve ıslahları için dua etmek gerekir. Bu sayede umulmadık dostluklar elde edilebilir. Kendisine faziletli amellerden bahsetmesini isteyen Ukbe bin Âmir'e Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Seninle ilgisini kesenle sen ilgini kesme! Sana vermeyene sen ver, sana kötülük edeni sen bağışla!” tavsiyesinde bulunmuştur. (İbn-i Hanbel, IV, 148

 

 

 

ÇOCUKLARIMIZI PEYGAMBER ÖRNEĞİNDE EĞİTMEK

 

Giriş

Dünyanın bilim ve teknoloji çağını yaşadığı bir dönemde bulunuyoruz. Her alanda büyük gelişmelerin, ilerlemelerin yaşandığına şahit oluyoruz. Buna rağmen insanlık tam olarak huzur ve mutluluğu bulabilmiş değil.

Her tarafta şiddetin, terörün, zulmün, insan haklarına tecavüzün, baskının, yalanın, hilenin, entrikanın; kısaca insanın ruhunu karartan her türlü kötülüğün hakim olduğunu görüyoruz. Bugün, insanlar arası ilişkilerin dumura uğradığı, insanın yalnızlaştığı ve yabancılaştığı, aile içi iletişimin kopma noktasına geldiği ve birçok aile dramlarının yaşandığı, ümidimiz ve geleceğimiz olan çocukların, gençlerin çeşitli suçlara hatta uyuşturucu batağına saplandığı ve ahlakının giderek bozulduğu bir dönemde yaşıyoruz.

Hayat, sadece dünyevî istek ve arzularla sınırlı hale gelmiş maalesef. Gazetelerde, televizyonda veya internette basit bir tarama yapıldığında karşılaşılan veriler bile insanı dehşete düşürmeye yetiyor.

Kadınların başına gelenler, tacizden, tecavüzden, şiddete maruz kalmaktan öldürülmeye kadar uzanıyor. Bu olayların en gelişmiş ülkelerdeki oranları bile korkunç boyutlarda. Şiddet ve savaş mağdurları, fuhuş sektörüne itilenler ya da organları için kesilip satılan çocuklar… Özenilmiş hayatların arkasından koşan gençler… Hayatta kalabilmek için verdikleri mücadeleyle Afganistan ve benzeri ülkeler… Bir yanda, açlıktan kaburgaları sayılan Afrikalı çocuklar ve diğer tarafta yolda yürüyemez hale gelmiş obezler…

Nefsanîliğin aklı ve kalbi öldürdüğü bir zaman diliminde bulunuyor insanlık. İnsanın kalbine kasvet veren bu manzaralardan çıkış için tek ümit ışığı, inanç ve güzel ahlak prensipleridir. Bunalım çağını yaşayan insanlar, huzur ve mutluluğu İslam'ın getirdiği bu prensipleri uygulayarak bulacaktır. Bu nedenle, başta Müslümanlar olmak üzere tüm insanlığın İslam'ı, dolayısıyla Hz. Peygamber'i yeniden keşfetmeye ihtiyacı vardır.

İslam, İnsan İlişkileri ve Ahlak

İnsanların yeryüzünde mutlu ve huzurlu yaşayabilmeleri için, öncelikle birbirleriyle olan ilişkilerini sağlıklı bir zemine oturtmaları gerekir. Bunun için de, birbirleriyle diyalogu kesmemeleri, aksine dostluğun devamını sağlayıcı tedbirler almaları lazımdır.

Arapça'da "seciye, tabiat, huy" gibi mânâlara gelen ahlâk, insanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünü şeklinde tanımlanmıştır. "Huluk" kelimesinin çoğuludur. Genellikle insanın gözle görünen biçimine (şekil, sûret, beden) halk; görünmeyen, basiretle algılanan manevi biçimine (sîret, nefs, ruh) de huluk denilmiştir.1 İslâm ahlâkının kaynağı da yüce Allah'tır. Başka bir ifade ile Kur'an ve Sünnettir.

Allah Teala, insanı ahlak şuuruna ve hissine sahip olarak yaratmıştır. Doğuştan insanın yapısında, benliğinde iman ve ahlak şuurunun mevcut olmasına "fıtrat" denilmiştir. Allah insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır.2 Bir hadiste, "Doğan her bebek fıtrat üzere doğar"3 buyurulmuştur. Bu ayet ve hadisten de anlaşıldığı gibi, insan ahlaken temiz bir şekilde yaratılmıştır. Allah, çeşitli sebeplerle fıtrattan uzaklaşan ve ahlakı bozulan insanları, gönderdiği peygamberler ve kitaplarla uyarmıştır. Kur'an'da bu husustaki emirlerden bazıları şöyledir:

"Doğru söyleyiniz" (Ahzab, 70). "Verdiğiniz söze bağlı kalınız" (İsra, 34). "Emaneti sahibine veriniz" (Bakara, 283). "Adil olunuz" (Maide, 8). "Affediniz, bağışlayınız" (Bakara, 109; Nur, 22). "Sabırlı olunuz" (Âli İmran, 200). "Şükrediniz" (Bakara, 152, 172)…

İnsan ilişkileri açısından Hz. Peygamber'in yaşantısı dikkate alındığında, daima olumlu davranışlarla örnek olduğu ve menfaat ilişkilerini, çatışmaya dönüşmeden ve haksızlığa kapı açmadan çözmeye yönelik tedbirler aldığı görülür.

Meselâ şöyle buyurur Allah Resulü: "Allah'a ve ahiret gününe inanan, komşusuna eziyet etmesin". Yani o, insan ilişkilerinde saygı ve samimiyete dayalı mükemmelliği, inanç noktasından kişiyi motive ederek sağlamaktadır.

Bir ikinci husus da, farz ya da nafile cinsinden ibadetlerin hemen hepsinde, doğrudan veya dolaylı olarak, insan ilişkilerine olumlu katkı sağlayacak özelliklerin olmasıdır.

"Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir" diyen Hz. Muhammed (s.a.v.), insan ilişkileri meselesini birinci öncelikli problem olarak ele almış, sadece inanan insanların değil, dini, dili, ırkı, cinsiyeti, sosyal statüsü farklı olsa da tüm insanların aynı haklara sahip olduklarını açık bir şekilde dile getirmiştir. İnsanlar arasında ayırım yapmanın doğru olmadığını net bir tavırla ortaya koymuştur.

İnsanlarla diyaloga önem veren Hz. Peygamber (s.a.v.), aralarında hiçbir ayırım yapmaksızın, kişilerin birbirleriyle olan ilişkilerinin sağlam prensiplere bağlanmasını istemiş ve bunun ölçülerini ortaya koymuştur. Bu husustaki hadislerden bazıları şu şekildedir:

"Sizden biriniz kendisi için istediği bir şeyi, kardeşi için de istemediği sürece gerçek anlamda iman etmiş olmaz."

"İman etmediğiniz sürece cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmediğiniz sürece de iman etmiş olmazsınız. Davranış haline getirdiğiniz zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamlaşmayı yaygın hale getirin."

"Müslüman Müslüman'ın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu zalimin elinde yardımsız bırakmaz. Kim dünyada kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir…"

"İmanı en mükemmel mümin, ahlakı en güzel olan mümindir."4

Bunlara benzer pek çok hadis, Hz. Peygamber'in insan ilişkilerine ve ahlaki davranışlara ne kadar önem verdiğinin en açık delilidir.

Ebedi risaletin sahibi Hz. Peygamber, insanî bütün meziyetleri kendinde toplamış müstesna bir şahsiyettir. Merhamet, şefkat, yardımlaşma, affetme, doğruluk, adalet, barış, cömertlik, arkadaşlık, dostluk, nezaket, nezafet vb. bütün güzel hasletleri onun söz ve davranışlarında net bir şekilde görmekteyiz.

Bugün insanlık onun yaşam biçimine muhtaçtır. Çünkü o ne söylemişse, yüce Yaratıcı'nın bildirmesiyle söylemiş ve Yaratıcı her konuda, "söylenecek son sözü söylemek üzere" onu seçmiştir.

Tarih, Hz. Muhammed'e yapılan kötülük ve hakaretlerin pek çok çeşidini kaydetmiştir. Ama Efendimiz tarafından söylenmiş bir tek çirkin söz ve davranış yoktur. Çünkü O, bizim için her konuda en güzel örnekleri vermek üzere, muhteşem bir yaratılış ve ahlakla donatılmıştır.

Hz. Ali, O'nun güzel ahlakını şöyle özetlemektedir:

"Hz. Peygamber, güler yüzlü, güzel huylu, nazik kalpli idi. Hiçbir zaman kaba ve sert davranmazdı. Onun ağzından hiçbir kötü söz çıkmazdı. Kimseyi ayıplamaz ve kalbini kırmazdı. O kendi hesabına üç şeyden sakınırdı:

- Tartışma ve çekişmeye girmekten,

- Gereğinden fazla söz söylemekten,

- Kendisini ilgilendirmeyen işlerle uğraşmaktan.

Başkaları adına da üç şeyden sakınırdı:

- İnsanları tenkit etmekten,

- Bir kimseye hakarette bulunmaktan,

- Başkalarının sırlarını öğrenmeye çalışmaktan."

O bir müjdecidir. İnsanlara, saadeti, kurtuluşu, huzuru müjdelemiştir. Ebedi mutluluğun yollarını göstermiştir. Getirdiği prensiplere uyulduğunda, sadece ahiret değil, dünya hayatı da cennete dönecektir. Birbirlerinin iyiliklerini düşünen, yardımlaşan, dertlerini, sevinçlerini paylaşan, karıncayı dahi incitmekten çekinen bir toplum onun gayretleri sonucu ortaya çıkmıştır.

O, adaletten ve doğruluktan ayrılmamıştır. Çünkü o, "Muhammedü'l-emin"dir. Daima doğruyu söylemiş ve her söylediği sözün arkasında durmuştur. O, sabırlı ve hoşgörülüdür. Çok cömerttir. Şefkat ve merhamet timsalidir. Çünkü o, "Alemlere rahmet olarak gönderilmiştir."

Çocuklarda Ahlak Eğitimi

Kur'an'da, "Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezler olarak çıkardı"5 buyurulmaktadır. Böylece insanın öğrenmeye ve terbiyeye olan ihtiyacı dile getirilir. Mesela hayvanlar dünyaya gelmelerinden kısa bir süre sonra hayat şartlarına uyum gösterirken, insan bir-iki senede ancak ayağa kalkabilir. Kendini idare edebilecek bir seviyeye ancak on beş yaşından sonra gelir. Hayatı boyunca da öğrenmeye muhtaçtır. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "İnsanın vazife-i fıtriyesi taallümle tekellümdür".6

Bu esasa dayanarak, İslami kaynakların pek çoğunda şu ortak görüşe yer verilir: "Çocuk anne ve babasını yanında bir emanettir. Tertemiz kalbi, her çeşit nakış ve şekilden uzak, saf, kıymetli bir cevherdir. Her türlü şeye kabiliyetli olduğu gibi, kendisine verilen her şeyi almaya da yatkındır. Eğer çocuk iyiliğe alıştırılır, güzel şeyler öğretilirse iyilik üzere büyür. Dünya ve ahirette mesut olur."7

Peygamber Efendimiz, insanın bu vasfını şu hadisiyle dile getirmiştir: "Her çocuk fıtrat üzere doğar. Konuşmaya başlayıncaya kadar bu hal üzere devam eder. Sonra anne ve babasının tesiriyle Yahudi, Hıristiyan, Mecusi vs. olur."8

Başka bir hadislerinde, "Babanın evladına güzel terbiyeden daha iyi bir hediye veremeyeceğini"9 bildirerek, terbiyenin insan hayatındaki yerini vurgulamıştır. Yine, "Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın",10 "İnsanın öldükten sonra geride bıraktığı en hayırlı şeylerden birinin, yetiştirdiği salih evlat"11 olduğu buyurulmuştur.

Çocuğun eğitimi konusunda Hz. Ali'nin şu sözü zikredilmiştir: "Evlâdınızı bulunduğunuz zamandan başka bir zaman için talim ve terbiye ediniz. Çünkü onlar sizin zamanınızdan başka bir zaman için halk olunmuşlardır. Çocuğun terbiyesinde sakın kusur gösterme; zira o, senin zamanından başka bir zaman için yaratılmıştır."

Bu terbiye nasıl olmalıdır? Peygamber Efendimiz, çocuğun hayır üzere yetiştirilmesi halinde yine hayır üzere yaşayacağını, dünya ve ahirette mesut olacağını beyan etmektedir. Hayır üzere yetiştirmenin yolu da, çocuğa doğduğu andaki safiyetini, güzel ahlak ve salih yaşayış istikametinde devam ettirmesini temin edecek hayat prensiplerini benimsetip kazandırmaktır. Bu prensipler de, en mükemmel şekliyle İslam'da mevcuttur. Kur'an ve Sünnet, baştan başa insanı sonsuz kemal mertebelerine yüceltecek esaslardan ibarettir. Bunun içindir ki, çocuğun babası üzerindeki haklarından biri, kendisine Kur'an eğitimi verilmesidir.

İslam dünyasının yetiştirdiği büyük sosyologlardan İbni Haldun, çocuğun eğitimine Kur'an'la başlanması konusunda şunları söyler:

"Çocuklara Kur'an talim etmek dinin şeairinden bir şiardır. Müslümanlar bunu esas alarak, bütün beldelerinde yaygın olarak Kur'an eğitimi yapmışlardır. Çünkü Kur'an ayetlerine ve hadislere dayanan İslam inancının kalplerde kökleşmesi, her şeyden önce bu şiara bağlıdır. Onun için Kur'an öğretimi esas haline gelmiş olup, daha sonra hasıl olan melekeler bu esas üzerine bina edilmiştir. Bunun sebebi şudur: Küçüklerin eğitimi çok daha fazla köklü olup, daha sonraki yaşlarda alınan eğitim ve öğretime temel teşkil eder. Çünkü kalpler ve zihinler diğer melekelerin temelidir. Üzerine bina edilen şeyin tarzı ve durumu, temele bağlıdır."12

Günümüzde çocukların, ruh sağlıkları yerinde ve insanî vasıflara sahip olarak yetişmeleri için daha fazla çaba sarf edilmektedir. Artık çocuğun dünyasına girilmiş, onun ruhunun gerçek zenginliği anlaşılmaya başlanmıştır. Bugün çocuğun geçirdiği gelişim evreleri bilinmekte ve eğitim bu evrelerin özelliğine göre düzenlenmektedir. Eğitim yöntemleri, araç, gereç ve malzemeleri de yeniden ele alınmakta, değiştirilmekte ve geliştirilmektedir. Çocuk sanki yeniden keşfedilmektedir.

Dünyada yapılan bilimsel araştırmaların sonuçları, çocukluk yıllarında kazanılan davranışların büyük bir kısmının yetişkinlikte bireyin kişilik yapısını, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını biçimlendirdiğini ve sağlam bir kişiliğin temelinin ilk çocukluk yıllarında atılabileceğini göstermiştir. Çocuğun Antropolojisi ve Pedagojik Antropoloji gibi bilimler de eğitim ve öğretimi daha güçlü kılacak görüş ve tecrübeleri belirlemeye çalışmaktadır. Böylece çocuklara verilecek bilgilerin içinde bulundukları yaş grubunun özelliklerine, ihtiyaçlarına ve kapasitelerine uygun düşmesi sağlanmaktadır. Çocukların dini gelişimi, bu gelişimi etkileyen faktörler zihinlerinin, ruhlarının ne tür bir eğitimi kabulleneceği vb. konularda kuramlar, yöntemler geliştirilmekte, eğitici durumunda olanların, küçüklerin dini gelişiminden haberdar olması, hangi yöntemin din eğitiminde yararlı, hangi yöntemin dini gelişimi tahrip edici olduğu ortaya konmaya çalışılmaktadır.

Ülkemizde, din eğitimi ve öğretimi alanında bu türden çalışmaların epeyce gecikmiş olduğunu söyleyebiliriz. Din eğitimi, çoğu zaman yön verici öğütler, emir ve yasaklar, söyletilmesi ve ezberlenmesi gereken kurallar bütünü olarak ele alındığından, karakter gelişimine beklenen olumlu tesiri yapamamaktadır.

Günümüzde çocuğun din eğitimi ve öğretimi ile ilgili olarak geliştirilen teorilerde şu fikir üzerinde önemle durulmaktadır: Çocuklara erken yaşta din hakkında bilgi verilmez gerekçesiyle din öğretiminin ileriki yaşlara tehir edilmesi doğru değildir. Din farklı motiflerine ayrılmalı, din öğretimi, öğrencilerin kavrayışını göz önünde bulundurarak, yıllara göre programlanmalıdır. Böylece öğrenciler, her geçen yıl dinin bütünü hakkında biraz daha doğru bilgi sahibi olacaklardır.

Din olgusunun, iman, ibadet ve ahlâk esaslarına ait malzemesi belli gelişim basamağında işlendiğinde, çocuklar için daha etkili olur.

Çocuğun gelişim düzeyine uygun olmayan, ilgi ve ihtiyaçlarına cevap vermeyen bir program, yalnızca öğretimi başarısız kılmakla kalmaz, aynı zamanda çocuğun gelişimini de büyük ölçüde etkiler.

Risale-i Nur'da çocuk, Allah'ın anne ve babaların gözetim ve terbiyesine emanet ettiği sevimli ve şirin bir varlık olarak tanımlanmıştır. Tertemiz kalbiyle, verilecek her şeyi almaya kabiliyetlidir.

Bediüzzaman da, temel dini eğitimin çocuklara küçük yaşta verilmesinin önemine dikkat çekerek, bunun yapılmaması durumunda ortaya çıkacak olumsuz sonuçlar üzerinde durmuştur.

"Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin İslâmiyet'i kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve validesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi belâ olur. Âhirette de onlara şefaatçi değil, belki dâvâcı olur: 'Neden imanımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız?'"13

Buna göre, çocuğun eğitimine, küçüklüğünde kuvvetli bir iman dersi verilerek başlanmalıdır. Ayrıca, dini eğitim verilirken, öğretilen şeylerin fiili olarak yaşanması da büyük önem taşımaktadır. Çünkü hal dili dediğimiz yaşayarak gösterme, sözle verilen derslerden çok daha etkilidir. Sözle anlatılanların hayata geçirilmesi, eğitimden beklenen sonuçların alınması şansını kuvvetlendirir.

Çocuklarımıza dini eğitim vermeyi ihmal ettiğimiz zaman, ahiret saadeti bir yana, dünyadaki huzurumuzu da kaybederiz. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Dini terbiye olmazsa, Müslümanlarda istibdad-ı mutlak ve rüşvet-i mutlakadan başka çare olamaz. Çünkü, nasıl bir Müslüman şimdiye kadar hakiki Yahudi ve Nasrani olmaz; belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de, bir Müslüman Bolşevik olamaz; belki anarşist olur. Daha istibdad-ı mutlaktan başka idare edilmez."14 Yaşadığımız tecrübeler bu gerçeği anlatmaya yetiyor.

İslâmiyet, çocuğun aile içindeki dini ve ahlâki eğitimi hususunda işi oluruna bırakmayan bir anlayışa sahiptir. Bu anlayışın ışığında Bediüzzaman, çocuğa verilmesi gereken terbiyede nasıl bir tutum takip edilmesi gerektiğini şöyle ifade etmektedir: "Yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzları, peder ve valideleri onları alıştırmak için teşvikkârâne emretmek ve on yaşına girse şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şeriatta var."15

Buradaki "teşvikkârâne emretmek" ifadesinden, çocuğa verilen ilk ve esas terbiyenin telkinle ve şefkatle yapılması gerektiği anlaşılmaktadır. Fakat babanın ve özellikle annenin, çocuğa gösterdikleri şefkatte ölçülü olmaları gerekir. Çocuğa karşı duyulan şefkatin hiçbir zaman onun şımartılmasına ve terbiye konusunda başıboş bırakılmasına sebep olmamalıdır. Çünkü bu durum, çocuğa kötü ahlak ve alışkanlıklar kazandırabilir.

Görülüyor ki, çocuğun dini bilgi ve terbiyeden mahrum edilmesi, ona hem dünyası, hem de ahireti bakımından yapılabilecek en büyük kötülük olmaktadır. Bediüzzaman böyle bir anlayışın karşısına çıkmakta ve çocuğun maddi istikbali düşünüldüğü kadar, manevi yönünün de ihmal edilmemesi gerektiğini savunmaktadır. Anne ve babanın, çocuğun dini ve ahlaki terbiyesinde gösterdikleri ihmal, onların bizzat çocukları tarafından eziyetlere ve zulümlere uğramalarını netice vermektedir. Dini ve ahlaki terbiyeden mahrum bir çocuk, herkese karşı olduğu gibi, anne ve babasına karşı da hürmetsizlik gösterecektir.16

İslam'da din ile ahlak iç içedir. Bu nedenle dini eğitimin yanında, küçük yaşlardan itibaren çocuğa iyi bir ahlak eğitiminin de verilmesi gereklidir. Çocuklarımıza Kur'an'ı öğretirken sadece okumasını değil, aynı zamanda onun nasıl bir kitap olduğunu, nelerden bahsettiğini ve hangi hakikatleri bize ders verdiğini de anlatmalıyız. Böylece, Kur'an'a karşı hürmet ve muhabbeti kalbinde ve ruhunda uyandırmalıdır. Çünkü çocuğa Kur'an öğretmek ifadesi, genel anlamda onlara dinini, ahlâkını öğretmeyi içine alan bir eğitim ve öğretim sistemini ifade etmektedir.

Çocuklar, temiz ve beyaz bir levhayı andıran ruhlarına güzel şeylerin, iyi ahlakın ve dini hakikatlerin telkinine muhtaçtır. Onların kötülüklerden uzak, iyiliklere meyilli yetiştirilmeleri, bu dini terbiyeyi daha küçük yaştan itibaren ruhlarına sindirmekle mümkündür. Adalet, doğruluk, cömertlik, sözünde durmak, alçak gönüllülük, sabır, şükür, edep… gibi güzel davranışlar çocuğa sevdirilmeli; zulüm, yalan söylemek, alay etmek, kibir, iftira, çekememezlik… gibi kötü davranışlardan uzak tutulmalıdır.

Bediüzzaman'a göre, çocuğun anne ve babasına hürmeti, sevgisi de kuvvetli bir iman dersi almasına bağlıdır.

Görüldüğü gibi, çocuk terbiyesinde dikkat edilmesi gereken en önemli husus, çocuğa gerçek bir iman, ahlak ve fazilet duygusunun verilmesidir. Bu şekilde yetiştirilen bir çocuk, hem dünya hem de ahiret saadetini kazanacaktır.

Eğitim bilimi, aileyi çocuğun eğitiminde etkili olan kurumların başında sayar. İlk eğitimin ailede verildiği ve ilk öğretmenlerin anne-baba olduğu görüşünü kabul eder. Bu açıdan anne ve babanın çocuğa karşı bazı sorumlulukları vardır. Bu sorumluluk özellikle çocuğun maddi ve manevi hayatını ilgilendiren alanlarda kendisini göstermektedir. Burada yerine getirilmesi gereken en önemli sorumluluk, dini ve ahlâki terbiyedir. Bunun anne ve babaya hem bir hak hem bir sorumluluk olarak yükletilmiş olması, İslâm'da çocuk terbiyesine verilen önemin en açık delilidir. Çocuğun doğumundan sonra belli dönemlerde, anne ve baba tarafından bazı terbiye telkinlerine tabi tutulması gerekir.

Bediüzzaman da, ahlak eğitimine aileden başlanması gerektiğini vurgular. Evlerin iman hakikatlerinin öğrenildiği birer irfan mektebi haline gelmesiyle evlilik sünnetinin ikmal edilebileceğini söyler. Evlerimizde daima Kur'an sesi yükselmeli, okunmalı, dinlenmeli. İman hakikatleri terennüm edilerek huzur solunmalıdır. Çocuklar böyle bir manevi atmosfer içerisinde büyümelidir. Çocuk hak ve hakikati görmeli, güzelliklere şahit olmalıdır. Anne-baba başta olmak üzere diğer büyükler sadece sözle değil, yaşayışlarıyla da İslam'ın güzelliklerini sergileyerek çocuklara güzel örnek olmalıdırlar. Söylenenler ve yapılanlar birbiriyle uyumlu olmalıdır. Bu hususta ilk öğretmen olan anneler, çocukların başta 0-6 yaş dönemi olmak üzere her dönemde onların göz, kulak ve kalplerine yönelik olumlu uyarılar almalarını sağlamalıdırlar.

 Said Nursî, insanın en birinci üstadı ve tesirli mualliminin annesi olduğunu, hayatından örnek vererek izah etmeye çalışmıştır.

Çocukların dini ve ahlaki terbiyelerini ihmal etmek, dünya saadeti elde etmeleri için Kur'an'dan ve din eğitiminden mahrum bırakmak, ahirette şefaatçi olacak yavruların "Niçin benim imanımı kuvvetlendirmediniz!" diye şikayetlerine sebep olacaktır.

Gençlerde Ahlak Eğitimi

Gayet güzel, şirin ve ilahi bir nimet olan gençlik, aynı zamanda nefsâni arzuların en heyecanlı zamanıdır. Duyguların en kuvvetli ve ateşli olduğu bir dönemdir. Bediüzzaman'a göre, gençlik damarı akıldan ziyade hisleri dinler. His ve heves ise kördür, akıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder; bir dakikalık intikam zevki için bir adamı katleder. Bir dakikalık gayri meşru hazza karşılık seksen bin saat hapis elemi çeker. Bir saatlik bir sefahat keyfi ile, bir namus meselesinde, binler gün hem hapsin hem de düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur. Bunlar gibi, biçare gençlerin çok vartaları var ki, en tatlı hayatı, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar.

Allah'ı tanıyan ve ahirete inanan bir genç ise, kendisine verilen gençlik nimetinin Allah'ın hediyesi ve ihsanı olduğunu düşünür, onun emaneten verildiğine inanır. Emaneti, sahibinin emri ve rızası yönünde kullanmakla bu güzel nimetin ebedi bir surette ahirette tekrar verileceğine inanır.

Gençliğin iman, iffet ve taatte kullanılmaması sadece Allah'a karşı değil, kişinin kendine, ailesine ve milletine karşı hesapsız zarar ve ziyanlara yol açmaktadır. İşte bakınız hastaneler, gençliğini kötüye kullanan insanların feryatlarıyla inlemektedir. Hapishaneler gençlik taşkınlığı ile meşru olmayan hayatın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerle doludur. Sefahat köşeleri manevi gıdasızlık nedeniyle sıkıntılarını içki ve eğlenceyle kapatmaya çalışan insanların uğrak yerleridir

Toplumsal yapının en canlı ve hareketli unsuru gençlerdir. Yaşları gereği hissiyatları çok şiddetli, nefisleri ifratkardır. Bu hususiyetlerinden dolayı tecavüze, hakları ihlal etmeye, zulüm ve tahribata çok yatkındırlar. Toplumsal hayatın ahengini bozacak, huzuru dinamitleyecek bu risklere karşı tek çare cehennem fikridir. Eğer gençlerde cehennem endişesi olmazsa güçlü olan haklıdır ilkesiyle o sarhoş delikanlılar, heveslerinin tutsağı o gençler zayıflara, acizlere, ihtiyarlara dünyayı cehenneme çevirebilirler. Bediüzzaman, Allah'a ve ahirete imanın, toplumun her kesiminde olduğu gibi, gençlerde de hükmetmesi halinde, sosyal birçok problemin, anarşinin, tahrip ve tecavüzün önlenebileceğini ifade eder.

Sonuç

İnsana ve topluma zarar veren davranışlarla, toplumdaki ahlaki sorunlar arasında yakın bir bağ vardır. Aile yapısını ve kamu düzenini bozan, toplumun temellerine ve moral değerlere zarar veren, toplum barışını dinamitleyen, zulüm, haksızlık, kan davası, gasp, soygun, şiddet, intikam, içki, kumar, hırsızlık, kin beslemek, yetim malı yemek, yalan, fuhuş, gıybet gibi davranışlar çağımızın temel sorunlarıdır.

Oysa, İslam'ın en başta gelen hedeflerinden birisi, toplum huzurunun korunmasıdır. Hz. Peygamber, hayatı boyunca zulmün yerine adaleti, düşmanlığın yerine kardeşliği, sürtüşmenin yerine dayanışmayı getirmiştir. Toplumda barışın hakim olmasını hedeflemiştir. Doğruluk, adalet, güven, nezaket, hoşgörü, cömertlik gibi ahlaki davranışlarıyla ve sevgi, şefkat ve merhamet dolu aile hayatıyla tüm insanlığa örnek olmuştur.

Günümüzde, uyuşturucu kullanımı ve madde bağılılığı çocuklarımızı ve gençlerimizi tehdit etmektedir. Bu konuda, Sağlık Bakanlığının yaptırdığı bir araştırmada, Türkiye'de okullarda uyuşturucu madde kullanımının giderek yaygınlaştığı ve ürkütücü boyutta olduğu belirlenmiştir. Alkol ve sigarada durum daha da vahimdir. Çocuklarımızı bu kötülüklerden korumanın ve kurtarmanın yegâne yolu, imanlı ve güzel ahlaka sahip bir nesil yetiştirmektir. Bunun için örneğimiz, modelimiz bellidir: Hz. Peygamber.

Bugün dünyada insanların %15-20'si aşırı beslenirken, %20'si orta derecede, %50'si yetersiz beslenmektedir. Geriye kalan %10 ise açlık sınırının altındadır. Öte yandan Allah Resûlü, "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" buyurmaktadır. İşte insanlığa güzel bir model…

Bugün dünya, İslam'ın insaniyete getirdiği güzellikleri aramaktadır. Çünkü, onun mesajı evrenseldir. O, tüm insanlığa huzur ve saadetin, barış ve kardeşliğin, iyilik ve yardımlaşmanın yollarını göstermiştir. Bugün, Hz. Peygamberin ortaya koyduğu eşsiz ahlak prensiplerine, her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Bu sebeple onun hayatını öğrenmek ve uygulamak en büyük görevimiz olmalıdır.

Öz

Bu makalede, toplum huzurunun korunmasını hedefleyen İslam'ın ahlaka verdiği önem Hz. Peygamber'in hayatından örneklerle ortaya konularak irdelenmektedir. Bu bağlamda İslam, insan ilişkileri üzerinde durulmakta, huzurlu bir aile ve toplum yapısı için çocuklarda ve geçlerdeki ahlak eğitiminin önemi gözler önüne serilmektedir. (Dr. Hüseyin Kur)

Key Words: Ethics, Islam, family, society, child, youth

Dipnotlar

1. Ragıb, Müfredat, Kahire 1961, 158; Asım Efendi, Kamus Terc. III, 837.

2. Rum Suresi, 30.

3. Buhari, Rum Suresi tefsiri, 1; Müslim, Kader, 22, 25.

4. Ebu Davud, Sünen, 4.

5. Nahl , 78.

6. Sözler, 293.

7. Canan, İbrahim, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, 48.

8. Buhari, Cenaiz, 80.

9. Müstedrek, 4:263.

10. İbn Mâce, Edeb, 3.

11. Ebû Dâvut, Vesaya, 14.

12. İbni Haldun, Mukaddime, 1295.

13. Emirdağ Lahikası, I, 40.

14. Şualar, 435.

15. Emirdağ Lahikası, II, 65.

16. Emirdağ Lahikası, I, 40.

 

AİLEMİZİ PEYGAMBER AİLESİ ÖRNEĞİNDE EĞİTMEK

    Geleceğimizin güvencesi olan çocuklarımı-zın yetiştirilmeleri için ne kadar çalışıp çabaladığımız bilinmektedir. Hele okul çağlarına gelince onların en iyi okullarda okumalarına özen gösteririz. Günümüzde bu konuda ana-babaların, çocuklarının yetişme-sinde ne kadar titizlik gösterdiklerine şahit oluyoruz. Özel okullar ile dershane-lerde eğitim-öğretimlerini yapabilmeleri için ellerinden gelen gayreti gösteren ana-babaların, çocuklarının din eğitimlerine de özen göstermeleri gerektiğini hatırlatmaya gerek yoktur.
    Pek çok anne baba, çocuklarının küçük yaşlardan itibaren Allah hakkında sorduğu sorulara maruz kalmıştır. Çocuklar bazen Allah’ın var olup olma-dığını, bazen O’nun kendilerini sevip sevmediğini sorarlar. Bu sorular karşısında azarlamak, “sus bakayım, böyle sorular sorma, yoksa Allah seni cehennemde yakar” benzeri sözler sarfetmek muhtemel cevaplarımız olabileceği gibi, çocukla-rımızın anlayacağı bir dille onlara Allah’ı anlatmak da mümkündür. Tabi ki tercih edilmesi gereken, ikinci şıktır. Çocukların soyut düşünme yetenekleri, büyük insan gibi gelişmiş olmadığı için, onlara Allah, melek, şeytan, ahiret gibi soyut kavramları anlatmak zor olacaktır. Şüphesiz ve elbette ki farklı bir dil, belki çocukça bir dil kullanmayı gerektirecektir. Çocuğun bireysel ve sosyal gelişimi için ebeveyn lere çok iş düşmektedir. Bunun bilincinde olan ana babalar, çocuklarının sorularını geçiştirmemenin, ya da azarlaya-rak geçiştirmemenin de öneminin farkında-dır. Özellikle okul öncesi çocukluk dönemin-de pek çok çocuk, Allah’ı insan biçiminde tasavvur eder. Bu tasavvurda bizim de etkimiz vardır. Zira konuşmalarımız esnasın-da sık sık Allah’tan bahseder, O’nun bazı davranışlara kızacağını, bazı davranışlar-dan dolayı da cezalan-dıracağını, O’nun iyi olanları sevdiğini, kötü olanları sevmedi-ğini vs. söyleriz. Bu ifadeler çocuğun zihninde, Allah’ı adeta bir yan komşu gibi bir insan biçiminde algılamasına yol açar. Ancak az önce de kısaca temas ettiğimiz gibi, bu çocuğun soyut düşünememesinden kaynaklanan geçici bir durumdur ve sevgiyle geçiştirilmelidir.
    Çocuk, Allah kavramı konusundaki ilk ve temel izlenimlerini şüphesiz ana-babasından alır. Bu ilk izlenimler daha sonra her ne kadar silikleşse de, kalıntıları tamamen yok edilemeyecek izlerdir. Bu sebeple Allah’ı sürekli ceza veren, çocukları cehen-nem ateşinde yakan biri olarak anlatmanın, çocukta Allah sevgisi doğurmayacağının bilinmesi gerekir. Bu konuyu bir örnekle açmak yerinde olacaktır. Bir gün, çocuk; annesine, Allah’ı değil de peygamberi çok sevdiğini söyler. Annesi bunun nedenini sorunca da çocuk çünkü, peygamberin cehen-nemi yok, beni yakmaz diye yanıtlar. Rüzgar ekilen yerden fırtına biçileceğinin bilin-cinde olan ana-baba, korkutarak değil, sevdirerek çocuğuna Allah inancını aşılama-sı gerektiğinin bilincinde olmalıdır. Bunun için çevremizde gördüğümüz her şey aslında bize yardımcı olacaktır. Mesela çocuğumuza ağacı, kuşları, böcekleri Allah’ın yarattı-ğını, var ettiğini söylersek, bir süre sonra çocuğun da anneciğim, babacığım ağaç-taki elmayı da Allah yarattı değil mi? dediğini duymaya başlayacağız. Böylece çocukta, Allah’ın yaratan olduğu fikri yavaş yavaş yerleşmeye başlayacaktır. Etrafımızda cereyan eden olayları da çocuğu-muzun Allah’ı kavraması için bir anlatım vesilesi yapabiliriz. Mesela çocuklara bir hırsızlık olayı anlatıldığın-da, ona; Allah’ın başkalarının eşyalarını izinsiz alanları sevmeyeceğini söyleriz. Ya da çoğumuz doğru, güzel bir işi başardığında, onu Allah’ın sevdiğini ve çok güzel bir bahçe olan cennete kabul edeceğini söyleriz Böylece çocukta yavaş yavaş, iyi, köyü, cennet, cehennem ve tüm bunlarla ilgili olan Allah kavramı yerleşmeye başlar. Bir yazar anlatıyor: oğlum dinozorları çok seviyordu, bir çok da oyuncak dinozoru vardı. Bir gün babama; dedeciğim ben bunları çok seviyorum cennette dinozor var mıdır? dedi . Babam da evladım böyle pis şeyler, çirkin şeyler cennette bulunmaz, onlar olsa olsa cehennemde olur dedi ve oğlum buna çok üzüldü. Ben eğer, deden yanlış biliyor bunlar cennette de bulunur desem, çocuğun dedesine bakışı değişecek dedem hiçbir şey bilmiyormuş diye düşünecek. Hiçbir şey demesem oğlum çok sevdiği dinozorların yanına gitmek için kötü insan olacak. Çünkü dedesi onlar olsa olsa cehennemde olur dedi. Ben de ona dedim ki evladım bunların iyisi, güzeli cennette vardır, eğer sen iyi bir insan olursan Allah onları senin için cennette yaratır. Bunun üzerine oğlum çok sevindi. Çocukların hayal gücü geniş olduğu için, Allah’tan da farklı dua ile taleplerde bulundukları görülmüştür. Kimi çokolata vermesini isterken, kimi oyuncak araba, bisiklet vs. ister. Bu gibi durumları çocuğumuza kızarak geçiştirmemeliyiz. Ancak ona istediklerini elde etmek için, önce kendisinin çalışarak onları hak etmesi gerektiğini, sonra da Allah’a dua ederek yardım talep etmesi gerektiğini söyleyebili-riz. Ayrıca daha başka duaları da yanına katarak, çocuğumuzun dua etmeye alışmasını sağlayabiliriz. Tüm bunlar bir tarafa, en iyi eğiticinin bizim davranışlarımız olacağını da unutmamalıyız.
     Çocuklara soyut kavramları anlaması için, somut pek çok şey yardımcı olacaktır aslında. Bu sebeple, mesela çocukları camiye götürmek, gezdirmek, onda dini duygunun gelişmesine, çocuğun dini duyguyu bizzat yaşayarak hissetmesine yardımcı olacaktır. Çocukların dini eğitiminde, dil dökerek bir şeyleri anlatmaktan çok, çocuğun güzeli tecrübe etmesine imkan tanınmalıdır. Duvarımızda asılı hat yazılı bir ayet, bir dua, dinletilecek huşu veren bir ezan sesi onda dini duygunun gelişmesini sağlayacak-tır. Çocuklar sese karşı çok duyarlıdır. Bu sebeple olsa gerek, daha doğar doğmaz adını ezanla işleriz çocuğumuzun yüreğine. Bununla bir kimlik, bir aidiyet duygusunu daha doğduğunda aşılamış oluruz bebeğimize. 
    Unutmamak gerekir ki, ekmekten sonra eğitim bir milletin en önemli ihtiyacıdır. Bu sebeple hem davranışlarımızla örnek olarak, hem de aile içinde eğitimle çocukla-rımızı diğer alanlarda yetiştirdiği-miz gibi dindar bireyler olarak da yetiştirmek bizim elimizde. Çocuk eğitiminde, ölçüyü kaçırmadan sevgi ve hoşgörü gösterilebilir. Ancak, aşırı sevgi ve hoşgörünün çocukların şımarmalarına sebep olabileceği de göz ardı edilmemelidir. O yüzden çocukların iyi bir eğitim alabilmeleri için ana-baba lara büyük sorumluluk düştüğünü unutmamak gerekir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Bir baba evladına iyi terbiyeden daha güzel bir hediye vermiş olamaz.” Geleceğimizi kendilerine emanet ettiğimiz çocuklarımızın helali-haramı bilerek yetişmeleri için üzerimize düşeni yapmalı ve bunu bütün toplumumuza yaygınlaştırmalıyız. Şunu da unutmamalıyız ki; dinini öğrenen, Allah’ını ve peygamberini bilen insanlardan, kimseye ne vatana ne de millete zarar gelmez. Birileri bunun aksini düşünse de bu böyledir. Eğer ki biz çocuklara, gençlere dinimizi, inancımızı öğretmez isek o zaman onlar, satanist olurlar, ateist olurlar. İşte asıl korkulması gereken ve zararlı olacak olan da budur.(İnternet) 

 

 

PEYGAMBERİMİZİN ÇOKLU ZEKÂ UYGULAMALARI


Peygamberler, Allah (c.c) tarafından kendisine gönderilen bilgiyi insanlara bildiren ve öğreten kimselerdir. Bu anlamda, her peygamberin asıl görevinin eğitimcilik olduğunu söyleyebiliriz. Hz. Muhammed (sav) görevinin eğitimcilik olduğunu "Ben ancak bir muallim olarak gönderildim" diyerek ifade etmiştir. Hz. Peygamber, sadece getirdiği mesaj ile değil bu mesajı insanlara anlatmak ve öğretmek için kullandığı eğitim metodu ile de çağımıza hitap etmektedir. Hz. Muhammed’in öğretim yönteminde bireysel farklılıklara göre hitap etme, uygulayarak, örneklendirerek anlatma, mukayese ve muhakeme yapma, neden sonuç ilişkisi kurma, mantıklı düşünme gibi özelliklerin ön plana çıktığını görmekteyiz.

Biz bu çalışmada, Hz. Muhammed’in (sav) bir eğitimci ve öğretici olarak kullandığı kendine özgü eğitim metodunu günümüzdeki eğitim sisteminde öne çıkan iki yaklaşıma göre örneklendirerek incelemeye çalışacağız.

Son yıllarda eğitim alanında yapılan bilimsel ve deneysel araştırmalarda iki kuram dikkati çekmektedir. Bunlardan biri, öğrenmenin nasıl gerçekleştiği konusundaki yapılandırmacı (constructivist approach) yaklaşım, diğeri ise insan zekâsını yeniden tanımlayan çoklu zekâ (multiple intelligence ) teorisidir. Bu iki teorinin ortak özelliği eğitimde bireysel farklılıkları ön plana çıkarmalarıdır. Çağımızda eğitim biliminin araştırmaları sonucu ortaya çıkan bu yaklaşımların Hz. Peygamberin eğitim sitemi ile uyuşuyor olması böyle bir araştırmanın ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Hz. Muhammed’in Eğitim Metodu
Hz. Muhammed’in (sav) eğitim metodunu anlayabilmek için öncelikle şu soruları sormamız gerekir.

• Nasıl bir topluma gönderildi?
• Bir eğitimci olarak hangi özelliklere sahipti?
• Nasıl bir eğitim metodu kullandı?

Soruların cevabı bu makaleye sığmayacak kadar uzundur. Bu yüzden sorulara kısaca değinmekle yetineceğiz.

Nasıl bir topluma gönderildi?
Hz. Muhammed, (sav) insanları İslam’a davet etmeden önce Arap Yarımadasında yaşayan toplumu kısaca şöyle değerlendirebiliriz. Arap toplumu, güçlünün zayıfı ezdiği her türlü ahlaksızlığın yaşandığı, kadınların bir eşya gibi alınıp satıldığı, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, can ve mal güvenliğinin olmadığı, putperestlik inancının yaygın olduğu, ahlaki özelliklerden yoksun bir toplumdu.

Hz. Muhammed, böyle bir toplumu 23 yıl gibi kısa bir zaman dilimi içinde dini, sosyal, siyasi, ahlaki açıdan değiştirerek büyük İslam medeniyetinin temellerini atmıştır. Bu değişim bir mucize ile değil Hz. Muhammed’in uyguladığı eğitim metodu ile gerçekleşmiştir.

Bir eğitimci olarak hangi özelliklere sahipti?
Bir eğitim sisteminin başarılı olabilmesinde öğretmenin rolü çok büyüktür. Hz. Peygamber’in eğitim yönteminin başarılı olmasındaki en önemli faktörlerden biri de eğitimci olarak sahip olduğu özelliklerdir. Hz. Peygamber,(sav) yaşadığı toplumu her yönüyle çok iyi tanıyan ve toplumda çok iyi tanınan bir insandı. Herkesin güvendiği, saygı duyduğu, fikirlerine başvurduğu, güzel ahlakı ve yaşantısı ile insanlara örnek olan Hz. Peygamber’e toplumda el-Emin (güvenilir) adı verilmişti. Biz burada O’nun bir eğitimci olarak sahip olduğu özelliklerden bazılarını sıralamakla yetineceğiz.

 Güvenilir
Ø
 Sabırlı
Ø
 Hoşgörülü
Ø
 Adaletli
Ø
Ø Anlayışlı
 Merhametli
Ø
 Kolaylaştırıcı
Ø
 Cesaretlendirici
Ø
 Tevazu
Ø sahibi

Nasıl bir eğitim metodu kullandı?
Hz Muhammed’in (sav) eğitim metodunun sacayağı diyebileceğimiz en önemli özellikleri şunlardır.

• Kur’an-ı Kerimi vahiy yolu ile öğrendikten sonra öncelikle kendisi uygulayarak insanlara örnek oldu.

• Yaşadığı toplumu çok iyi tanıyan Hz. Muhammed (sav), öğreteceği bilgiyi insanların bireysel farklılıklarını dikkate alarak anlattı ve herkese anlayışına ve seviyesine uygun olarak hitap etti.

• İnsanlara öğrettiği yeni bilgileri, onların anlayacağı örnekler ve benzetmeler yaparak, geçmiş yaşantıları, duygu ve düşünceleri ile ilişkilendirerek anlamalarını ve hayatlarına geçirmelerini sağladı.

Hz. Peygamber’in eğitim metodunu genel hatları ile tanıdıktan sonra son yıllarda ülkemizin eğitim sisteminde de etkili olan çoklu zekâ teorisini tanıyalım.

Eğitimde Çoklu zekâ nedir?
Çoklu zekâ teorisi, Harvard Üniversitesi eğitim Profesörlerinden olan Howard Gardner tarafından ortaya çıkarılmıştır. Gardner, beyninin belirli bir kısmı hasara uğramış felçli insanlar üzerinde yaptığı araştırma sonucunda, beynin hangi kısmı zarara uğramışsa o kısmının yeteneğini kaybettiğini ancak zarar görmeyen kısımların işlevlerini devam ettirebildiklerini gözlemlemiştir. Mesela; müziksel yeteneğini kaybeden insanların halen konuşabilmekte olduğuna tanık olmuştur. Bu durum Gardner’ın, insan beyninin farklı bölümlerden oluştuğunun ve her bir bölümün özel işlevlere sahip olduğu sonucuna ulaşmasını sağlamıştır. Bundan yola çıkan Gardner, insanların tek tip zekâya sahip ve zekânın doğuştan gelen sabit değişmez olduğu yönündeki inancın aksine, insanlarda birçok zekâ çeşidi olduğunu ortaya çıkarmıştır. Gardner’ın tanımına göre zekâ;” yaşam boyu karşılaşılan farklı durumlarda problemleri çözme ve yeni ürünler ortaya çıkarma kapasitesidir. Zekâ değişen dünyada yaşamak ve değişimlere uyum sağlamak amacıyla her insanda kendine özgü bulunan yetenekler ve beceriler bütünüdür.”

Çoklu zekânın en önemli özelliği öğrenme sürecinde bireysel farklılıkları dikkate almasıdır. Nasıl ki her insanın kişiliği karakter yapısı farklı ise kendine ait özellikleri var ise herkesin beyin yapısı ve algılaması da farklıdır. Buna bağlı olarak öğrenme düzeyleri de farklıdır. Bu anlamda, belli bir içerik, konu veya ders farklı zekâ çeşitlerine göre anlatılmalıdır. Bunun için öğrenciyi tanımak ve nasıl anladığını bilmek çok önemlidir.

İnsanlarda sekiz tür zekâ olduğunu söyleyen Gardner, araştırmalarla daha başka zekâ türlerinin de ortaya çıkacağını savunmaktadır.


Howard Gardner’ın tanımladığı zekâ türleri:

 Sözel – Dilsel
Ø Zekâ
 Mantıksal – Matematiksel Zekâ
Ø
 Görsel – Mekânsal Zekâ
Ø
Ø Bedensel – Kinestetik Zekâ
 Müziksel – Ritmik Zekâ
Ø
 Kişisel – İçsel
Ø Zekâ
 Kişilerarası – Sosyal Zekâ
Ø
 Doğa – Varoluşcu Zekâ
Ø

Bu zekâ çeşitlerinin hangi özelliklere sahip olduğunu açıkladıktan sonra Hz. Muhammed’in farklı zekâ çeşitlerine nasıl hitap ettiğini hadislerden örnekler vererek inceleyeceğiz.

SÖZEL-DİLSEL ZEKÂ: Kelimelerle düşünme, ifade etme, kelimelerdeki anlamları ve düzeni kavrayabilme gücüne sahip olma, ayrıca mizah, hikâye anlatma, mecazi anlatım ve benzetme yaparak dili etkin bir şekilde kullanma becerisidir.

Hz. Muhammed’in Sözel Zekâyı Kullanımı
Hz. Peygamber (sav) çok düzgün, açık ve net konuşan bir insandı. Hitabet yeteneği kuvvetliydi ve bu özelliği ile karşısındaki insanları etkileme gücüne sahipti.

Kıssa anlatarak insanları uyarması
Öğretilecek bir konuyu doğrudan anlatmak yerine kıssa ile örneklendirilerek anlatmak öğrencinin konuyu anlamasını kolaylaştırır. Sözel zekâya hitap eden bu yöntem Hz. Peygamber’in (sav) eğitim metodunda önemli bir yere sahiptir.

Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurdu:
“Bir gün bir adam yolda yürürken şiddetle susamıştı, nihayet bir kuyu buldu oraya indi, su içip çıktı. O sırada bir köpek dilini çıkarıp soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalıyordu. Bunun üzerine o adam; “Bu köpek tıpkı benim gibi susamış” dedi ve hemen kuyuya indi. (Su kabı olmadığından) ayakkabısına su doldurdu ve onu ağzı ile tutarak kuyudan çıktı. Köpeğe su içirdi. Bundan dolayı Allah ondan razı oldu ve onun günahlarını bağışladı.
Sahabeler: Ya Rasulallah; hayvanlarda da bizim için sevap var mı? diye sordular.
Peygamberimiz: Her canlı yüzünden sevap vardır” buyurdu.


Benzetme yapması
Hz. Muhammed (sav), anlattığı konunun önemini vurgulamak ve daha iyi anlaşılabilmesini sağlamak için dikkat çekici benzetmeler yapardı.
Hz. peygamber şöyle buyurdu:
“Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Telâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek:
-Allahım! Sen benim kulumsun; ben de senin rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.”

Şaka ile öğretmesi
Hz Peygamber (sav), öğretmek istediği bir konuyu mizah yolu ile de anlatmıştır. Şaka yaparken bir taraftan düşündürmeyi ve ders vermeyi de ihmal etmemiştir. Bir gün yaşlı bir kadın Peygamberimize gelerek: Ya Rasulullah! Cennete girmem için bana dua eder misiniz?” dedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Sen bilmiyor musun, ihtiyarlar cennete giremez.”deyince, kadın üzüntüsünden ağlamaklı hale geldi. Hz. Peygamber: ( gülerek) üzülme, sen yaşlı olarak değil bir genç kız olarak cennete gireceksin der.

MANTIKSAL-MATEMATİKSEL ZEKÂ: Sayılarla düşünme, karşılaştırma yapma, mantıksal ilişkiler kurma, bulmaca çözme, eleştirel düşünme, neden-sonuç ilişkisi kurma ve akıl yürütme becerisidir.

Hz. Muhammed (Sav) ‘in Mantıksal Zekâyı Kullanımı
Hz. Peygamber’in öğretimde kullandığı en önemli metotlardan biri de soru sormaktır. Soru sormak, kişiyi muhakeme yapmaya, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurmaya ve araştırmaya yönlendirir. Diğer bir deyişle mantıksal düşünmeye zorlar. Hz. Muhammed’in öğretimde bu yönteme çok önem verdiğini görmekteyiz.


Bilmece Sorması
Hz. Muhammed (sav) çevresindekilere şöyle bir soru sorar:
Ağaçlardan bir ağaç vardır ki, bunun bereketi Müslüman’ın bereketi gibidir. Yaprakları düşmez, dökülüp yayılmaz. Rabbinin izniyle her mevsim meyve verir. Müslüman gibidir. Şimdi bana söyleyin bu ağaç nedir?
Hz. Peygamber’in Müslümanların çok iyi tanıdıkları ve özelliklerini iyi bildikleri hurma ağacını Müslümanlara benzetmesi, karşılaştırma yapması insanları mantıksal düşünmeye ve muhakeme yapmaya zorlamaktadır.


Soru- Cevap Yöntemi
Mekke'deki ilk ve en sıkıntılı yıllardır. Kendisine iman edenler, henüz bir avuçtur. Bu bir avuçtan bir tanesi de İmran’dır ki, babası Hüseyin Mekke'nin en akıllı, en iyi konuşan insanlarından biri kabul edilir. Oğlunun da Müslüman olduğunu duyunca onu bu kötülükten geri çevirmek ve Hz. Muhammed'i, tartışıp mat ederek başlattığı bölücülüğü(!) bitirmek için O'nun yanına gider ve sorar.
Hüseyin: Nedir bu duyduklarımız! Bizim tanrılarımızı reddediyormuşsun. Oysa senin baban, deden ve ataların herkesle beraber bu tanrılara inanıyordu. Ve onlar akıllı, şerefli insanlardı.
Hz Muhammed: Şimdilik senin atalarını da, benim atalarımı da bir kenara bırak, der ve devam eder "Sen kaç tanrıya inanıyorsun?"
—Sekiz.
—Bunların kaçı yerde kaçı gökte?
— Yedisi yerde biri gökte ( Allah).
— Sana bir musibet gelirse kime dua edip, yardım dilersin?
— Göktekine.
— Malın helak olursa, kime dua edersin?
— Göktekine.
— Rızkı kimden istersin?
— Göktekinden.
— Hastalanınca şifayı kimden beklersin?
— Göktekinden.
— Yalnız o senin duanı kabul ettiği halde diğerlerini ne diye ona ortak ediyorsun? Hüseyin, şaşırmıştır. Şimdiye kadar böyle bir kimse ile hiç konuşmamıştım, der.
Hz. Muhammed (sav) son hamleyi yapar:
— Hüseyin, Müslüman ol ki kurtulasın.
Hz. Peygamber, sorduğu sorular ile Allah’ın birliğini ve putların ne kadar gereksiz olduğunu yine kişinin kendi verdiği cevaplarla bulmasını sağlamıştır. O, karşısındakini soruları ile yönlendirmiş ve mantıksal bir çıkarım yapmasını sağlamıştır.

Karşılaştırma Yapması
Hz. Muhammed (sav) bir gün ashabına sorar: Ne dersiniz, birisinin kapısının önünde bir ırmak bulunsa ve burada her gün beş kere yıkansa, üzerinde kir ve pislik kalır mı?
Ashap: Kirden ve pislikten hiçbir şey kalmaz.
Hz. Muhammed(sav) : İşte suyun kiri temizlemesi gibi günde beş kez kılınan namazda
Sizin günahlarınızı temizler”

Buraya kadar verdiğimiz tüm örneklerde Hz. Peygamber’in (sav) kitabi ifade kullanmaktan kaçındığını görmekteyiz. Mesela; Hz. Muhammed, namazın Allah’ın emri olduğunu mutlaka kılınması gerektiğini söylemek yerine muhatabının anlayacağı dilden konuşmuş onlara yaşadığı çevreden örnekler vermeyi tercih etmiştir. Bu yaklaşımı O’nun toplumda daha etkili olmasını sağlamıştır.
GÖRSEL VE MEKÂNSAL ZEKÂ: Resimler, imgeler, şekiller ve çizgilerle düşünme, harita, tablo ve diyagramları anlayabilme muhakeme etme becerisidir.
Hz. Muhammed (Sav) ‘in Görsel Zekâyı Kullanımı
Öğretimde şekil, grafik, resim veya şemaların kullanılması öğrenilecek konunun hafızada kalıcı olmasını ve soyut kavramların daha iyi anlaşılmasını sağlar. Hz. Muhammed de öğreteceği bazı konuları şekil çizerek anlatmıştır.


Şekiller çizerek anlatması

Hz. Peygamber (sav) bir gün yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi...
Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hattı işaret eden bir kısım küçük çizgiler attı. Resûlullah (sav) bu çizdiklerini şöyle açıkladı:
– Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musibetlerdir. Bir musibet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.


Bir gün Hz. Muhammed bir çizgi çizer, sonra bu Allah’ın yoludur der. Sonra bunun sağına ve soluna çizgiler çizer ve şu açıklamayı yapar: Bunlar çeşitli yollardır. Her biri üzerinde (kötülüğe) davet eden şeytan vardır. Arkasından da şu ayeti okudu: “Şu emrettiğim yol benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun. Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi onun yolundan saptırıp parçalamasınlar.”



BEDENSEL-KİNESTETİK ZEKÂ: Hareketlerle, jest ve mimiklerle kendini ifade etme, beyin ve vücut koordinasyonunu etkili bir biçimde kullanabilme becerisidir. Bu zekâya sahip insanlar söylenenden daha çok yapılanı anlarlar.
Hz. Muhammed (Sav)’in Bedensel Zekâyı Kullanımı
Beden dili insanlık tarihi açısından en eski iletişim aracıdır. Beden dili bir anlamda duygu ve düşüncelerimizin yansımasıdır. Hz. Peygamber konuşmalarında beden dili olarak ellerini, jest ve mimikleri kullanmaya özen göstermiştir. Ayrıca öğreteceği bazı şeyleri de uygulayarak anlatmıştır.
Hz. Peygamber: “Mümin diğer bir mümin için birbirine kenetlenmiş duvar gibidir.” dedi.(Hz. Peygamber (sav) iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek bu kenetlenmeyi gösterdi).
Rasulullah (sav): “Yetimi koruyan kimse ile ben cennette şu ikisi gibiyiz.” buyurdu ve aralarını biraz açarak işaret ve orta parmağını gösterdi.
MÜZİKSEL - RİTMİK ZEKÂ: Sesler ve ritimlerle düşünme, faklı sesleri tanıma ve yeni sesler, ritimler üretme becerisidir.
Hz. Muhammed (Sav) ‘in Müziksel Zekâyı Kullanımı
Kur’an-ı Kerim edebî anlamda incelendiğinde de olağan üstü özellikler taşıdığı görülmektedir. Kur’an düz bir metin olmaktan uzak, içinde teşbihler, vecizeler, icazlar, istiareler, kıssaların bulunduğu bir kitaptır. Sözlerin birbiriyle uyumu, ahengi güzel sesle birleştirildiğinde ise insanları ruhen de etkilemektedir. Kuran’daki harflerin, kelimelerin ve cümlelerin seslendirilmesi esnasında ortaya çıkan, kulağa ve ruha hoş gelen, diğer söz türlerinde hiç rastlanmayan bir musiki vardır… Kur’an üslubunun büyüleyiciliğini, onun hem şiirin hem nesrin meziyetlerini bir araya toplayan emsalsiz nazmı teşkil eder.”

Hz Muhammed: "Kur'an-ı seslerinizle süsleyiniz." Buyurarak. Kur’an-ı Kerim’in Güzel sesle okunmasını tavsiye etmiştir. Bu da müziksel zekâ’ya sahip olan insanların Kur’an-ı Kerim’i daha iyi anlamalarına yol açacaktır.

Hz. Peygamber yalnız Kur’an’ın değil insanları her gün beş kere namaza davet eden ezanın da güzel sesle okunmasını istemiş ve bu yüzden güzel sesli olan Bilal Habeşi’nin ezan okumasını istemiştir.

DOĞACI ZEKÂ: Doğadaki tüm canlıları tanıma, araştırma ve canlıların yaratılışları üzerine düşünme becerisidir.

Hz. Muhammed (Sav) ‘in Doğacı Zekâyı Kullanımı
Hz. Muhammed (sav) doğa ile iç içe olan Arap toplumuna öğreteceği birçok bilgiyi yaşadıkları çevre ile örneklendirerek anlatmaktadır. Bu anlamda Hz. Muhammed’in doğacı zekâyı çok sık kullandığını görmekteyiz.
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu:
Kur'an'ı okuyan ve gereğini olduğu gibi tatbik eden mümin, kokusu hoş, tadı güzel turunç meyvesi gibidir. Kur'an okumayan, fakat gereğini tatbik eden mümin, tadı olan ve fakat kokusu bulunmayan hurmaya benzer. Kur'an okuyan, fakat gereğini tatbik etmeyen münafık da, sadece kokusu hoş olan fesleğen gibidir. Kur'an okumayan münafık da, tadı acı ve kokusu çirkin Ebû Cehil karpuzuna benzer.
Buraya kadar verdiğimiz birçok örnekte Hz. Muhammed’in doğacı zekayı ne kadar çok kullanıldığını görmekteyiz.
KİŞİLER ARASI - SOSYAL ZEKÂ: Grup içerisinde işbirlikçi çalışma, sözel ve sözsüz iletişim kurma, insanların duygu, düşünce ve davranışlarını anlama, paylaşma, ifade edebilme, yorumlama ve insanları ikna edebilme becerisidir.
Muhammed (Sav) ‘in Sosyal Zekâyı Kullanımı
Hz. Muhammed’in (sav) en çok kullandığı zekâ çeşitlerinden birisi sosyal zekâdır. O, “Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mümin) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olmaz.” Diyerek diğergam olmadıkça müminlerin gerçek anlamda iman etmiş olmayacaklarını belirtmiş diğer bir deyişle bencilliğin imana engel olduğunu söylemiştir. Böylece içinde bulunduğu topluma kardeşliği, bir arada yaşamayı ve paylaşmayı öğretmiştir.

Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:
“Bütün müminler, birbirini sevmede, birbirine acımada ve birbirine şefkat göstermede bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olunca diğer uzuvları da ona ortak olur.” .

Hz. Muhammed ashabı ile bir yolculuktadır. Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir. Hz. Muhammed: “Ben de ateş için odun toplayayım der”. Arkadaşları engel olmak isterler. Ey Allah’ın Elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz. Hz. Muhammed bütün ciddiyeti ile cevaplar: Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir toplum içinde ayrıcalıklı olmaktan hoşlanmam. Bunu Allah da sevmez. Ve odunları toplamaya koyulur.


KİŞİSEL-İÇSEL ZEKÂ: İnsanın kendi duygularını, duygusal tepki derecesini, düşünme sürecini tanıma, kendini değerlendirebilme ve kendisiyle ilgili hedefler oluşturabilme becerisidir.

Muhammed (Sav) ‘in Kişisel-İçsel Zekâyı Kullanımı

Müslümanlardan bir genç Hz. Peygamberin huzuruna çıktı ve "Ey Allah'ın elçisi! Zina etmeme izin ver". dedi. Sahabiler onu: Sus! Sus! Diye azarladılar.
Hz. Muhammed o delikanlıya:
—Şöyle gel diye yanına çağırdı.
Delikanlı yanına gelip oturdu. Peygamberimiz onunla konuşmaya başladı:
—Söyle bakalım. İstediğin şeyi başkalarının annenle yapmalarına razı olur musun?
—Hayır olmam.
—Zaten kimse hiç kimse annesiyle zina edilmesine razı olmaz. Peki, Kızınla zina edilmesin ister misin?
—Hayır istemem.
—Öyleyse hiç kimse kızıyla zina edilmesini istemez. Bir başkasının kız kardeşinle zina etmesini ister misin?
—Hayır istemem.
—Hiçbir kimse kız kardeşiyle zina edilmesini istemez. Peki, halanla zina edilmesi seni memnun eder mi?
—Hayır, kesinlikle.
— Halasıyla zina edilmesi hiç kimseyi memnun etmez. Peki, birinin teyzenle zina etmesine razı olur musun?
—Hayır, buna da razı olmam.
—Teyzesiyle zina edilmesine kimse razı olmaz.
Bu konuşmadan sonra Resul-u Ekrem elini delikanlının omzuna koydu ve:
-Allahım! Bunun günahını bağışla! Kalbini temizle! İffetini koru!" diye dua etti.
O günden sonra bu delikanlı öyle şeylerle ilgilenmedi .
Hz. Peygamber (sav), genç delikanlıya zinanın Kuran’daki hükmünü anlatabilir ve onu korkutabilirdi. Ama Hz. Muhammed bunu yapmak yerine gencin duygularına seslenip, yapmak istediği şeyin yanlışlığını kişisel zekâyı kullanarak ona öğretmiştir. Öncelikle sorular sorarak gence muhakeme yaptırmış, daha sonra empati kurmayı öğreterek başkalarının duygularını da anlamasını sağlamıştır.
Buraya kadar verdiğimiz örneklerde Hz. Muhammed’in (sav) bir hadiste birçok zekâ çeşidini bir arada kullandığını görmekteyiz. Özellikle doğacı zekâ, matematiksel zekâ, sözel ve sosyal zekânın birçok hadiste bir arada kullanılması Hz. Muhammed’in bireysel farklılıklara ne kadar önem verdiğinin bir göstergesidir. İnsanlığa her açıdan örnek olan peygamberimizin eğitimcilik yönü ve eğitim metodu VII. yüzyıldan çağımıza ışık tutmaktadır. Hz. Muhammed’in eğitim metodunun başarısı, eğittiği toplumda kısa sürede yaptığı köklü değişikliklerle kanıtlanmıştır. Bu metodun temel özelliklerini; Rasulullah’ın (sav) İslâm'ı sadece teorik olarak öğretmekle yetinmeyip aynı zamanda hayatın bütün safhalarında ne şekilde uygulanacağını kendi davranışları ile göstermesi, sözleri ile davranışları arasındaki uygunluk ve eğittiği kişilerin bireysel farklılıklarını, kabiliyet ve kapasitelerini dikkate alarak öğretmesi olarak özetleyebiliriz. Bu yöntem, insanların İslam’ı daha iyi anlamalarını ve öğrenip uygulama-larını sağlamıştır. Günümüz eğitiminde etkili olan çoklu zekâ teorisi ile de uyumlu olan bu metot, sadece Hz. Peygamber’in (sav) çağının ötesine hitap ettiğini göstermekle kalmamalı, özellikle din eğitiminde kullanılmalıdır.(Duygu Kaçaranoğlu)

 

 

 


ŞİDDET KARŞISINDA HZ. MUHAMMED (S.A.V.)

İslâm'dan önce ve İslâm'ın doğuşu sırasında dünya şiddete yabancı değildi. Roma İmparatorluğu'nda, Arap Yarımadası'nda, Gassânîler ve Hîreliler gibi Arabistan'ın çevresindeki devletlerde, hatta kabilelerin iç bünyesinde ve kabileler arasında bile şiddet, toplumsal ilişkilerde bilinen ve uygulanan bir yöntemdi.

Mekke döneminde Müslümanlar ve hatta bizzat Hz. Peygamber bile, bundan nasiplerini almışlar ve şiddete maruz kalmışlardır. Mekke'de gücü elinde bulunduran müşrikler, İslâm'ın yayılışını önlemek için Müslümanlara sosyal ve ekonomik boykot, baskı, keyfî tutuklama, göçe mecbur bırakma, bağlama, zincire vurma, kızgın kumlar üzerine yatırıp üzerlerine taş yığma gibi çeşitli işkence türleri ve hatta öldürme gibi yöntemler uygulamışlardır.Habbâb b. Eret adlı sahâbî, kendilerine müşrikler tarafından şiddet uygulandığını açıkça ifade etmiştir.( )

Müşriklerin Müslümanlara karşı şiddet uygulaması, İslâm'ın Mekke döneminin son gününe kadar sürmüştür. Nitekim hicretten önce Dârünnedve'de toplanan müşriklerin, Hz. Peygamber'e uygulamak üzere aralarında tartıştıkları üç husustan (bağlamak, sürgün etmek ve öldürmek) herbiri birer şiddet yöntemidir.

Mekkeliler fırsat düştükçe Medine döneminde de ele geçirdikleri Müslümanlara şiddet uygulamaktan geri durmamışlardır. Nitekim hicretin dördüncü yılında Zeyd b. Desinne ve Hubeyb b. Adiy'i çarmıha gerip işkence ile öldürmüşlerdir.
Müşrikler şiddet yöntemiyle İslâm'ın yayılışını önlemeye muvaffak olamadıkları gibi, bilakis bu konuda başarısızlığa uğradılar. Öte yandan başarıya ulaşan, şiddet uygulayan değil, uygulanan taraf, yani Müslümanlar oldu.
Çünkü Hz. Peygamber müşriklere aynı yöntemle karşılık vermedi ve onlardan intikam alma yoluna gitmedi. Müslümanlar çektikleri işkencelerden dolayı kendisine sızlandıklarında sabretmelerini öğütledi. Çünkü kendisi şiddet taraftarı olmadığı gibi, onun asıl hedefi şiddeti önlemekti. Kur'an-ı Kerim'de "Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin"( ) buyrulur; "Her inatçı ve zorbanın hüsrâna uğradığı"( ) bildirilir.

Şiddeti aile içi ve toplumsal şiddet olarak iki kısımda ele almak mümkündür. Aile içi şiddetten bahsedildiğinde ilk akla gelen, aile reisinin, diğer aile bireyleri ve büyüklerin küçükler üzerinde uyguladığı şiddet ve baskıcı tavırlardır.
Bu tür bir uygulamanın ailede huzuru, sevgi ve saygıyı ortadan kaldıracağı gibi, böyle bir ortamda yatıp kalkan çocuklar ve gençler için kötü sonuçlar doğuracağı ve onların karakteri üzerinde olumsuz etkide bulunacağı açıktır.

Çünkü şiddeti kanıksayan aile fertlerinin de artık şiddetin bulunmadığı yerde yaşamak istememesi ve kendisinin de ileride aynı yollara başvurması doğaldır.
Bunu önlemek de şiddet, baskı ve ezici tavırlar yerine karşılıklı sevgi ve saygının hakim olduğu bir aile yuvası oluşturmakla mümkündür. Çok sayıda bireysel ve toplumsal çatışmanın kaynağı olan şiddet, bir toplumda problemleri çözüm ve iletişim aracı haline geldiği zaman, basit sorunlar dahi üzücü olaylarla sonuçlanabilir.

Hz. Peygamber gerek aile içi şiddeti ve gerekse toplumsal şiddeti söz ve davranışlarıyla önlemeye çalışmış ve bu konuda gerekli tedbirleri almıştır. Onun evinde her şeyden önce sevgi ve saygıya dayalı bir hayat tarzı hakimdi. Bunun yanında, aile içi problemleri şiddete başvurmaksızın çözme yoluna giderdi.

Nitekim hanımlarına, hizmetinde bulunanlara ve evinde büyüyen kimselere hiçbir zaman şiddet uygulamamış; onları dövmemiştir. Hz. Âişe, Hz. Peygamber'in hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmediğini; eliyle hiçbir canlıya vurmadığını söylemiştir.( ) Kendisi bunu yapmadığı gibi, hanımlarını dövenleri de "Kadınlarınızı nasıl dövüyor, sonra da akşam olunca beraberce yatıyorsunuz".( ) diyerek kınamıştır.

Kadınların dövülmemesi, hele yüze hiç vurulmaması( ) konusunda uyarılarda bulunmuştur. Hz. Peygamber ile hanımları arasında çıkan bir sorun üzerine yanlarına gelen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in, onunla evli olan kızlarını dövmeye kalkışmaları üzerine şiddet konusundaki tavrını şu sözleriyle dile getirmiştir: "Allah Teâlâ beni şiddet uygulayan (muannif) birisi olarak göndermedi; bilakis eğitici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi".( )

Hz. Peygamber sadece ailede değil, toplumun tüm bireyleri arasında şiddete yer verilmemesi konusunda da uyarılarda bulunmuştur. Onun bu hususla ilgili bir sözüşöyledir: "...Müslümanlara vurmayınız"!( ) Bu sözüyle Hz. Peygamber, kişisel ve toplumsal sorunları vurup kırarak değil; hiddet ve öfkeye kapılmadan, anlaşarak ve uzlaşarak çözmeyi tavsiye etmiş olmaktadır.

Keza toplumsal huzuru bozmaya yol açabilecek davranışları daha fiiliyata geçmeden önleme yoluna gitmiştir. İnsanların yaralanmasına ve hatta ölümüne yol açabilecek silahlı saldırılara meydan vermemek, silahla öfke dindirmemek için ikazda bulunmuş, bu tür hareketlerde bulunanları toplumdan dışlarcasına "Bizim aleyhimize silah taşıyan bizden değildir".( ) buyurmuştur.

Peygamberimiz toplumu zor kullanarak ıslah etmeye çalışan bir ıslahatçı değildi. Nitekim, insanlar için bir sıfat olarak kullanıldığında "Başkasına hak tanımayan, zorba ve zor kullanarak halkı ıslah eden" gibi anlamlara gelen "Cebbâr" sıfatı ile muttasıf olmadığını hem kendisi ifade etmiş; hem de sahâbe bunu dile getirmiştir. Çeşitli vesilelerle "Allah beni cömert bir kul kıldı; zorba ve zâlim kılmadı"( ) demiştir.

Yine çeşitli sözlerinde zorbalığı ve zorbaları kötülemiştir. Sahabenin kanaati de onun asla zorba olmadığı yönünde idi. Bir başka vesileyle daha önce de belirttiğimiz gibi, Ficar savaşlarında Kureyş'in komutanlarından biri olan ve daha sonra yetmiş yaşlarında Mekke'nin Fethi'nde İslâmiyeti kabul edip Medine'ye yerleşen Mahreme b. Nevfel bir gün Hz. Peygamber'e elbise geldiğini ve onları halka dağıttığını duyar. Yanına o sırada küçük yaşta bulunan oğlu Misver'i alarak Hz. Peygamber'in evinin önüne gelir. Çocuğa Hz. Peygamber'i çağırmasını söyler. Fakat çocuk çekinir.

Bunun üzerine Mahreme b. Nevfel Hz. Peygamber hakkında oğluna şu değerlendirmeyi yapar: "Evlâdım, o bir zorba değildir"! Bunun üzerine Misver Hz. Peygamber'i çağırır. O, sesi duyunca dışarı çıkar ve Mahreme için hazırladığı elbiseyi getirerek takdim eder.( )

Hz. Peygamber Müslümanlara yönelik terörü ve saldırıyı henüz hazırlık safhasında iken önceden tespit ederek küçük çaplı bir müdahele ile önlemiştir.
Hz. Peygamber Halid b. Süfyan el-Hüzelî'nin Medine üzerine yürümek için adam toplamakla meşgul olduğunu öğrenir. Abdullah b. Üneys adlı sahâbîyi tek başına onu ortadan kaldırmakla görevlendirir.

Abdullah b. Üneys, Halid b. Süfyan'ı Urene Vadisi'nde bulur. Kendisini Hz. Muhammed (s.a.s.)'e karşı savaşmak isteyen Huzâalı bir Arap olarak tanıtır ve Halid'in adamları dağıldıktan sonragece vakti onu öldürür. Sağ sâlim Medine'ye gelerek olup biteni Hz. Peygamber'e anlatır.

Olay, hicretin dördüncü yılında, Uhud Savaşı'ndan sonra meydana gelmiştir ki bu, müşriklerle ilişkilerin en şiddetli olduğu bir dönemdir. Dolayısıyla iki kesim arasında bir savaş ortamı sözkonusudur. Halid b. Süfyan hazırlıklarını tamamlayıp Müslümanlar üzerine saldırmayı başarabilseydi, her iki taraftan da çok fazla kan dökülebilirdi.

Peygamberimiz, rastgele seçilen, ya da tesadüfen olay yerinde bulunan kimselerin zarar görmelerine fırsat vermemiş, bu tür olaylar karşısında üzülmüş ve gerekli uygulamaları yapmıştır. Bi'rimaûne katliamından sağ kurtulan Amr b. Ümeyye'nin, kendisininhimayesine aldığı iki kişiyi bilmeden öldürmesine son derece üzülmüş ve tazminatlarını ailelerine ödemiştir.

Peygamberimiz en azılı düşmanı bile olsa işkence yapmamış ve kendisine bu yolda yapılan teklifleri kesin bir dille ve prensip haline gelecek sözleri ile reddetmiştir.

Bedir Savaşı'nda esir alınanlar arasında Kureyş'in hatiplerinden Süheyl b. Amr da bulunuyordu. Süheyl, bacağından bir okla vurulmuş; yaralı halde kaçmaya teşebbüs etmiş ve fakat yakalanmıştı. Hz. Ömer "Yâ Resûlallah! Onun ön dişlerini sökeyim de bir daha senin aleyhinde konuşmaya kalkmasın" dedi. Fakat Peygamberimiz buna razı olmadı; "Ben dişlerini söktürerek ona işkence yapamam. Allah da beni, peygamber olduğum halde aynı azaba uğratır" şeklinde cevap verdi ve devam etti: "Onun, senin beğeneceğin bir davranışta bulunması da umulur".

Süheyl b. Amr Mekke'nin Fethi'nde Müslüman olur. Hz. Peygamber'in vefatından sonra, ridde hareketleri meydana geldiği sırada Mekke halkı irtidat etmemekle birlikte şehirde bir iç karışıklık ortaya çıkar. Hatta Mekke Valisi Attâb b. Esîd bile korkup saklanır. Bu sırada Süheyl b. Amr bir konuşma yaparak halkı yatıştırır. O, şunları söyler: "Ben biliyorum ki bu din, güneşin doğması ve batması devam ettiği sürece pâyidar olacaktır. Aranızdan çıkan bu kişi-Ebû Süfyan b. Harb-sizi aldatmasın. Benim bildiğim bu meseleyi o da bilir. Ancak Benî Hâşim'e olan kıskançlığı onun kalbini mühürlemiştir. Ben Kureyş'in karada ve denizde en çok ulaşım vasıtaları bulunanıyım. Emîrinize boyun eğiniz. Zekatlarınızı ona veriniz...".

Süheyl'in bu sözleri kulağına gittiğinde Hz. Ömer, onun hakkında Hz. Peygamber'in kendisine söylediği sözleri hatırlar ve "Ben şehadet ederim ki sen Allah'ın Resûlü'sün" demekten kendini alamaz. Hz. Peygamber'in Süheyl'e karşı bu davranışı; işkenceye müsade etmemesinin yanında, esirlere iyi muamelede bulunması,düşmanını bile İslâm'a kazanmayı ve yeri geldiğinde ondan istifade etmeyi hedeflemesi gibi ömrü boyunca sürdürdüğü politikanın çok güzel bir örneğini teşkil etmektedir.

Peygamberimiz kendisine duyulan güveni istismar eden ve bu istismarı cinayet işleyecek derecede kötüye kullanan, terör estiren, hâinlik yaparak Müslümanların malına ve canına kıyan şahıslara müstehak oldukları cezayı uygulamaktan geri durmamıştır.

Ureyne kabilesine mensup kişilere verdiği cezayı buna örnek gösterebiliriz. Olay şöyle gelişir: Bakımsızlıktan zayıf ve hasta olan bu sekiz kişi Medine'ye Hz. Peygamber'e gelerek İslâmiyetikabul ettiklerini bildirirler. Bu şahıslara Medine'nin havası iyi gelmez ve hastalanırlar. Süt içmeye alışkın olduklarını belirtirek Hz. Peygamber'den kendilerine süt temin etmesini isterler. Peygamberimiz onları şehrin dışındaki bir otlakta yayılan ve azatlı kölesi Yesâr tarafından güdülen develerin bulunduğu yeregönderir. Burada bir müddet kalırlar, sütle beslenirler ve sağlıklarına kavuşurlar. Bu nankör adamlar bir sabah develeri alıp götürmeye kalkışırlar. Yesâr yanına birkaç kişi alarak kendilerine engel olmak ister. Fakat hırsızlar onu yakalarlar; ellerini, ayaklarını kestikten sonra diline ve gözlerine diken batırarak işkence ile öldürürler. Durumu öğrenen Hz. Peygamber'in görevlendirdiği Kürz b. Câbir'in komutasında yirmi kişilik bir süvari birliği bu hainleri yakalayarak Medine'ye getirir. Peygamberimiz onlara kısas uygular ve idam ile cezalandırır.(İnternet)

Kaynaklar

Buhârî, IV, 238-239.
Ğâşiye Sûresi 23.
İbrâhîm Sûresi 15.
İbn Hanbel, VI, 229; Müslim, II, 1814; İbn Mâce, I, 638.
İbn Hanbel, IV, 17.
İbn Hanbel, V, 5; Ebû Dâvud, II, 606-607.
İbn Hanbel, III, 328.
İbn Hanbel, I, 404.
İbn Hanbel, II, 185.
Ebû Dâvud, IV, 143; İbn Mâce, II, 1086.
Buhârî, VII, 50.
Vâkıdî, II, 568-571; İbn Hişâm, II, 640-641; İbn Sa'd, II, 93; Buhârî, VIII, 19-20.

 

 

Ailede Ruh Sağlığı

E-Posta

 

Bir toplumun hangi seviyede olduğunu, gelişmiş ya da geri kalmışlığını, her türlü maddi ve manevi seyirlerini, ben, o toplumun çocuklarında görürüm. Çocuklar neyle meşgul oluyor, neye ilgi duyuyorsa, neyi benimseyip neyi yadırgıyorlarsa ve konuşma dillerindeki kelimeler neyi simgeliyorsa bilirim ki o toplumun yapısı da öyledir.

 

Bununla birlikte çocuk, ailesinin taşıdığı özellikleri taşır. Ailesinden aldıklarını, öğrendiklerini aktarır bizlere. Yetiştiği oranda şekillenir. Onu şekillendiren, onu yetiştiren de ilk başta kendi anne ve babasıdır.

 

Çocuk anne ve babasının ruh sağlığını kendinde yaşar. Bu etki o derece ağırdır ki çocuk, bir fotokopi makinesi gibi ailesinin ruh halini yansıtır kendi yaşayışına.

 

Anne babası çok iyi, çok hoş gerçekten olması gerektiği gibi olmalarına rağmen, çocukları kötü olan anne babalar da var, biliyorum. Tam tersinin de örneklerini görüyorum; ama sayıları çok az. Bunlar geneli yansıtmaz.

 

ÇOCUK, ANNE VE BABASINA BAKARAK BÜYÜR

 Ailesindeki ruhsal iyilik ya da ruhsal çöküntü ilk başta çocuğu etkiler. Aile içerisindeki en küçük bir tartışma ya da anlaşmazlık ilk başta çocuğu etkiler. Anne babaları kavga ettiklerinde üzülen, duygulanan, acı çeken, içe kapanan çocuklar ya anneleri ya da babaları için kendilerini feda ederler.

Çocuk ruhunu anlamak için, çocuk ruhunu korumak ve yaşatmak için ilk başta ailenin ruh sağlığının çok iyi, dengeli ve kaliteli olması gerekiyor.

 

Bir çocuğun ruh sağlığını da, sağlıksızlığını da belirleyen etkenler aile içinde aranmalıdır. Çocuk, doğuştan ruhsal bozukluklar gösteriyor olsa bile yine de anne-baba faktörlerini görmekteyiz. Annenin, hamile iken kullandığı ilaçlar, alkol, uyuşturucu sigara vb. maddeler, örselenmeler, ultraviole ışınları gibi daha birçok etkenler çocuğun ruhsal ve bedensel bozukluklarla dünyaya gelmesine neden olabilmektedir. Yine annenin bu dönemdeki gerginlikleri, sıkıntıları, problemleri, olumsuz ruh halleri de çocuğun ruhsal yönünü daha çocuk dünyaya gelmeden etkilemektedir.

 

O nedenle bir çocuğun içinde bulunduğu ruhsal bozuklukların kökeni öncelikle ailesinde, kendi anne ve babasında aranmalıdır.

 

Anne ve babanın kendi sorunları, tartışmaları, çatışmaları, kavgaları, anlaşmazlıkları çocuklara derece derece yansır.  Çekişmelerin, küslüklerin, karşılıklı suçlamaların kavga, dayak ve şiddetin sürekli olduğu bir evde çocuklar ciddi bunalımlara düşerler.

 

Babanın içkisi, kumarı, umursamazlığı, eşini aldatması, işsiz kalması da aile dengesini bozar, çocuklarda derin izler bırakır. Özellikle annenin aşağılandığı, dövülüp sövüldüğü ailelerde, çocuklar ben merkezli duyguları ile problemlerin kendilerinden kaynaklandığını düşünürler ve kendilerini suçlarlar. Bunun sonucunda ise çocuklar, evden kaçmalar, intihar girişimleri, çocukluk çağı depresyonları, güvensizlik, sevilmemişlik, ezik ve silik bir kişilik geliştirirler. Bu duygular davranışlarına yansır, arkadaş ilişkilerini bozar, okul başarısını düşürür.

 

Ailedeki ruh sağlığı bozuksa anne ve baba çocuklarına gereksiz yere bağırır, hırçın davranır ya da onları kendi yanlarına çekmek için anne farklı, baba daha farklı bir şekilde davranır. Sürekli tutarsız davranış ve tutumlarla karşı karşıya kalan çocuk şaşırır, bunu kullanmak için korkularla ve kuruntularla ilgiyi üzerine çekmeye çalışır.

 

AİLEDE RUH SAĞLIĞINI KORUMAK İÇİN

 

İyi bir eş seçimi ve eşlerin birbirlerini iyi tanıması, sağlam temeller üzerine bina edilmiş bir aile yapısı için ilk sırada gelmektedir.  Evlilik hayatı başlayıp aile kurumu oluştuktan sonra eşler birbirlerine karşı sevgi, saygı, güven, anlayış ve hoşgörüyü düzeyli bir şekilde, yerli yerinde kullanılmalı ve korumalıdırlar. Bu değerlerin tahrip edilmemesi ve bunların arkasına devamlı bir şekilde sığınılmaması gerekir. Yine eşler arasında açık ve net bir iletişim ağı olmalıdır. “Beni anlamıyor!” demek yerine kendimizi ona ne kadar anlatabildiğimizi sorgulamalıyız.

 

Aile içerisindeki ruhsal dengeyi bozan dış müdahalelere karşı kapılarımızı kapatmalıyız. Üçüncü şahısların evin içine girmesine müsaade etmemeliyiz. Kendi anne babamız da olsa eşimizle olan yaşantımıza müdahale fırsatı vermemeliyiz.

 

AİLE İÇİ ŞİDDET

 

Şiddete maruz kalan kadın birtakım psikolojik ve fizyolojik sorunlar yaşar. Genelde sessizlik, üzüntü, bazen öfke hali, tedirginlik, ajitasyon, ağlama, uykusuzluk, gerginlik, kabus görme, güçsüzlük, yorgunluk, halsizlik, enerjiden yoksunluk, ümitsizlik, kendisini değersiz bulma, suçluluk, utanç duyma gibi birtakım tepkilere rastlanmaktadır. İntihar girişimleri, depresyon, alkolizm, vücuduna zarar veren türden davranışlara kadar varan durumlar da söz konusu olabilmektedir.

 

Kadına uygulanan şiddetten çocukların da olumsuz yönde etkilenecekleri unutulmaması gereken önemli bir husustur.

 

Eşlerini döven erkeklere psikolojik danışma veya psikoterapi yardımı veren merkezlerde yapılan gözlemler, eşini döven erkeğin, etrafına sosyal ilişkilerinde yeterli, çevresi ile iyi ilişkiler kurabilen kişiler olarak görünmekle birlikte, içinde yıkıcı istekleri olan, içtepilerini denetleyemeyen, sık sık öfke patlamaları gösteren kimseler olduklarını ortaya koymaktadır.

 

Eşleri ile ilişkilerinde yaşadığı çatışmaları dayak yolu ile çözmeye çalışan erkekler, çocuğuna ağır bedensel cezalar veren babalar, sosyal ve kişisel yetersizliklerini ve engellenmiş duygularını, kendilerinden zayıf kimselere fiziksel güç gösterisi ile giderme yolunu seçmektedirler. Bunlar gerçek duygularını anlamakta ve tanımlamakta güçlük çekmekte ve sorumluluğu eşlerine, çocuklarına yüklemektedirler.

 

TRAVMATİK YAŞAM OLAYLARI

 

Ailedeki ruhsal dengeyi bozan tek etken anne ve baba davranışları değildir. Aileyi dıştan sarsan bazı olaylar, tüm aile üyelerini örseler. Bunlar: deprem, yangın, heyelan, çığ, sel veya su baskınları gibi doğal afetlerden kaynaklanabilir. Bunun yanı sıra anne veya babadan birinin kaybedilmesi veya ağır bir hastalık geçirmesi, işsiz kalması, trafik kazası geçirmesi ve zorunlu göç gibi travmatik yaşam olayları ailedeki ruhsal dengeleri alt üst edebilmektedir.

 

AİLENİN PARÇALNMASI: BOŞANMA

 

Yapılan istatistiklere göre şiddetli geçimsizlik boşanma vakalarının en önde gelen nedenidir. Ruh sağlığı yerinde olan ailelerde şiddet, dayak, baskı, geçimsizlik, anlaşmazlık, aldatma, ekonomik sorunlar, evi bırakıp gitme gibi boşanmaya neden olabilecek durumlar söz konusu olmaz. Ancak aile yapısı sarsılan, ruhsal dengeleri iyice bozulan ailelerde bu etkenlerden herhangi birisi boşanmaya sebep olmaktadır.

 

Kadın haklarındaki gelişmeler, kadınların eğitim düzeylerinin artması, toplumsal yaşama katılması, ekonomik bağımsızlığını kazanması, her ne kadar yerinde ve güzel bir durum olsa da beklenenin tersine evlilikte uyumu arttırmadığı gibi boşanmaları kolaylaştırıcı bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü topluma giren kadın, kendini evinden bağımsız görerek iş hayatında kariyer yapma, kendi statüsünü değiştirme, evli kadın rolünden çalışan kadın rolüne geçişle kadın, evden kopmakta, çocuğu ve eşi arasına işi girmekte, aile içerisindeki duygusal bağlantılar kopmakta, aşırı ilgisizlik ve sevgisizlik ortamı oluşmaktadır. Bunlar da birçok ruhsal sıkıntıyı beraberinde getirerek aile yapısını bozmakta ve boşanmaların en büyük sebebi olmaktadır.

 

Her ailede sorun olur. Önemli olan bu sorunları büyütmek yerine bilinçli bir şekilde davranarak nasıl çözebileceğini düşünmektir. Karşılıklı istişare, görüş ve düşüncelerle, kendi özeleştirilerimizi yaparak ve karşı tarafın hatalarını kırmadan, incitmeden güzel bir üslup ile söyleyerek çözüme gidilmelidir. Hemen “Anlaşamıyoruz, o halde boşanalım” demek çare değildir. Ruhsal yönden sağlıklı olan anne ve babalar herhangi bir sorun olduğunda, sorumluluktan kaçmak için en kolay yol olan boşanmayı değil; sorunları çözmek için birlikte sorumluluk alarak kendi içlerinde çözerler ve çocuklarına bu gibi olumsuzlukları yansıtmazlar.

 

Boşanmış eşler üzerinde karşılaştırmalı olarak yapılan bir araştırmaya göre şu sonuç çıkıyor: Ya mutsuz evlilikler eşlerde ruhsal uyumsuzluklara yol açıyor ya da ruhsal uyumu bozuk olanların evlilikleri kısa sürüyor.

 

PEYGAMBERİMİZİN AİLE HAYATI

 

Sevgili Peygamberimiz birçok hadislerinde, ailenin önemine işaret etmiş ve onun bir huzur yeri olduğunu belirtmiş, erkeğin kadına iyi davranması gerektiğini çok açık ve kesin bir şekilde dile getirmiştir. Bu anlamda şöyle buyurmuşlardır: "En hayırlınız hanımlarına karşı iyi davrananınızdır."

 

O'nun, iman, ahlâk ve aile fertlerine yumuşak davranma arasında kurduğu bağlantıyı dile getiren şu sözü çok anlamlıdır; ''Mü'minlerin imanca en mükemmel olanı, ahlâkça en güzel olanı ve aile fertlerine yumuşak davrananıdır.''

 

Hz. Peygamberimiz, çeşitli vesilelerle erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları bulunduğunu söylemiştir. Kadınlar hakkında Allah'tan korkulmasını, onlara haksızlık yapılmamasını istemiştir. Kocasını şikâyet için kendisine gelen kadınların sayısı artınca, bu tür davranışta bulunanların iyi kimseler olmadığını söylemiştir.

 

Hz. Peygamberimiz, eşleri arasında eşitsizliğe ve muamele farklılığına neden olacak davranışlardan şiddetle sakınmıştır. Bu hususla ilgili olarak Onun bir sefere çıkacağı zaman eşleri arasında kur'a çekmesi ve sırayla eşlerini yanında götürmesi, yine, her eşi için bir gün ve gece tahsis etmesi onların haklarına gösterdiği titizliğin örnekleridir.

 

Hanımlarına iyi davranmış, onları dövmemiştir. Kendisi bunu yapmadığı gibi, hanımlarını dövenleri de, "Kadınlarınızı nasıl dövüyor, sonra da akşam olunca beraberce yatıyorsunuz" diyerek kınamıştır. Kadınların dövülmemesi, hele yüze hiç vurulmaması, kötü sözlerle tahkir edilmemesi ve evinin terk edilmemesi konularında ikazda bulunarak: "Kadınları ancak kötüleriniz döver" buyurmuşlardır.

 

Kur'an-ı Kerim'de Peygamber Efendimizin hanımları ve aile hayatı hakkında bilgi verilmektedir. Eşleri ile aralarında geçen tartışmalarda hem Peygambere ve hem de hanımlarına öğütlerde bulunulmakta ve yol gösterilmektedir:

 

“Ey peygamber! Hanımlarına şöyle söyle: "Eğer dünya hayatını ve ziynetini istiyorsanız, haydi gelin, sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim. Yok, eğer Allah ve Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki, Allah içinizden güzellik edenlere pek büyük bir ecir hazırlamıştır. (Ahzap Suresi, 28-29)

 

Hz. Peygamberimiz, ev halkına gayet iyi davranır, onlarla şakalaşırdı. Hz. Aişe, O'nunla yaptığı iki yarışı şöyle nakleder; "Bir yolculukta Hz. Peygamber'le yarıştım ve O'nu geçtim. Şişmanladığımda yaptığım diğer bir yarışı ise Hz. Peygamber kazandı."

 

Ev içindeki davranışları da o'nun ne kadar mütevazi olduğunu göstermektedir. Hz. Aişe'den, ev içinde Peygamberimizin davranışlarından sorulduğunda şu bilgiyi vermiştir: "Hz. Peygamber, evine girdiği zaman insanlardan herhangi biri gibi tevazu ile davranırdı. Kendi elbisesinin söküğü ile meşgul olur, koyunları eli ile sağar, eşlerine ev işlerinde gerekli hallerde yardımcı olurdu. Çarşıya, pazara gider, bizzat alış-veriş yapar ve aldığı şeyleri kendisi taşırdı. Ashab-ı Kiram; "İzin verin de biz taşıyalım" dediklerinde, "Herkes kendi yükünü kendi taşısın" buyururdu.

 

O, hizmetçisiyle yemek yer, onlarla oturup sohbet ederdi. Gelen misafirlerine kendisi hizmet ederdi. 

 

Hz. Peygamber aile fertlerinin eğlenme ve dinlenme gibi ihtiyaçlarını karşılar, meşru eğlencelerden onları yararlandırmaya çalışırdı. Ramazan ve kurban bayramı merasimlerine kızlarını ve hanımlarını da götürürdü. Nitekim bir bayram günü, Habeşliler tarafından oynanan kalkan ve mızrak oyununu eşi Hz. Aişe, omuzuna dayanarak birlikte seyretmişlerdi. 

 

Hz. Peygamber'e göre kişinin ailesiyle geçirdiği vakit, boşa harcanmış bir zaman değildir. Hz. Peygamber, insanlara, bildiğini anlatacağı ilk kişilerin aile fertleri olduğunu öğretmiştir. O, kendisine gelen heyetlere: "Ailenize dönün ve onlara öğrendiklerinizi öğretin" derdi.

 

Bir hadislerinde O, "Erkek ailesinin çobanıdır ve aile efradından sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve onlardan sorumludur" buyurduktan sonra; "Hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuz" diyerek çerçeveyi en geniş şekliyle göstermiştir. Bu, aile içerisinde edep, ahlâk, fazilet ve bilgi açısından eğitime işaret etmektedir.

 Diğer yandan Hz. Peygamber, çocuklarını İslâmî terbiye altında yetiştirmiş, evliliklerinden sonra da onlarla gerek maddi ve gerekse manevî olarak ilgilenmeye devam etmiştir. Medine döneminde kızı Fatıma ile damadı Ali'nin evlerine, her gün sabah namazına kalktığı zaman, uğrayıp onları namaza kaldırması da, O'nun çocuklarının evliliklerinden sonra bile eğitimlerine verdiği önemi göstermektedir.

Hz. Peygamber'e Medine hayatı boyunca on yıl hizmet eden ve O'nun aile hayatını en iyi bilenlerden biri olan Enes b. Malik şöyle der: "Çoluk-çocuğuna ve aile fertlerine karşı Hz. Muhammed'den daha şefkatli olan hiçbir kimse görmedim."

 

Çocuk insanın çiçeği ve meyvesidir. Ekmek ve su kadar sevgi ve şefkate, ilgiye muhtaç olan çocuğun yetişmesi için en güzel ortam, mutlu ve huzurlu aile yuvasıdır. Bu bakımdan Hz. Peygamber çocuklara karşı çok şefkatli davranmıştır.

 

Bir gün, torunlarını öpüp okşarken bir adam huzuruna gelmişti. Evlat şefkatinden mahrum olan bu kişi, gördüğü manzaraya duyduğu hayretini gizleyemedi ve; “Benim on çocuğum var, bunlardan hiçbirini öpmüş değilim" dedi. Hz. Peygamber:

 

"Şayet senin kalbinden Cenab-ı Hak merhameti söküp atmışsa ben ne yapabilirim?" buyurdu ve ilave etti; "Merhamet etmeyene merhamet edilmez."

 

Hz. Peygamber, evinde bulunan hizmetçi ve işçilere son derece şefkat ve merhametle muamele eder, hiçbir zaman onları incitecek söz ve davranışta bulunmazlardı. Hz. Enes bu konuda şöyle söyler: "Hz. Peygamber’e on yıl hizmet ettim. Allah'a yemin ederim ki, bana hiçbir zaman 'öff' demedi. Herhangi bir şey için de bana: "Bunu niçin böyle yaptın? Şöyle yapsaydın ya" dememiştir.

 

Sevgili Peygamberimiz örnek aile reisi idi. Hanımlarına ve çocuklarına karşı görevlerini en iyi şekilde yerine getirirdi. O'nun evi örnek bir evdi, hanesinde her zaman burcu burcu mutluluk kokardı.

 

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Hz. Peygamber'in aile hayatı ve aile içindeki davranışları taşıdığı özellikler nedeniyle, maddî planda olduğu kadar manevî planda da örnek konumdadır. Onun aile hayatında uyguladığı ilkeler, her dönemde önemini kaybetmeden varlığını sürdürmektedir. Toplumların en küçük ünitesi olan ailenin mutlu ve huzurlu olmasının toplumun huzurunu da sağlayacağı gerçeğini, en güzel örnekleriyle Hz. Peygamber'in aile hayatında görmek mümkündür.(İdris BİLEN)

 

Kaynaklar:

1.    T.C. Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel    

Müdürlüğü

  2.Atalay YÖRÜKOĞLU, Aile ve Çocuk

  3.Türk Psikoloji Bülteni 4 (8) 76-82. Televizyonda Şiddet ve Çocuklarımız, Prof. Dr. Nesrin H. Şahin

 

 

 

 

                PEYGAMBER AİLESİNİN EKONOMİK DURUMU

5- Hz. Peygamber?in Mirası

Hz. Peygamber?in mirasına geçmeden önce onun geçim kaynakları hususuna temas etmek gerekir. O, çocukluk ve gençlik çağlarında amcası Ebû Tâlib'in himayesinde iken, evin geçimi konusunda, özellikle ticâri faaliyetlerinde ona yardımcı olmuştur. Ebû Tâlib seferlerinde onu da beraberinde götürüyordu.[1023] Hz. Peygamber'in, zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlendikten sonra da ticârî faaliyetlere devam ettiği de bilinmektedir. Peygamberliği döneminde de Mekke'de muhtemelen ticârete devam ediyordu. Kur'ân-ı Kerîm'de açıklandığı üzere, müşriklerin taaccüb ederek "Bu nasıl Peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor"[1024] şeklindeki ifadelerine bakılırsa, o, çarşı/pazarda İslâm'ı tebliğ ve ihtiyacını temin yanında, muhtemelen alışveriş de yapıyordu.

Hz. Peygamber, ne peygamberliği ve ne de devlet başkanlığı karşılığında herhangi bir ücret almıyordu. Kur?an-ı Kerim?de onun görevi karşılığında ücret istemediğine ve karşılık almadığına dair pekçok âyet-i kerime bulunmaktadır.[1025] Hz. Peygamber Medine döneminde gerek mecburi vergilerden ve gerekse fakirlere verilmesi gereken nafile sadakalardan hiç bir şekilde faydalanmazdı. Vergilerin ve zekat gelirlerinin kendisi ve aile fertleri için helal olmadığını söylerdi.

Hz. Peygamber?in Geçim Kaynakları Ana Hatlarıyla Şunlardır:

a- Enfâl Sûresinin 41. âyetinin hükmüne göre ganimetin beşte birinden aldığı hisse. Ayette geçen Allah ve Resûlü?nünhissesi bir kalem kabul edilirse bu, ?humusu?l-humus? (beşte birin beşte biri) yani yüzde dört oranındadır. Hz. Peygamber yine Enfâl Sûresinin 41. âyetine göre savaşa katılan gazi sıfatıyla, savaşa iştirak eden gazilere dağıtılan beşte dörtten de hissesine düşeni almıştır. Bunların dışında Hz. Peygamber, ?safiy? denilen ve ganimet taksim edilmeden öncebaşkomutanın seçip beğendiği maldan sembolik olarak almıştır. Bu aldığı, bazen bir kılıç, bazen bir at, bazen bir köle veya cariye veyahut da herhangi bir eşya olmuştur.[1026]

b- Hz. Peygamber hediye kabul ederdi. Dolayısıyla onun bir gelir kaynağını da kendisine hediye edilen ve bağışlanan mallar oluşturmaktadır. Mesela Benî Nadîr?den Muhayrık isminde bir Yahudi, Uhud Gazvesi'nde onun safında savaşmış, bu savaşta ölmeden önce vasıyet yoluyla yedi adet bahçesini kendisine bağışlamıştır.[1027]

c- Barış yoluyla ele geçirilen gayr-i müslim topraklarından elde edilen arazi geliri. Mesela Fedek arazisi gibi.

Hz. Peygamber?in maddi mirasını menkul mallar ve gayr-i menkul mallar şeklinde iki kısımda mütâlaa etmek mümkündür. Menkul olanlar, para, zâtî eşya, hayvan gibi mallardır. Hz. Peygamber hastalığı esnasında yanında bulunan yedi (bazı rivayetlerde beşten dokuza kadar çeşitli rakamlar verilmektedir) dirhemin fakirlere dağıtılmasını istemiştir.[1028] Bu bakımdan o, nakit miras bırakmamıştır. Daha önce kölelelerini de azat ettiğinden, vefat ettiği esnada kölesi ve cariyesi de yoktu. Bazı kaynaklar onun geriye develerinin, giyim eşyalarının, yüzüğünün, bazı aletlerin ve zırhının kaldığını kaydederler. şüphesiz hanımlarının kullandığı ev eşyaları bunların dışındadır. Onun hayvanları ile bazı ev aletleri ve ayakkabılarının Ali ailesine verildiği kaydedilir. Hırkası, kılıcı ve yüzüğü ise devlete kalmıştır.

Gayr-i menkul mallara, yani arazilere gelince, Hz. Peygamber?in vefatından sonra kızı Hz. Fâtıma başta olmak üzere bazı yakın akrabaları Hz. Ebû Bekir?den onun mirasını istediler. Hz. Ebû Bekir, Resûlüllah?ın"Biz peygamberler miras bırakmayız, bıraktığımız sadakadır"[1029] buyurduğunu söyleyerek, onun terekesini taksim etmeyeceğini, ancak hayatta iken kendisinin bakmakla mükellefolduklarınabakacağını ve onun sarfettiği yerlere de aynen sarfedeceğini bildirdi.[1030] Hz. Peygamber Fedek arazisinin gelirlerini ailesinin giderleri için harcar, amme işlerine, yolcu ve misafirlere sarfederdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber, arazileri intifa hakkı kendinde kalmak şartıyla kamunun istifadesine vakfetmiştir. Hz. Peygamber?in sahip olduğu arazileri, vefatından sonradevlete mâledildi. Hz. Ebû Bekir buranın gelirlerini aynen Resûlüllah?ın harcadığı yerlere sarfederdi. Fedek, Hulefâ-i Râşidîn döneminde de hazineye ait olarak kalmış ve Hz. Ebû Bekir?in uygulamasına devam edilmiştir.

Hz. Peygamber?in hanımlarının oturmakta olduğu odaları Hz. Peygamber vasiyet yoluyla onlara bırakmıştır. Buna göre onlar burada oturacaklar, dünyadan ayrılınca da bu odalar, araziler gibiResûlüllah?ın sadakaları arasına katılacaktı.[1031]

Hz. Peygamber?in manevi mirası Kur?an ve Sünnettir. Hz. Peygamber?in ahirete irtihalinden sonra da Müslümanlar Kur?an ve sünnete sahip çıkmışlar ve bu uğurda büyükgayret göstermişlerdir. Bu gayret sonucunda hem Kur?an ve Sünnetteki prensipleri günlük hayatlarına uygulamışlar ve hem de sayıları milyonlarla ifade edilen Kur?an nüshaları, tefsirler ve hadis eserleriyle Kur?an ve sünneti kültürel hayatlarının temel taşları yapmışlardır.(internet)

 

 

 

Rahmet Peygamberi’nin Şakaları, Tebessüm Dolu Çehresi ve Biz

 

İslâm, ölçülü olmak şartıyla mizah ve şakalaşmaya kucak açar. İslâmî ölçüleri korumak kaydıyla yer verilen şaka ve mizah hem dinlendirici olur, hem de insanlar arasında muhabbet ve sevginin artmasına vesile olur. Şakaya yer vermemek ciddiyet olarak kabul edilse de, her şeyin fazlası ifrattır ve hoş  karşılanmaz. Yani somurtkanlar fazla sevilmez. Kur’an’da birkaç âyette geçen, meyve anlamındaki fâkihe kökünden gelen fukâhe kelimesi, şaka yapmak, eğlenmek, dostluk oluşturan sohbet, konuşma demektir. Yâsin Sûresinin 55. âyetinde cennetliklerin, yaptıkları işten memnun olarak birbiriyle konuşup şakalaştıkları imrendirici bir üslûpla anlatılır. Bu âyetlerden, dostluğu pekiştirecek, ruhu ferahlatacak tarzda uygun olarak yapılan eğlence ve şakanın tasvip edildiği anlaşılır. Şakanın Arapçası fükâhe ve mizâhtır. Dikkatleri toplamak, çevredekilerin usanmamalarını sağlamak ve sevgiyi perçinlemek için, sınırları belli ve dozu ayarlı şaka ve mizahın önemi inkâr edilemez. İslâm’ın önem verdiği hususlardan olan müslümanlar arası kardeşlik, sevgi, insanlara tebliğ, dâvet ve onları ısındırma, kalpleri te’lif, kavl-i leyyin, ülfet, sekînet, mahabbet, hoşgörü, müsâmaha ve af gibi özelliklerin pekişmesi açısından ve bunlara hizmet edici olan şaka ve tebessümün/güler yüzün önemi büyüktür.

Günümüz müslümanı açısından bunlar, önemli ibâdet ve unut(tur)ulan sünnetlerdir. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da ifrat ve tefrit arasında sıkışan insanımız güzel dengeyi aramakta. Az sayıda da olsa; işi gücü gırgır olan, çirkin kahkahalar atabilen, sulu, cıvık, onur kırıcı, yalandan kaçmayan ve latif olmayan şakalarıyla veya dışımızdakileri taklit ve basit adaptasyon şeklinde komedyenliğiyle meşhur kimseler yanında; çoğu insanımızın suratı asık, hastalıklı bir ruh halinin yüze ve söze aksini andıran kişiliği... Eleştiri ve şikâyet dolu sözler, karamsar, itici, sıkıcı tavırlar, resmî ilişkiler, beylik konuşmalar, samimiyetten uzak her şeyiyle yapay ve sanal davranışlar... Yani, dengesizlik denizinde, huzursuzluk dalgaları arasında “imdât!” diyen halimiz ve cankurtaran simidi olarak bizi bekleyen Rasül’ün sünneti...

Hadis kitaplarımızın hepsinde (Kitab veya bab, yani müstakil bir bölüm veya alt başlık şeklinde) şaka ve mizaha yer verilir. Çünkü Rasûlullah’ın hayatında şakaya sıkça rastlanır. Enes (r.a.): “Rasûlullah, çocuklarla şakalaşmada insanların en önde olanıydı” der. Kadın, erkek, çocuk, ihtiyar, kendisiyle temasta olanlara yaptığı şakalardan pek çok örneğe hadis kitaplarında rastlarız. Önderimiz, tüm şemâil kitaplarının nakline göre devamlı mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem Elçi'nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, yahûdilerin hâinlikleri, münâfıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı. Bitkiler içinde Rasûl’ü gül simgeler. Ve dilimizde “gül” sadece bitki adı değil; aynı zamanda bir eylemin emridir. Ne güzel tevâfuk değil mi, o hep mütebessim Rasûl için. Gülden önce dikeni gören asık suratlı, karamsar ve şikâyetçi insanımız, Rasûl aynasında kendine çeki düzen vermeye belki buradan başlamalı. Anamızı ağlatmaya çalışanlara inat, düşmana “gülle” atmadan önce dosta “gülle” ve güler yüzle yaklaşabilmeliyiz.

Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashâbının arkadaşlarıyla şakalaştıkları çokça görülmüştür. Ashâb, Rasûlullah’a; “Yâ Rasûlallah, Sen bizimle şaka yapıyorsun!” demişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Ben (şaka bile olsa) sadece doğruyu konuşurum; haktan başka bir şey söylemem.” (Tirmizî, Birr 57, hadis no: 1991) buyurdu. Büyük Önderimiz, çok şen, neşeli ve latif bir insandı. Ciddi ve zor bir işle görevli olmasına rağmen, alışılmış liderlerin aksine; arkadaşlığı ne sıkıcı, ne kasvetli, ne monotondu. Bilakis tatlı, sevinçli ve neşe doluydu. Ashâbının, aralarında yaptıkları şakalara uzun süre güldüğü olur, kendisi de onlarla şakalaşırdı. Abdullah bin Hâris (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.)’tan daha hoş ve tebessüm dolu kimse görmediğini söylemiştir. Câbir bin Semûre’nin anlattığına göre, Rasûlullah, kendisini müslüman olduğu andan itibaren daima iyi ve hoş bir şekilde karşılamıştı, hatta Onun tebessüm etmediğini hiç görmediğini söylemiştir. O’nun en yakınında bulunan, çocukluğundan itibaren Efendimiz’e hizmet eden Enes (r.a.): “Rasûlullah, hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısıydı” demiştir. Âişe vâlidemizin anlattığına göre, onunla Peygamberimiz koşarak yarıştı ve birinde Âişe annemiz geçmişti, diğerinde Peygamberimiz. Kocanın eşi ile şakalaşması ve oynaşması, aralarındaki sevgiyi arttıracağı için O'nun diliyle tasvip, hatta teşvik edilmiştir (Ebû Dâvud, Edeb 84, 85, 149; İbn Mâce, Cihad 40; Ahmed bin Hanbel, II/352, 364, III/67, V/32).

Yine bir gün Âişe vâlidemizle Hz. Sevde annemiz Peygamberimizle birlikte hâne-i saâdetlerinde yemekte bulamaç aşını yerken Sevde (r.a.): “Bu yemeği sevmiyorum” dedi. Âişe (r.a.): “Yemezsen yemeği yüzüne sürerim” diyerek Hz. Sevde’nin yüzüne, sonra da Hz. Sevde, Hz. Âişe’nin yüzüne birer parmak bulamaç sürerek şakalaşmışlar, Hz. Peygamber de bunları devamlı bir gülümsemeyle izlemişti. Rasûlullah çokça tebessüm etmeyi ve nezâketle şaka yapmayı severdi. Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivâyetine göre Peygamberimiz, şakalaşmak derecesine varan samimi söz ve davranışlarla ashâbının içine, onlardan biri gibi karışırdı. Latif latifeler yapar, şakalarında yanlış ve yalan söz bulunmazdı.

Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir adam Peygamber (s.a.s.)’e gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni bir deveye bindir!” dedi. Rasûlullah da: “Ben seni devenin yavrusuna bindireceğim!” buyurdu. Adam: “Yâ Rasûlallah, ben deve yavrusunu ne yapayım (ona binilmez ki)!” deyince Hz. Peygamber: “Acaba deveyi deveden başka bir mahluk mu doğurur? (Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?)” buyurdular” (Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 84, 92). Peygamberimiz, bu sözüyle hem şaka yapmakta, hem de insana bir söz işitince iyice düşünüp derinliğini, muhtevâsını kavramadan reddetmemesi, itirazda acele etmemesi gerektiğini göstermektedir.

Enes (r.a.), Rasûlullah’ın, kendisine: “Ey iki kulaklı!” diye hitab ettiğini, bu sözüyle şaka yapmayı kasdettiğini rivâyet etmiştir (Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 92). Yine Enes (r.a.) diyor ki: “Allah’ın elçisi, biz çocukken yanımıza gelir, bize karışırdı (bizimle beraber otururdu); benim Ebû Umeyr adında bir kardeşim vardı, çok sevdiği ve sık sık oynadığı bir kuşu vardı. Ona: “Ey Ebû Umeyr, Ne yaptı nuğayr (serçe yavrusu)?” derdi.” (Buhârî, Edeb 81, 112; Müslim, Edeb 30; Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 69; İbn Mâce, Edeb 24). Enes’in anlattığına göre, yaşlı bir kadın Rasûlullah’a gelmiş ve Cennet’e gidebilmesi için Ona duâ etmesini ricâ etmiştir. Allah Rasûlü’nün ona: “Hiçbir ihtiyar kadın Cennet’e girmeyecektir!” demesi üzerine, kadın üzülerek ağlamaya başlamıştı. Bunun üzerine, buyurdu ki: "O gün sen ihtiyar olmayacaksın ki. Yüce Allah: 'Biz onları yeniden inşâ etmişiz, onları bâkireler yapmışızdır' (56/Vâkıa, 35-36) buyurmuştur." (Tirmizî, Şemâil)

Hz. Süheyb anlatıyor: Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum. Bunu gören Hz. Peygamber: “Gözün ağrıdığı halde hurma mı yiyorsun?” diye şaka ile takıldı. Ben de: “Ey Allah’ın Rasûlü, ben ancak ağrımayan tarafla yiyorum” cevabını verince, Rasûlullah azı dişleri görünecek derecede tebessüm etti. Ümmü Eymen adlı bir kadın, Hz. Peygamber'e gelerek, "kocam seni eve dâvet ediyor" dedi. Peygamberimiz: "Kocan kim? Şu gözünde ak olan adam, değil mi?" dedi. (Kadın "Vallahi gözünde ak yok" dedi. "Hayır, var!" buyurdu. Kadın, yine: "Hayır, vallahi yok!" deyince Hz. Peygamber: "Herkesin gözünde ak vardır" dedi. Güzel sözlü Güzel Peygamber, "ak" kelimesi ile, gözün koyu renkli halkasını çevreleyen beyaz tabakayı kastediyordu. Fakat bu söz, gözdeki kısmî körlüğü de ifade ettiğinden kadın, bu şekilde anlamıştı. Hz. Peygamber, bu sözüyle aynı zamanda cinas yapmıştı.

Sahâbîler arasında şakalarıyla meşhur olanlar vardır. Nuayman, Ebû Hureyre, Abdullah İbn Huzâfe, Zeyd İbn Sâbit, Büreydetu’l-Eslemî gibi. Hatta sert mîzaçlı Hz. Ömer’in bile şakalarına rastlanır. Bunları, büyük ölçüde Rasûlullah’ın müsâmahasıyla, bu yoldaki örnekliğiyle izah edebiliriz. Esâsen fıtrattan gelen bir meyil olan şakacılığa Rasûlullah müdâhale etmemiş, sadece bazı sınırları beyan etmiştir. Şakacılığı en çok meşhur olan Nuayman (r.a.), Rasûlullah’a bile birçok kez şaka yapmıştır. Anlattığına göre, Medine pazarına turfanda veya güzel bir yiyecek gelince onu veresiye alır, Rasûlullah’a “hediye” olarak getirir, ödeme zamanı gelince, Hz. Peygamber’e gelerek, “hediye”sinin borcunu isterdi. Rasûlullah: “Sen onu bana hediye etmiştin, ne oldu?” deyince, “Bu güzel şeyi Sana lâyık gördüm, param olmadığı için böyle yaptım” derdi. Rasûlullah da Nuayman’ı hep gülerek karşılar ve ona hiç kızmazdı. Hatta onunla karşılaşınca kendini gülmekten alamadığı olurdu. Nuayman’ın bir sefer sırasında, arkadaşı Süveybit’i “köle” diye satması da onun meşhur şakalarından biridir. Bu olay üzerine Rasûlullah ve ashâbı bir yıl güldüler.

Ensardan mizahçı/şakacı bir zat vardı. (Bir gün yine) Konuşup yanındakileri güldürürken Rasûlullah (s.a.s.) elindeki çubuğu (şaka yollu) adamın böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam: “Ey Allah’ın Rasûlü, (canımı yaktınız.) Müsâade edin kısas yapayım!” dedi. Allah Rasûlü de: “Haydi yap!” buyurdu. Adam: “Ama üzerinizde gömlek var, benim üzerimde yoktu (kısasın tam olması için çıkarmalısınız!” dedi. Adamın talebi üzerine, Peygamberimiz gömleğini kaldırıp böğrünü açtı. Adam, Rasûlullah’ı kucaklayıp böğrünü saygıyla öpmeye başladı ve: “Ben bunu arzu etmiştim ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. (Ebû Dâvud, Edeb 160, hadis no: 5224)

Zâhir bin Hârun adlı bir zât, çölden hediyelerle birlikte Rasûlullah’a gelirdi. Rasûlullah da ayrılacağı zaman Zâhir’in ihtiyaçlarını tedârik ederdi. Rasûlullah: “Zâhir, bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, Biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz” buyururdu. Sert yapılı ve biraz da yakışıklı olmayan bir adam olmasına rağmen onu severdi. Bir gün Rasûlullah, ürünlerini sattığı sırada Zâhir’e yaklaşmış ve arkadan ona sarılmıştı; Zâhir arkasına dönemiyor, kim olduğunu göremiyordu. “Bırak gideyim, Kimsin sen?” dedi. Fakat arkasına döndüğünde Rasûlullah’ı görünce sırtını Rasûlullah’ın göğsüne yasladı. Rasûlullah: “Kim bir köle satın alacak?” dedi. Zâhir; “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah için, işe yaramaz bu mal!” deyince, Rasûlullah şöyle cevap vermişti: “Hayır; Allah indinde, senin değerin yüksektir.”

Hz. Peygamber ve ashâbının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı ve yalan cinsinden olmayan şakalardır. Böylesi şakalar, insanlar arasında muhabbeti arttırır. Rasûlullah (s.a.s.) şaka âdâbıyla ilgili uyarılarda da bulunmuştur. Meselâ şakada yalana yer verilmemelidir. "Cemaati/toplumu güldürmek için yalan konuşanların vay haline, vay haline, vay haline!" (Ebû Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Zühd 8). "... Şaka da olsa yalanı terkedene Cennetin ortasında bir makam (köşk) söz veriyorum." (Ebû Dâvud, Edeb 8).Şaka yoluyla başkası küçük duruma düşürülmemelidir (Tirmizî, Birr 58). Ateşle, silahla korkutarak şaka yapılmamalıdır. Şaka, câiz sınırlarda bile olsa ifrâta gidilmemeli, özellikle insanları güldürmek meslek haline getirilmemelidir. Bir kısım mubahlar vardır ki, onlar çok sık yapıldığı zaman günaha dönüşebilir. Şakanın eziyet, sıkıntı verici ve rahatsız edici olanı da yasaktır. El şakaları ve öldürücü, yaralayıcı âletlerle yapılan şakalar tehlikeli olabileceğinden yasaklanmıştır.

Bütün bunlarla birlikte, Yüce Rasûl, çok gülmeyi, özellikle kahkaha atmayı hoş görmez, hiçbir konuda aşırılığı sevmezdi. Geceleri teheccüd için ayırdığı saatlerde, secde yerini ıslatacak kadar gözlerinden inci gibi yaşlar döküldüğü olurdu. Sebebi sorulduğunda, verdiği cevap şuydu: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" (Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 19; Müslim, Sıfatu'l-Münâfıkîn 18). O, şükrettiğini, geceleri nâfile ibâdetlerle Allah'a gösterirken; gündüzleri tebessümü, hoşgörüsü, iyimserliği ve sevecenliğiyle insanlara isbat ediyordu. Çünkü surat asılarak, şikâyetler edilerek şükreden bir kul olunamazdı. Efendimiz'in gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbıyla başbaşa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. "Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız!" buyuran o büyük zâtın insanların içinde, çevresine huzur ve saâdet dağıtan tebessümü, şükrünün dışa yansımasıydı. O'nu örnek alması gereken mü'min, içinden duâ, haşyet, takvâ, İslâm'ın derdi, müslümanların durumları ve bunları düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara gülümseyen, şükrettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zâlimlerin kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat asmanın karşısındakine hakaret ve kul hakkına tecâvüz olduğunu bilmeli, kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.

Önceden İslamı sadece yaşıyorlardı.Sonra hem yaşayıp hem konuşmaya başladılar.Şimdi ise sadece konuşuyorlar...

İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı şükretmeli, hamdetmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boş vermiş tavır, vur patlasın çal oynasın anlayışı mü'minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli. İslam, insana huzur verir. Câhiliyye düzenini muazzam bir inkılapla deviren peygamber nizamının ve o çağın adı "asr-ı saâdet", yani mutluluk çağıdır. Müslüman dünyada da haseneler içindedir. Etrafındaki güzelliklere karşı gözü kör değildir. Yaratılanı sever, Yaratan'dan ötürü. İçinde yarım bardak su olan kabın dolu tarafını görür. Ama, gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını önce kendisi doldurmaya çalışır.

Unutmayalım; O, bizden çok daha fazla eziyet ve sıkıntılara muhâtaptı. O, hepimizden daha fazla açlıkla (geçim sıkıntısıyla) karşı karşıyaydı. O, en sorumlumuzdan daha çok mes’ûliyet ve yük taşıyordu. Bizim hiç birimizle kıyaslanmayacak kadar kuşatıcı ve ezici problemin çözümüyle uğraşıyordu. Ama, bizden çok farklı olarak hiç şikâyetçi değildi, suratı asık, stres yüklü, bezgin, sıkıntılı, karamsar... değildi. Her konuda olduğu gibi, O bize bu konuda da örnek (33/Ahzâb, 21) olmalı, O’nun bu sünnetini ihyâ ederek ihyâ olmalı, O’nun saâdet asrını her şeyiyle zamanımıza taşımalıyız. İnsanlar içinde tebessümlü bir yüzle, huzurlu, mutmain bir duruşla bulunamayan; gece teheccüd seccâdesine de gözlerinden inciler saçamaz. “... Lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn: ... Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi, onlar üzülmezler.” (2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277...)

Filistin’de kıyâm eden yiğit delikanlının şehâdet makamına ulaşamıyorsak; ümmetin fesâdının zirvede olduğu şu yerde ve şu zamanda, unutulan bir sünneti ihyâ ederek olsun, şehid sevâbına ulaşalım: Çevremizdeki tüm müslümanlara karşı neşeli, şakacı olalım. Tebessümümüz, gülen yüzümüz, huzur kaynağını bulduğumuzun ilânı, saâdeti bu asra taşımanın yansıması olsun. Dilin şikâyeti, suratın asıklığı, daha çok küfrün/nankörlüğün göstergesi, stres ve rûhî bunalımlar da kalpteki nifak hastalığının belirtisi olabilir; gülen yüzün çoğunlukla şükrün ifâdesi olduğu gibi. Dilimizle sunamadığımız mesajı, hiç değilse yüzümüzle verelim. Yüzümüz dâvet etsin huzura ve cennete öncelikle. Yüzümüze bakan bize hayran olsun, bize benzemeye, bizim gibi olmaya çalışsın. Önce yüzümüz, sonra sözümüz nefret ettirici değil, müjdeleyici olsun!

Haydi ne duruyorsunuz, siz de değiştirin şu şikâyetçi/nankör kimliğinizi. İçiniz ağlasa bile gülsün yüzünüz, sevindirin/güldürün birbirinizi. Haydi, ne duruyorsunuz, çocuğunuzun veya kardeşinizin başını okşasanıza. Eşinize latif latifeler yapsanıza, kalbini incittiğiniz dâvâ kardeşinize keffâret olarak, kalp tâmiri cinsinden 61 kez sevginizi göstersenize. Bir müslüman yüzüne bakmanın cennete bakmakla eş olduğunu yüzünüzle haykırsanıza. Yanınızdaki kardeşinizle, arkadaşlarınızla kucaklaşsanıza. Tanıdığınız ve tanımadığınız tüm müslümanlara selâmı bayraklaştırsanız, tebessümle hediyeleşseniz ya... Hâlâ ne duruyorsunuz? Kıyâmet gelmeden namazdakine benzer kıyâm için gerekli donanım olarak, öncelikle içimizdeki devrimin dışımıza yansıması kabilinden tebessümü Gül Devrinin mîrâsı ve simgesi olarak insanlara sunsanız ya... “El-hamdü lillâh!” ve “Yâ Rab, Sana şükürler olsun!” ifâdelerini, Kitabınızın başından kendi başınıza kopyalayıp yüzünüze de yazsanıza... Gül Peygamber gibi etrafınıza güller, gülücükler dağıtsanıza! Gül Peygamber gibi... Gönlümüzü güldüren Peygamber gibi... Özünde, sözünde ve yüzünde güller açan Peygamber gibi... (Fedâkâr Kızmaz, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 326-328)

 

 

 

 

 

 

 

Ailede Din Eğitimi İlkeleri 

1.   Ilk Dini Bilgiler Ailede Verilmeye Baslanmalidir.

Ailenin hem psikolojik, hem de pedagojik, hem de sosyolojik öneminin yaninda, çocuga dini formasyon kazandirilmasinda da en önemli faktör oldugu bilinmektedir. Ailenin çocuk egitiminde bu denli önemli olusu, gerek Kur’an ayetleri, gerekse Hz. Peygamber’in (s) hadislerinde de vurgulanmistir. Islam egitimcileri ise bu iki kaynak dogrultusunda, ailenin, çocuklarin dini egitimlerinden öncelikle sorumlu olduklarini ifade etmislerdir. Batili psikolog ve pedagoglarin da egitimde ailenin önemine özellikle dikkat çektiklerine sahit olunmaktadir. Bütün bunlardan hareketle, ailenin, çocuklarin din egitimi ve ögretiminde en önemli unsur oldugunu ifade etmemiz mümkündür.

1990-1992 yillarinda gerçeklestirdigimiz bir arastirma esnasinda, anketimizi cevaplayan ögretmenlerin % 99’unun, din egitimi-ögretimine ailede baslanmasi gerektigini ifade etmeleri de anlamlidir. Bu bilgiler gözönüne alinarak denilebilir ki, aile, ilk yillarda çocugun bakimi, korunmasi ve kollanmasindan sorumlu oldugu gibi, ona saglam ve tutarli bir dini formasyon kazandirilmasindan da sorumludur.

Ailenin bu sorumlulugu, öncelikle ailenin olusumunu saglayan anne babayi ilgilendirmektedir. Gerçekte çocugun egitim-ögretiminden sorumlu olan anne babanin, din egitimi-ögretimi faaliyetini yürütürken de birlikte hareket etmeleri, bu isi yekdigerinin üstüne atmamalari gerekmektedir. Ögretmenlerin %73 ; ögrencilerin ise %63,9 düzeyiyle, bu görevi, "anne babanin birlikte yürütmeleri gerektigi”ni ifade etmeleri ne kadar yerindeyse, arastirmalarimizin bir diger bulgusunda, bu birlikteligin %24,8 oraniyla sinirli kalmasi da o derece düsündürücüdür. Ögrencilerin, ailelerince gerçeklestirilen din egitimi-ögretiminden %41,8 düzeyinde olumsuz yönde etkilenmelerinde, anne babanin bu egitimi birlikte ve sistemli bir sekilde yerine getirmemelerinin rol oynadigi inancindayiz. Bu itibarla, ilk çocukluk yillarinda ailede gerçeklestirilen din egitimi-ögretiminde en ideal olan tarzin, bizzat anne babanin birlikte yürüttükleri egitim-ögretim faaliyeti oldugu söylenebilir. Öte yandan, pedagog Rousseau’nun bu konudaki görüsü de söylenenleri desteklemektedir. Rousseau’nun ”... Hakiki sütnine ana oldugu gibi, hakiki mürebbi de babadir. Ana ile baba sistemleri hususunda birbiriyle anlassinlar. Çocuk birinin elinden ötekinin eline geçsin. Makul ve mahdut zihinli bir baba tarafindan terbye edilmek, dünyanin en mahir hocasi tarafindan yetistirimekten daha iyidir” seklindeki görüsleri, ”çocugun kisiliginin olusmasi ve güçlenmesi için tutarli bir aile ortaminda yetismesi gerektigi”ni ifade eden psikologlara, ilham kaynagi olmustur.

Çocukluk çaginin ilk yillarinda anne baba tarafindan yerine getirilmesi gereken bu faaliyetin hangi yaslardan itibaren baslamasi konusunda kesin bir sinir yoktur. Ancak Hz. Peygamber’in, konusmaya baslayan çocuklara birtakim dini nitelikli cümleler ve ayetler ezberlettigine dair rivayetler gözönüne alindiginda, çocugun dil gelisimiyle birlikte, konusmaya basladigi çagdan itibaren dini egitiinin de baslayabilecegi sonucuna ulasilabilir. Bu baglamda, Hz. Peygamber’in fitratla ilgili hadislerinden birinde ”...Çocugun bu (fitrat) hali konusma çagina kadar devam eder. Sonra, artik ebeveyni onu yahudi, hristiyan veya mecusilestirir” ifadesini hatirlamamiz, dil gelisimiyle birlikte din egitiminin de baslatilmasinin önemini ortaya koyacaktir. Nitekim gerek ögretmenler ve gerekse ögrencilerin de üzerinde birlestikleri 3-4 yaslari hem Hz. Peygamber’in sünnetine, hem de pedagojik realiteye uygundur. O halde, bu yaslardan itibaren ölçülü, düzeli ve kararli bir sekilde din egitimine baslanabilecegini, bunun ayni zamanda çocuk için oldukça grekli bir konu oldugunu, anne babalarin ise ihmal etmemeleri gereken bir görev oldugunu söyleyebiliriz.Kaynak: Ailede & Okulda Ideal Din Egitimi, Dç. Dr. Mehmet Emin Ay

 

 

2. Anne Baba Dini Prensipleri Bizzat Yasayarak Örnek Olmalidir

Anne babanin çocuk için en önemli örnegi teskil ettigi, psiko-pedagojik kaynaklarda üzerinde genisçe durulan bir konudur. Gerek Kur'an'i Kerim, gerekse Hz. Peygamber de, anne babanin dini prensipleri bizzat yasayarak örnek olmasini emrederken, Islam egitimcilerinden özellikle Gazali ve ayni görüsü paylasan digerleri de, anne babanin çocuk için en önemli örneki oldugu noktasinda birlesmislerdir. Pedagog Vegio da anne babanin çocuga örnek olmasi gerektigini ilk savunanlardandir. Gerçekte anne, dinin ilk ”ögretmeni” sayildigi gibi, baba da ilk ”mürebbi”(egitimci) kabul edilmistir. Bu nedenle, anne babanin dini rensipleri bizzat yasayarak çocuk üzerinde en önemli etkiyi yapacagi muhakkaktir. Bu konuda, ögretmenlerin %56.1’i, ögrencilerin de %43.96’si ”özellikle anne babalar dinin prensiplerini bizzat yasayan kis olmali ve çocuk için ilk örnegi teskil etmelidirler” görüsündedirler. Bundan dolayi denilebilir ki , anne babanin, dinin gereklerini bizzat yerine getirerek çocuguna ”örnek” olmasi sarttir. Bu sekilde örnek olamayan ebeveynin, çocuk üzerinde sayginligi olmayacak ve çocuktan beklenen saygiyi da göremeyecektir. Din egitiminde uygulanan metodlarin içinde en ideal olaninin ”çocugu ibadete tesvik, birlikte ibadet ve ardindan sohbetle anlatmak” oldugu, arastirmamizin dikkat çeken bulgularindandir. Bu sekildeki bir yaklasim, salt hosgörü ve mükafata dayali egitimden ve özellikle baski ve SIKI disiplinden çok daha olumlu sonuçlar verecektir.

Anne babanin ibadetlerini yerine getirerek çocugun gözünde bir model teskil etmelerinin yaninda, çocugun hayal dünyasinda, kendisine örnek alacagi baska ideal karakterler de olusturulmalidir. Bu konuda Peygamberimiz ve diger peygamberler ile din büyüklerinin hayatlarindan bahseden dini nitelikli hikaye ve menkibelerin, büyük oranda olumlu etkisi olacaktir. Nitekim ögretmenlerin %43.9’u ve ögrencilerin % 38.46’si da, ”Çocukluk yillarinda, onlara dini nitelikli kitaplar okunmasi ve okutulmasi; bu konudaki kasetlerin dinletilmesi veya izletilmesini” istemektedirler.Kaynak: Ailede & Okulda Ideal Din Egitimi, Dç. Dr. Mehmet Emin Ay

 3. Çocuk Psikolojisi Iyi Bilinmelidir

Çocuk psikolojisinin iyi bilinmesi, anne babanin yürütecegi egitim-ögretim faaliyetinde önde gelen sartlardandir. Çocuk ruhu hakkinda yeterli bilgiye sahip olmayan ebeveynin, egitim-ögretimde birtakim hatalara düsmesi kaçinilmazdir. Bu nedenle, ebeveyn, çocuk psikolojisine dair bilgiler edinmeli ve çocugun ruhi yapisini tanimaya çalismalidir. Bilindigi üzere, Hz. Peygamber’i egitim-ögretimde basarili kilan faktörlerden biri de muhatabini tanimasi ve egitimini ona göre yapmasiydi. Ibn Sahnun, Ibn Sina, Ibnu’l-Hacc, Alaeddin Çelebi gibi Islam egitimcileri de, çocuk psikolojisini bilmenin ve ona göre hareket etmenin gerekli olduguna, çünkü her çocugun farkli ir sekilde disipline edilebilecegine inanmaktaydilar.

Din egitim-ögretiminde, genel egitiin temelleri olan psikoloji ve pedagoji kurallarinin bilinmesi kaçinilmazdir. Çünkü çocugu tanimak, onun ruh ve beden gelisimini dogru olarak tesbit etmek, egitim-ögretim yapabilmenin ilk sartidir. Özellikle din egitimi gibi hassas bir konuda, çocugun psikolojik yapisinin çok iyi bilinmesi elzemdir. Rousseau bu gerçegi, ”Çocuk zekasini çok iyi taniyan bir zatin, onlara mahsus bir akaid kitabi yazmasini pek isterim” ifadesiyle dile getirmektedir.

Çocuk psikolojisine dair bilgilerle donanmis anne baba, egitim-ögretimde, ”muhatabi tanima” ; ”tedricilik” ; ”kolaslastirarak ögretme” gibi konulardan haberdar olacak ve yapilmamasi gereken tenkit, tehdit, aleyhte kiyaslama, kiskandirma... gibi hatalara düsmeyecektir. Özellikle, tedricilik prensibinin, çocugun dini egitiminde mutlaka uyulmasi gereken bir husus oldugu inancindayiz. Ögretmen ve ögrencilerin %43 düzeyinde arzu ettikleri bu durum, gerek Kur’an’da, gerekse hadislerde de açikça gözlenmektedir. Hz. Peygamber ile uzun yillar beraber bulunan Ibn Abbas’in, ”Tek secdeyle de olsa çocuklariniza namaz kilmalarini söyleyiniz" tavsiyesine yapilan itiraza ”Bos yere vakit geçirmelerindense, bu sekilde namaza alismalari daha iyidir" cevabini vermesi, tedricilik prensibine, namaz egitimi konusunda güzel bir örnektir. Kaynak: Ailede & Okulda Ideal Din Egitimi,  Dç. Dr. Mehmet Emin Ay

  4. Allah Sevgisi Esas Olmalidir

Gerek ögretmenler, gerekse ögrenciler, ailede gerçeklestirilen din egitimi-ögretiminde, Allah korkusundan ziyade, Allah sevgisinin esas olmasi gerektigi hususunda görüs birligi içindedirler.

Inanç duygusunun temeline bakildiginda, iki esas duygu görülecektir. Allah sevgisi ve Allah korkusu. Bu duygular ayni zamanda, insani ibadete yönelten faktörlerdir. Ancak bizim için sözkonusu olan, henüz ibadet ile mükellef olmayan çocukta, bu iki duygunun nasil bir etki biraktiklaridir. Yerli-yersiz yapilan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakim olumsuz sonuçlara yol açtigi belirlenmistir. Bu nedenle denilebilir ki, ilk yaslardan itibaren baslatilmasi gereken din egitimi-ögretimindeAllah sevgisi esas olmalidir. Zira, henüz mürecced kavramlarin, suç ve cezanin, günahin ne demek oldugunu kavrayamayacak küçük yastaki çocuklarin ruh dünyasinda önemli bir rol oynayan korku duygusunun. "Allah korkusu" sekline dönüstürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri yanlis bir tutumdur. Daha önemlisi, çocugun ilk egitimcisi olan anne babalarin, çocugun herhangi bir hatali hareketini gördükleri zaman ”Allah seni tas yapar / Gözünü kör eder / Cehennemde yakar” vb. ifadelerle vazgeçirmeye çalismalari, çocugun ruh sagligi ve gelecek hayati için son derece zararlidir. Herseyden önce, çocuga, Allah Teala’yi, sadece cezalandiran, azap veren biri olarak tanitmak, Islam akidesine ve egitim ilkelerine ters düsmektedir. Çünkü Allah Teala’nin, Celal (zalimleri kahreden, kötüleri cezalandiran) sifatlari yaninda, pekçok Cemal (kullarini seven, koruyan) sifatlari da vardir. Gerçekte, kullarini seven ve onlara sayilamayacak kadar nimetler veren Allah Teala’yi, çocugun henüz islenmemis, temiz ve saf zihninde ”çocuklara kizan, azap veren, cezalandiran biri” olarak sekillendirmenin hiçbir dogru tarafi yoktur. Surasi unutulmamalidir ki, çocuk ruhunu Allah korkusuyla disipline etmek belki –bir müddet için- mümkündür; ama bu kalici olmadigi gibi birtakim zararli sonuçlar da doguracaktir. Onun disipline edilmesinde basvurulacak yegane duygu ise Allah sevgisidir. Kaynak: Ailede & Okulda Ideal Din Egitimi,  Dç. Dr. Mehmet Emin Ay

Hz. Muhammed'in (s) Evliliği ve Çocukları

Bütün Mekke'liler gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) de amcasıyle birlikte ticâret yapıyordu. Gerek çocukluğunda, gerekse ticâret hayâtında, dürüstlüğü ile tanınmıştı. Sözünde durmadığı, yalan söylediği, başkalarına zarar verecek bir davranışta bulunduğu, bir kimseyi incittiği asla görülmemiş; dürüstlüğü dillere destan olmuştu. Bu yüzden Mekke'liler O'na "el-Emîn" (her konuda güvenilir kişi) diyorlardı. O'nun bu yüksek ahlâkını öğrenen Kureyşin zengin kadınlarından Hatice, kendisine sermâye vererek ticâret ortaklığı teklif etti. Böylece Peygamber (s.a.s.) ile Hatice arasında ticâret ortaklığı başladı.

Kureyş’in Esed oğulları kolundan Huveylid kızı Hatice zeki, dirâyetli, şeref ve asâlet sâhibi, 39-40 yaşlarında zengin ve güzel bir hanımdı. Daha önce iki defa evlenmiş ve dul kalmıştı. Kureyş’in ileri gelenlerinden pek çok isteyenler olmuş, fakat hiç biri ile evlenmemişti. Güvendiği kimselere sermâye vererek ticâret ortaklığı yapıyor, böylece servetini artırıyordu. Yüksek ahlâk ve yardımseverliği sebebiyle, kendisine Müslümanlıktan önce "Tâhire" denildiği gibi, sonra da "Haticetü'l-Kübra" denilmiştir.

Hz. Hatice bir ticâret kervanıyla Peygamberimiz (s.a.s.)'i Şam'a gönderdi. Kölesi Meysere'yi de hizmetine verdi. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.) Şam'a kadar gitmedi; malları Busra'da satarak geri döndü. Çünkü Bahîra'nın ölümünden sonra yerine geçen Râhip Nestûra da, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Şam'a gitmesini uygun bulmamıştı.

Üç ay kadar sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.) beklenilenin çok üzerinde kazanç elde ederek döndü. Hz. Hatice, bu büyük insanın emniyet, dürüstlük ve gayretine hayran oldu. Daha sonra araya aracılar girdi; evlenmeleri kararlaştırıldı. Bu esnâda Hz.Muhammed (s.a.s.) 25, Hz Hatice ise 40 yaşlarındaydı.

Nikâh, Hatice'nin amcazâdesi, Varaka oğlu Nevfel tarafından Hz. Hatice'nin evinde kıyıldı. Ebû Tâlib ile Varaka birer hitâbede bulunarak, her iki âilenin üstünlük ve meziyetlerini dile getirdiler. Esâsen, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Hatice'nin soyları Kusayy'da birleşir. Hz. Hatice'ye 20 dişi deve mehir verildi. Nikâhtan sonra develer kesilerek dâvetlilere ziyâfet çekildi.

Evlenmelerinden sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hatice'nin evine geçti. Örnek ve mutlu bir âile yuvası kurdular. Hz. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e derin bir saygı ve sevgi ile bağlıydı. Peygamberliğinden önce olduğu gibi, Peygamberlik devrinde de en büyük yardımcısı oldu. Yüksek ve eşsiz ruhlu bir hanım olduğunu gösterdi.

Peygamberimiz (s.a.s.)'de ondan son derece memnundu. O devirde çok evlilik âdet olduğu ve bir çok teklifler aldığı ve aralarında yaş farkı da bulunduğu halde, onun üzerine evlenmedi; ölümünden sonra da onu hep hayırla andı.

Peygamberimizin Çocukları

Peygamberimiz (s.a.s.)'in Hz. Hatice'den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere sırasıyla, Kasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah adlarında altı çocuğu oldu. Araplarda ilk çocuğun adı ile anılma âdet olduğundan Hz.Peygamber (s.a.s.)'e de "Ebü'l-Kasım" denildi. Kasım ile Abdullah küçük yaşta öldüler. Kızları büyüdüler. Fakat Fâtıma'dan başka hepsi de babalarından önce vefât ettiler. Yalnız Fâtıma, Peygamber (s.a.s.)'in vefâtından sonra altı ay daha yaşadı.

Peygamberimiz (s.a.s), kızlarının en büyüğü Zeynep'i, Ebu'l-Âs ile evlendirdi. Ebü'l Âs, Müslüman olmadığı için, Zeynep'in hicretine izin vermemişti. Bedir Savaşında esir düştüğünde. Zeynep'i Medine'ye göndermek şartı ile serbest bırakıldı. Daha sonra Müslüman olarak Medine'ye geldi. Zeynep'i tekrar aldı.(44)

Rukiyye ile Ümmü Gülsüm'ü, amcası Ebû Lehep'in oğullarından Utbe ve Uteybe ile evlendirmişti. İslâmiyetten sonra Ebû Lehep, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e olan düşmanlığı sebebiyle oğullarına eşlerini boşamaları için baskı yaptı. Onlar boşadıktan sonra, Rasûlullah (s.a.s.) Rukiyye'yi Hz. Osman'la evlendirdi. Rukiyye'nin ölümünden sonra da Ümmü Gülsüm'ü nikâhladı. Bu yüzden Hz. Osman'a "iki nûr sâhibi" anlamına "Zi'n-nûreyn" denildi.

En küçük kızı Fâtıma'yı ise Hz. Ali ile evlendirdi. Hasan ve Hüseyin, Hz. Fâtıma'nın çocuklarıdır. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in nesli, Hz. Fâtıma ile devâm etmiştir.

Peygamberimiz (s.a.s.)'in Mısırlı eşi Mâriye'den de İbrâhim adlı bir oğlu olmuş, fakat Hicretin 10. yılında henüz iki yaşına girmeden ölmüştür.

 

Hz. Peygamber'in Akrabaları İle İlişkileri


Hz. Peygamber'in sosyal hayatın düzenlenmesi hususunda Kur'an kaynaklı bazı ilkeler ortaya koyduğu görülür. Müslümanların birbirleriyle kardeş oldukları, insanların birbirlerine karşı iyilik ve yardımda bulunmaları ve zulme karşı hep birlikte cephe almaları gibi prensipler bu ilkelerden birkaç tanesidir. Bunlardan ayrı olarak sosyal hayatın düzenlenmesine yönelik bizzat Hz. Peygamber'in tatbikî olarak ortaya koyup bütün müslümanları teşvik ettiği bir çok uygulama örnekleri de vardır. Zayıf-güçlü, zengin-fakir ayırımı gözetmeksizin tüm müslümanlara eşitlikle muamele edilmesi, Medine'de Ensar ve Muhacirler’in birbirlerine destek olma açısından İslam kardeşliğinin yanında daha somut bir kardeşlik müessesesinin kurulması, yardımlaşma ve hediyeleşme ile selâmı yaygınlaştırma teşvikleri bütün bu uygulama örneklerinden birkaçı durumundadır. Alınan bütün bu tedbirler ve ortaya konulan ilkeler hep genel anlamda uyumlu ve barış içerisinde yaşayan bir toplumu oluşturmak gayesine matuftur.
Diğer taraftan kişinin yakın çevresi olarak ifade ettiğimiz ailesi ve yakın akrabalarla ilişkileri de bu çerçevede önemli bir yere sahiptir. Cahiliye Arap toplumunda asabiyet ruhunun ortaya çıkmasına neden olan kabile taassubu, insanların aynı kabile ve kol içerisinde birbirleriyle olan yakın akrabalıkların oluşturduğu bir durumdu. Ancak bu, o dönemde olduğu gibi daha önceki yıllarda da önemli kabilevî savaşlara ve çekişmelere neden olmuştu. İşte Hz. Peygamber'in kabile içi ve yakın akrabalar arası ilişkilerde ortaya koyduğu örnek yaşam, o dönem kabile taasubundan kaynaklanan iç çekişmeleri bir kenara koyduğu gibi, aile ve akrabalarla olan ilişkileri daha makul ve meşru çerçeveye oturtmuştur.
Rasûlullah’ın aile ve yakın akrabaları ile ilişkilerini Ehl-i Beyt'i ile ilişkileri şeklinde de ifade etmemiz mümkündür. Zira, gerek Kur'an ve hadis temeline dayanan deliller, gerekse Ehl-i Beyt tabirinin Arap dili içerisindeki kelime anlamı bu iki unsuru da içerisine aldığını ortaya koymaktadır. Dar anlamıyla Rasûlullah’ın eşleri, çocukları, Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i içerisine alan bu tabirin, geniş anlamda müslüman olan tüm yakın akrabalarını da içerisine aldığı kabul edilmektedir.


Eşleri ile İlişkileri


Hz. Peygamber'in Hz. Hatice ile başlayan evlilik hayatı, onun vefatından sonra yaptığı diğer evliliklerle devam etmiştir. Rasûlullah vefat ettiğinde bunlardan dokuz eşinin sağ olduğu bildirilmiştir.
Rasûlullah'ın hanımlarının altısı Kureyşlidir. Bunlar Hz. Hatice, Hz. Aise, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Habibe, Hz. Ümmü Seleme ve Hz. Sevde'dir. Kureyş dışındaki Araplardan olanlar ise Hz. Zeyneb bint Cahş, Hz. Meymûne bint Haris, Hz. Zeyneb bint Huzeyme, Hz. Cüveyriye bint Haris ve Arap olmayanlar ise Benû Nadir kabilesinden Safiyye bint Huyey, Mâriye el-Kıptiyye'dir. Hz. Peygamber'in hayatında vefat eden iki eşi ise, Hz. Hatice ve Hz. Zeyneb bint Huzeyme'dir.
Hz. Peygamber'in aile hayatı, getirmiş olduğu Îslamî prensipler çerçevesinde şekillenmiş, teorik olarak bildirdiği ilkelerin pratik olarak hayata tatbikini ümmetine göstermiştir. Onun aile hayatında dünya ve ahiret huzurunu elde etmek için ümmetine yaptığı şu tavsiye, aile hayatında huzur ve saadetin temelini belirleyen bir prensip görünümündedir: “Sizin en hayırlınız, ehline karşı en hayırlı olanınızdır. Ben eşlerine karşı en hayırlı olanınızım. Sizlerden hanımlarına iyi davrananınız en iyiniz, onlara kötü muamele edeniniz ise en kötünüzdür.”
Hz. Peygamber'in İbrahim hariç çocuklarının tümü Hz. Hatice'den dünyaya gelmişlerdir. Bunlar Kasım, Abdullah, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma'dır. Hz. Peygamber'in diğer oğlu İbrahim ise Mukavkıs tarafından kendisine hediye olarak gönderilen Mariye'den dünyaya gelmiştir. Erkek çocukları küçük yaşlarda iken vefat etmelerine karşılık kız çocukları büyümüşler ve evlenmişlerdir.
Rasûlullah'ın evlilikleri birçok farklı durum ve yönleri ihtiva etmesi nedeniyle müslümanlara her noktada örnek olma özelliğine sahiptir. Hz. Hatice ile olan evliliği tek eşlilik örneği ve yaşantısını bize sunarken, diğer evlilikleri ise, farklı hanımlarının farklı kişisel özellikleri karşısındaki tutumunu ortaya koyması açısından bir zenginliği ortaya çıkarmıştır.
Bu noktada ilk olarak ifade edebileceğimiz unsur eşlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde doğruluk ve sadakat prensibine bağlı olmalarıdır. Huzurlu bir aile yaşantısının vazgeçilmez bir unsuru olan doğruluk ve sadakat konusunda Hz. Peygamber’le eşleri arasında cereyan eden sayısız örnek bulmamız mümkündür. Rasûlullah ile ticarî faaliyetlerle başlayan ilişkileri evlilikle neticelenen Hz. Hatice'nin ona gösterdiği sadakat örneği bu konuda ilk zikredilebilecek bir örnek olmaktadır. Hz. Hatice, gerek nübüvvetten önce gerekse nübüvvetten sonra maddî ve manevî desteğini hiçbir zaman ondan esirgememiştir. Kendisine ilk vahiy geldiğinde korkan ve endişelenen Hz. Peygamber, durumu Hz. Hatice'ye anlatmıştı. Hz. Hatice ise onun hasletlerini sıralayarak: "Hayır vallahi Allah kesinlikle seni utandırmayacaktır" diyerek, ona gelenin melek, kendisinin de Peygamber olduğunu bildirerek onu teskin etmişti.
Rasûlullah ile hanımları arasındaki sadakatin diğer bir örneğini de, Hz. Peygamber'in kendisinden dünyalık şeyler isteyen eşlerini vahyin emriyle, Allah ve Rasûlü ile dünya nimetlerini tercih noktasında serbest bırakması, onların da Allah'ı, Rasûlünü ve ahiret hayatını tercih etmeleridir.
Rasulullah'ın aile hayatında eşlerinin ona gösterdiği sadakate karşılık, Hz. Pey-gamber'in de onların haklarına riayet ettiğini görüyoruz. Asıl itibariyle aile içerisinde eşlerin karşılıklı olarak birbirlerinin haklarına riayet etmeleri Kur'an-ı Kerim'de zikredilen bir prensip olarak karşımıza çıkmaktadır: "...Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır,.." ifadesi bu konuya işaret etmektedir. Bu hususla ilgili olarak Rasûlullah'ın bir sefere çıkacağı zaman eşleri arasında kura atması ve sırayla eşlerini yanında götürmesi, yine, her eşi için bir gün ve gece tahsis etmesi onların haklarına gösterdiği titizliğin örnekleri olmaktadır. Hz. Aişe'ye olan sevgisinin daha fazla olduğu, birçok rivayete yansıyan bir konu olmakla birlikte bu durum eşleri arasında bir eşitsizliğe ve muamele farklılığına neden olmamıştır. Nitekim hayatında gösterdiği uygulamalarla müslümanlara örnek olarak sunduğu bu hususu Veda Hutbesi’ndeki temel ilkeler çerçevesinde de zikrederek konunun önemine işaret etmiştir; "Ey insanlar, sizin kadınlar üzerinde birtakım haklarınız vardır. Onlar sizin haklarınıza riayet etmelidirler. Onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Onlara karşı iyi davranınız. Eşlerinize şefkatle muamele ediniz. Siz onları Allah'ın ahdi ile aldınız. Onlar size Allah'ın ahdi ile helal olmuştur..."
Bir defasında kadınların kocaları üzerindeki haklarının neler olduğunu soran bir sahabiye Rasûlullah: "Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, yüzlerine vurmamak, onu çirkin görmemek" diye cevap vermiştir.
Hz. Peygamber'in tüm hanımları da bir eş ve bir peygamber olarak Rasulullah'ın haklarına riayet etmişler, peygamberliğinden kaynaklanan hususiyetlerinin korunmasında gerekli titizliği göstermişlerdir. Bir defasında Hudeybiye anlaşmasının devam etmesini istemek üzere Mekke müşriklerinin reisi durumunda olan Ebû Süfyan Medine'ye gelmişti. İnsanların kendisine rağbet etmemesi üzerine kızı Ummü Habibe'nin evine giderek ondan yardım istemeyi düşünmüştü. Kızının yanına girdiğinde Rasûlullah'ın sedirinin üzerine oturmak istemiş, ancak Ümmü Habibe buna müsade etmemişti. Bunun üzerine Ebû Süfyan: "Ey kızım, beni mi yataktan kıskanıyorsun yoksa yatağı mı benden?" diye sorunca O: "Sen müşriksin ve necissin, Rasûlullah'ın yatağına oturamazsın" diyerek bu konudaki hassasiyetini göstermiştir.
Aile hayatındaki huzuru sağlayan diğer bir önemli husus da, eşlerin birbirlerine karşı gösterecekleri sevgi ve saygı unsurudur. Rasulullah'ın birçok hadisine yansıyan bu unsur, onun pratik hayatında da gösterdiği husus olmuştur. Bir hadisinde: "Müminlerin iman bakımından en mükemmeli huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız kadınlarına karşı hayırlı olanlardır" buyurmaktadır. Yine, "bir kimse hanımına kin beslemesin, onun bir huyunu beğenmezse bir başka huyunu beğenir", "Size hanımlarınıza iyi davranmanızı tavsiye ediyorum..." örneklerinde ifadesini bulan bu emirler hep eşler arasındaki sevgi ve saygıyı temin etmek içindir. Hz. Peygamber, Hz. Hatice'nin saygısı ve fedakârlığını, onun sağlığında olduğu gibi vefatından sonra da unutmamış, her fırsatta sevgi ve saygı ile anmıştır. Yine onun hatırasını andığı bir günde Hz. Aişe: "O yaşlı kadını ne anıp duruyorsun? Allah onun yerine sana daha iyisini verdi" deyince, Rasûlullah buna kızmış ve: "Allah, bana ondan daha hayırlısını vermedi. O, hiç kimsenin kabul etmediği bir zamanda bana iman etti, herkesin beni yalanladığı bir zamanda o beni tasdik etti, kimsenin bana bir şey vermediği esnada, o malını benim için kullandı ve kimsenin çocuk vermediği bir dönemde o bana çocuk verdi" diye cevap vermiştir. Diğer taraftan, kendisine en sevgili kim olduğu sorusuna "Âışe", erkeklerden de "Onun babası" şeklinde cevap vermesi, Rasulullah'ın eşlerine duyduğu sevgi ve saygıyı gösteren bir unsur olmaktadır.
Rasûlullah'ın aile fertleriyle ilişkilerinde hoşgörü ve fedakârlık örneklerinin yanı sıra sevinç ve üzüntüde birlik ve destek olma unsurlarının da önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Onların meşru istek ve hareketlerini hoşgörüyle karşılamış ve bu konuda onlara yardımcı olmuştur. Mescidin avlusunda kılıçlarla gösteri yapan Habeşli ekibin gösterisini izlemek isteyen Hz. Aişe'nin bu isteğini kabul etmiş ve gösteri sonuna kadar beklemek suretiyle ona yardımcı olmuştur.
Hayber’in fethinden sonra Hz. Peygamber'in evlendiği Safiyye Medine'ye geldiğinde, Hz. Aişe onu görmeye gitmişti. Döndüğü zaman Rasûlullah onu nasıl bulduğunu sorunca Hz. Aişe: "Bir yahudi kızı gibi" diye cevap vermişti. Hz. Aişe'nin kişisel birtakım nedenlerle ve onun güzelliği karşısında verdiği bu cevaba Rasûlullah kızmamış ancak: "Öyle deme ey Aişe, o İslam'ı kabul etti ve onun İslam'ı ne güzeldir" diyerek onun düşüncesini tashih etmiştir.
Hz. Peygamber'in aile fertleri sıkıntılar karşısında onun en büyük yardımcıları olmuşlardır. Aile hayatındaki dayanışmanın en güzel örneklerini onların hayatlarında bulmamız mümkündür. Hudeybiye müsalahasının yapıldığı yıl müslümanlar umre için niyetlenmişler, ihrama girerek kurban kesmek için hazırlık yapmışlardı. Bütün bu hazırlıklara rağmen müşrikler müslümanları Mekke'ye sokmamışlar ve Hz. Peygamber'le bir anlaşma yapmışlardı. Anlaşma müslümanların aleyhine birtakım maddeler ihtiva etmesinin yanında o sene umre yapmalarına izin vermiyordu. Anlaşma imzalanıp bitince müslümanlar çok üzülmüşler ve bunu kabul etmekte zorlanmışlardı. Hz. Peygamber: "Kalkın, kurbanlarınızı kesin, traş olun ve ihramdan çıkın" demesine ve bunu üç defa tekrar etmesine rağmen kimse bunu yapmıyordu. Bu duruma çok üzülen Rasûlullah (sav), o anda yanında olan hanımı Ümmü Seleme'nin yanına girerek durumu ona anlattı. Bunun üzerine Ümmü Seleme: "Ya Rasûlallah, dışarı çık, kimse ile konuşmadan kurbanını kes, sonra birini çağırarak traş ol ve ihramdan çık" dedi. Hz. Peygamber de onun dediği gibi yaparak ihramdan çıktı. Hz. Peygamber'in yaptığını gören ashab da isteksiz bir şekilde de olsa kurbanlarını keserek ihramdan çıktılar. Bu hadise göstermektedir ki, Ümmü Seleme, müslümanların üzüntülerinden ve müşriklere olan nefretlerinden dolayı Rasûlullah (sav)'ın emrine itaat etmedikleri, Rasûlullah'ın da bu duruma çok üzülüp çaresiz kaldığı bir esnada bir tavsiyede bulunmuş, bu tavsiyesiyle hem müslümanların Hz. Peygamber'in sözünü tutmalarını, hem de Rasûlullah'ın üzüntüsünün sona ermesini sağlamıştır.
Hz. Peygamber'in ailesinde öne çıkan diğer bir özellik de, birtakım maddi sıkıntılar karşısında gösterilen sabır ve kanaatleridir. Rasûlllah (sav)'ın hanımlarının bazıları fakir insanlar iken diğer bazıları da zengin aile çocukları idiler. Ancak bunların hepsi, Allah Rasûlü’ne eş olmaya karşılık bütün bu dünyevî zinet ve varlıktan feragat ederek büyük bir sabır örneği göstermişlerdir. Hz. Aişe'den nakledilen bir rivayette o: "Biz, Âl-i Muhammed bir ay durur ve (bir yemek pişirmek için) o süre içerisinde bir ateş dahi yakmazdık. Evde bulunan yiyecek sadece kuru hurma ve su idi" demektedir. Yine diğer bir rivayette onun: "Al-i Muhammed Allah'a kavuşuncaya dek üç gün arka arkaya buğday ekmeğinden doya doya yememişlerdir" ifadesi bu noktada feragat ve sabrı göstermektedir.
Hz. Peygamber'in, zengin ve lüks bir hayattan daha ziyade fakir ve sahip olduğu rızka şükreden bir hayatta olmayı arzu ettiğini bildiren daha birçok rivayeti görmemiz mümkündür. Onun: "Ey Allahım bana fakir bir insan hayatı ver, beni fakir olarak öldür ve fakirlerle haşret" diye dua etmesinden sonra, bunun nedenini soran Hz. Aişe'ye: "Çünkü onlar cennete zenginlerden kırk yıl önce girecekler. Ey Aişe, fakir bir insanı geri çevirme, verebileceğinin hepsini ver. Yarım hurma olsa bile..." diye cevap vermiştir.
Bir hadisinde Rasûlullah (sav): "Erkek ailesinin çobanıdır ve aile efradından sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve onlardan sorumludur" buyurduktan sonra: "Hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuz" diyerek çerçeveyi en geniş şekliyle göstermiştir. Bu, aile içerisinde edeb, ahlâk, fazilet ve bilgi açısından eğitime işaret etmektedir.


Çocukları ile İlişkileri



Hz. Peygamber'in çocuklarıyla ilişkilerinde de bu tür eğitim unsurunu çokça görmemiz mümkündür. Islâmî terbiye altında onları yetiştirmiş, evliliklerinden sonra da onlarla ilgilenmeye devam etmiştir. Bu ilgi onların birtakım maddi ihtiyaçları açısından olduğu kadar manevî ihtiyaçları açısından da gerekmiştir. Bu konuda kendi çocukları ile daha sonra evlendiği hanımların önceki evliliklerinden olan çocukları arasında bir fark olmamıştır. Onlara da aynı sevgi ve şefkati göstermiş, zaman zaman da gerekli uyarılarla onları eğitmiştir. Bir defasında Hz. Peygamber Ümmü Seleme'nin önceki eşi Ebû Seleme'den olan oğlu Ömer'in yemek yerken tabağın her tarafından yediğini görünce onu: "Oğul, besmele çek, sağ elinle ye ve hep önünden ye" diyerek ikaz etmiştir. Medine döneminde kızı Fatıma ile damadı Ali'nin evlerine, her gün sabah namazına kalktığı zaman uğrayıp onları namaza kaldırması da onun çocuklarının evliliklerinden sonra bile eğitimlerine gösterdiği itinayı ortaya koymaktadır.
Hz. Peygamber yüklenmiş olduğu risalet görevinden ayrı olarak beşer olma özelliği içerisinde bir baba olarak çocuklarının sevinçleriyle sevinmiş, üzüntüleriyle üzülmüştür. Büyük kızı Zeyneb'in kocası Ebu'l-As, Bedir harbinde müşrikler safında savaşa katılmış ve müslümanlara esir düşmüştü. Fidye karşılığında esirlerin serbest bırakılması esnasında Ebu'l-As da hanımının bir gerdanlığını vermek suretiyle serbest kalmak istemişti. Hz. Peygamber, Hz. Hatice'nin evlilik hediyesi olarak kızına verdiği bu gerdanlığı görünce çok üzülmüş ve ashabına: "İsterseniz bunu alır, isterseniz geri verirsiniz" demişti. Rasûlullah'ın çok üzüldüğünü gören ashabı da bunu hemen kendisine iade etmişlerdi. Daha sonraki süreçte Hz. Peygamber Ebu'l-As'dan kızını Medine'ye getirmesini istemiş, o da verdiği söz üzerine Zeyneb'i Rasûlullah'a getirmişti. Kızının kendi yanına gelmesine çok sevinen Rasûlullah, bu konuda Ebu'l-As'ı takdir etmiştir. Aynı şekilde Hz. Osman ile evlenen kızı Rukiyye'nin kocası ile Habeşistan'a hicret ettikten sonra, Rasûlullah, uzun süre ondan haber alamaması nedeniyle üzülmüş, bir kadının onları gördüğünü ve iyi olduklarını haber vermesi üzerine de sevinmişti. Yine diğer kızı Ümmü Gülsüm'ün kabri başında gözyaşı dökmesi hep sevinç ve üzüntülerin tarih kaynaklarına yansıyan görüntüleri olmaktadır. Diğer kızı Fatıma ve damadı Ali ile birlikte torunları Hasan ve Hüseyin hakkındaki bu tür birçok örneği tarih ve hadis kaynaklarında görmek mümkündür.
Genel olarak ifade etmek gerekirse Rasûlullah'ın aile hayatı, taşıdığı özellikler nedeniyle maddî planda olduğu kadar manevî planda da örnek konumundadır, Onun aile hayatında uyguladığı ilkeler her dönemde önemini kaybetmeden varlığını sürdürmektedir. İnsan toplumlarının en küçük ünitesi olan aile hayatının mutlu ve huzurlu olması, toplumun huzurunu sağlayacağı gerçeği en güzel örnekleriyle Rasûlullah'ın aile hayatında görülmektedir.

 

 

 

EN GÜZEL ÖRNEĞİMİZ

 

İslâm peygamberi Hz Muhammed, Müslümanlar için bir örnektir Bununla ilgili Kur’anıkerim’de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır”[1]
Hz Muhammed, ailesi içerisindeki davranışlarıyla, tüm aile bireylerine örnek olmuştur Onun ailesine karşı davranışları, bize de aile hayatımızda nasıl davranacağımız konusunda örnek oluşturmaktadır
Peygamberimiz, aile bireylerini çok severdi Örneğin, o kendisi küçükken ölmüş olan annesini hiçbir zaman unutmamış ve sürekli mezarını ziyaret etmiştir Peygamberimiz, amcalarını, özellikle de Ebu Talip'i çok severdi Onu kıracak bir davranış yapmaz, ona devamlı yardımcı olmaya çalışırdı
Peygamberimiz, ilk eşi Hz Hatice'yi çok severdi Kendisine ilk vahiy geldiğinde heyecan içinde eşi Hz Hatice'nin yanına koşmuştu Hz Hatice, ona moral ve destek vermiş ve ilk Müslüman olmuştu Onlar, 25 yıl evli kaldılar ve çocukları oldu Mutlu bir aile hayatı sürdürdüler Hz Hatice'nin ölümünden sonra da peygamberimiz, onu daima iyilikle anmıştır
Aile, sevgi üzerine kurulur Sevgi olmadan, mutluluk olmaz Peygamberimiz, aile bireyleriyle kavga etmemiş veya onlarla tartışmamıştır Çünkü o, aile bireylerini sever ve onlara değer verirdi O, çok iyi bir aile reisi, şefkatli ve hoşgörülü bir babaydı
Hz Peygamber, aile bireyleri ile her zaman uyumlu olmuş, onların düşüncelerine önem vermiştir Sık sık, hanımlara ve çocuklara nazik davranmak gerektiğini söylemiştir
Peygamberimiz, çocuklarıyla da yakından ilgilenir, onlara olan sevgisini her fırsatta gösterirdi Oğlu İbrahim, Medine’nin kenar semtinde oturan bir süt annenin yanında kalırdı Peygamberimiz onun yanına gider, onu kucaklar, öper, koklar ve geri dönerdi En küçük çocuğu Fatma’ydı Fatma’yı gördüğü zaman onu sevgiyle karşılar ve alnından öperdi Sonra da ellerinden tutup yanına oturturdu
Torunları Hasan ve Hüseyin’i de çok severdi Torunları, onun sırtına çıkarak binek oyunu oynarlardı Peygamberimiz, onları omuzlarına alarak gezdirirdi Bir gün Sevgili Peygamberimiz, namaz kılarken secdeye yatmış ve torunlarından biri gelip sırtına binmişti Torunu sırtından kalkana kadar peygamberimiz secdeden kalkmamıştı[2] Bu örnekler, bize peygamberimizin, aile bireylerine sonsuz sevgi, ilgi ve şefkat gösterdiğini açıklamaktadır
Bir aile içerisinde, bireyler birbirlerine yardımcı olurlar Örnek bir insan olarak Hz Peygamber de ev işlerine yardımcı olmaktan hoşlanırdı Ev halkı ve arkadaşları onun bütün işlerini yapmaya hazır olduğu hâlde, peygamberimiz bunu istemezdi
Bir gün birisi, Hz Ayşe’ye, peygamberimizin işlerinde neler yaptığını sordu Hz Ayşe, onun bizzat ev işleriyle meşgul olduğunu söyledi Peygamberimiz, elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, çarşıdan alışveriş yapar, ayakkabılarını ve delik su kaplarını tamir ederdi Develeri bağlar, onların yemlerini verirdi Ev işlerine yardım ederdi Arkadaşlarının da bu konuda kendisini örnek almalarını isterdi[3]
Peygamberimiz, tüm insanlar gibi ara sıra şaka yapardı Ancak o, şakalarında aşırıya kaçmazdı Çevresindeki insanların gönlünü hoş edici şakalar yapardı Sık sık etrafındaki insanlarla şakalaşır ve gülerdi Arkadaşlarından Abdullah bin Haris, Peygamberimizden daha hoş ve güler yüzlü bir kimseyi görmediğini söylemiştir[4]
Peygamberimiz, şaka yapmayı seven ve neşeli bir kişi olmakla birlikte, şakalarında yalan ve yanlış söz bulunmamasına özen gösterirdi Şakalarında başkalarını kırmamaya, doğru sözler kullanmaya dikkat ederdi
Peygamberimizin kibar şakalarıyla ilgili bir çok örnek vardır Bir defasında yaşlı bir hanım, Peygamberimizden cennete girmesi için dua etmesini istemişti Peygamberimizin, "Hiçbir yaşlı kadın cennete gidemeyecektir" demesi üzerine kadın üzülerek ağlamaya başlamıştır Peygamberimiz gülümseyerek "Cennete girecek herkesin otuz yaşında " olacağını söylemişlerdir[5]
Anne babanın çocukları arasında ayrım yapması, aile mutluluğunu azaltır Peygamberimiz de bir baba olarak, aile bireylerine eşit davranmış, aralarında ayrım yapmamıştır O, herkese hak ettiği değeri verirdi Aile içinde kimseyi ayıplamaz, küçük düşürmezdi Yanlış davranışları bile güzellikle çözerdi
O dönemde, kız çocukları, erkek çocuklarından ayrı tutulurdu O, erkek çocukların üstün görülme anlayışını yıkmıştır Peygamberimizin kız ve erkek ayrımı konusunda getirdiği en büyük yenilik, kadınların da mirasçı olmalarıdır Çünkü, o dönemde ölen kişilerin varlıklar sadece erkeklere kalıyordu
Peygamberimiz, aile bireylerinin eğitimine önem vermiştir Kız erkek demeden tüm çocuklara iyi eğitim vermenin önemi üzerinde durmuştur
Peygamberimiz, sonradan evlatlık edindiği, Zeyd'i kendi çocuklarından hiç ayrı tutmamıştır Zeyd'e kendi yediklerinden yedirmiş, giydiğinden giydirmiştir
Hz Peygamber, ailede çocuklar arasında ayrım yapmayı kesinlikle uygun görmemiştir O, şöyle buyurur: “Allah’tan korkun, çocuklarınız arasında adaletli davranın” Bu konu üzerinde o kadar durmuştur ki, bir defasında şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah, çocuklarınız arasında öpücüklerinizde de eşit davranmanızı sever”[6]
Peygamberimizin aile bireyleri arasındaki davranışlarına şu olay çok güzel bir örnektir Hz Ali şöyle anlatır: “Hz Peygamber, bizi ziyaret etmişti Yanımızda geceledi Hasan ve Hüseyin de uyuyorlardı Bir ara Hasan, su istedi Derhâl kalkan Hz Peygamber, su kabından su aldı Çocuğa vermek için getirmişti ki, o sırada uyanmış olan Hüseyin, hemen bardağı alıp su içmek istedi Hz Peygamber, ona vermeyip önce Hasan’a verdi Bunun üzerine, Fatma dayanamayarak, Hasan’ı Hüseyin’den çok seviyorsun, deyince, hayır ilk defa o istedi, cevabını verdi”[7]
Peygamberimizin çocuklarına, torunlarına, hanımlarına karşı güzel davranışları bizlere de örnek olmalıdır
Haziran 2003, Sivas Doç, Dr Mehmet Zeki AYDIN
HZ MUHAMMED’İN AİLESİ İÇİNDEKİ ÖRNEK DAVRANIŞLARI (2)
İslâm peygamberi Hz Muhammed, Müslümanlar için bir örnektir Bununla ilgili Kur’anıkerim’de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır”[8]
Hz Peygamber, diğer insanlarla olduğu gibi akrabaları ile de iyi ilişkiler kurmuştur Çünkü Kur’anıkerim akraba ile iyi ilişkilerin önemine dikkat çekiyordu Bu nedenle akraba ziyaretini düzenli hâle getirmiş, bu yöndeki toplumsal sorumluluğa vurgu yapmıştır O, akrabalık bağlarını güçlendirmeğe gayret etmiş ve akraba ilişkilerine yönelik tavsiyelerde bulunmuştur
Peygamberimiz, akrabalarla ilişkilerin, her ne olursa olsun, devam ettirilmesini öğütlemiştir Onlara karşı hep iyilikte bulunulmasını, kaba davranılmamasını söylemiştir Akrabaları ile ilişkileri güzel olanların Yüce Allah tarafından sevildiğini de belirtmiştir Peygamberimize bir gün bir adam gelir: “Ben akrabalarımı ziyaret ediyorum ama onlar beni ziyaret etmiyorlardır” Bunun üzerine Peygamberimiz, « Olsun, sen onları ziyaret etmeye devam ettiğin sürece Allah, seninledir »[9] cevabını verir
Peygamberimiz, akrabalarını sık sık ziyaret ederdi Onlara iyilik ve ikramda bulunurdu Gençlik döneminde ticaretle uğraşırken, yola çıkmadan önce akrabalarını ziyaret eder, dönüşte hediyeler getirirdi Akrabalar arasında meydana gelen kırgınlıklarda arabuluculuk yapardı Küs olanlar varsa onları barıştırırdı
Hz Peygamber’in aile bireyleri diğer toplum bireylerinden farklı değildi Ancak, onun aile hayatında iyilik ve güzellikler konusunda daha seçkin özellikler de vardı
Peygamberimiz'in ailesinin seçkin özelliklerinden birisi, ailesinde sevinçlerin ve sıkıntıların paylaşılmasıdır
Hz  Peygamber, peygamber olmasına rağmen bizim gibi bir insandı Bir insan olarak o da diğer insanlar gibi hayatı boyunca birçok sıkıntı ve güçlükle karşılaşmıştır Kimi zaman üzülmüş, kimi zaman sevinmiştir İşte bütün bu durumlarda duygularını eşi ve çocuklarıyla paylaşmıştır Örneğin, çocukları dünyaya gelince sevinmiştir Yedi çocuğundan altısının kendisinden önce ölmesine çok üzülmüştür Her bir ölüm olayına aile bireyleri hep birlikte üzülmüşlerdir Aile bireylerinden hastalanan olduğunda el birliği ile yardımcı olmuşlardır Tedavisi için bütün aile çaba sarfetmiştir
O dönemlerde bazı yıllarda kuraklık nedeniyle kıtlıklar olmuştu Gıda maddeleri ve hayvan yiyecekleri bulunamayan bu yıllarda sıkıntılar peygamber ailesince paylaşılmıştı Bu kuraklık anlarında, şikayet edilmemiş, sıkıntılara el birliği ile karşı konulmuştur
Peygamberimizin çocukları birbirlerini çok severlerdi Vakitlerini birlikte geçirirler, kendi aralarında oyunlar oynarlardı Peygamberimiz, ailesinde sevinç ve neşenin hâkim olmasını isterdi Bunun için aileyi neşelendirecek, onların hoşuna gidecek işler yapardı Kızlarının evliliklerinde hep birlikte sevinmişler, mutlu olmuşlardır
Konukseverlik, bir çeşit sevgi, saygı ve fedakârlık göstergesidir Bunu en açık biçimde Peygamberimizin yaşantısında görmemiz mümkündür Peygamberimiz, çok misafirperver bir insandı Ona her taraftan çok sayıda insanlar gelirdi Gelen misafirlere bizzat kendisi hizmet ederdi
Hz Peygamber'in ailesine gelen misafirler hiçbir zaman yük olarak görülmemiştir Gelen misafirlerden kimse rahatsızlık duymamıştır Peygamberimiz misafir konusunda hiç ayrım yapmamıştır Onun ailesinde, gelen misafir hangi din ve ırktan olursa olsun kendilerine ikramda bulunulmuştur Aynı şekilde zengin, yoksul, dul, öksüz ve yetim tüm gelenler misafir edilmişlerdir O, sık sık kimsesiz ve yoksulları evine davet eder yemek yedirirdi Aynı şekilde evde yapılan yemeklerden muhtaçlara göndermiştir
Peygamberimiz, her zaman yardımlar davranmış ve bunu tüm Müslümanlara tavsiye etmiştir Kendisinden nakledilen bir hadis şöyledir: “Allah’a ve ahiret gününe inanan, misafirlerine ikram etsin” [10]
Bir gün, peygamberimizin kapısına bir ihtiyaç sahibi geldi O anda evde ona verecek bir şey yoktu Komşularından yarım ölçek buğday ödünç aldı ve ihtiyaç sahibine verdi Bir defasında bir alacaklı, alacağını istemeye gelince, peygamberimiz eşine şöyle dedi: "Ona bir ölçek buğday veriniz Yarısı borcumuz için, diğer yarısı ise bizim ikramımız olsun"[11]
Peygamberimiz insanların en cömerdiydi Kendisinden bir şey isteyen hiç kimseyi boş çevirmemiştir Bir gün peygamberimize, bir parça kumaş hediye edilmişti Buna ihtiyacı da vardı Yanına oturanlardan biri “Bu ne iyi kumaş” deyince, peygamberimiz, kumaşı ona bıraktı[12]
Peygamberimiz'in ailesinde israf yapmamaya özen gösterilirdi Çünkü israf gereksiz yere harcamak, saçıp savurmaktır, bu nedenle Allah tarafından yasaklanmıştır Allah’ın verdiği nimetlerden ihtiyacı kadar faydalanmak gerekir Peygamberimize göre, hangi konu olursa olsun, sınırı aşmak, ölçüsüz hareket etmek israftır Yüce Allah da “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz”[13] buyurarak israfı yasaklamıştır
Peygamberimiz çok sade bir hayat sürdürmüştür O gençliğinde ve Hz Hatice ile evlendikten sonra, ticaret yapmış ve varlıklı bir aile hâline gelmiştir Buna rağmen o hiçbir zaman sade yaşantısını terk etmemiştir Onun kıyafetleri, sade ve gösterişten uzaktı Ev eşyaları konusunda da israftan sakınırdı Onun evine, ihtiyaç olmayacak eşyalar satın alınmaz, ihtiyaç olan eşyalar kullanılırdı Yiyecekler konusunda da israftan sakınılırdı Evdeki ekmek artıkları atılmaz, mutlaka değerlendirilirdi Yemekler israf edilmez, sofrada fazla çeşit bulundurulmazdı Kızı Fatma'nın düğünü çok sade olmuş, lüks ve israftan kaçınılmıştır
Bir gün Peygamberimiz, sahabîlerden birinin abdest alırken suyu israf ettiğini görür “Bu israf nedir?” diye sorar Bunun üzerine sahabî, “Abdestte israf olur mu” diye karşılık verir Peygamberimiz: “Evet, akan bir nehrin kenarında bile olsan, normal bir miktarın üzerinde su kullanman israf olur” buyurur
Aile ve akrabamızdan sonra bize en yakın olanlar komşularımızdır Peygamberimiz’in ailesinde komşuluk ilişkilerine önem verilirdi Onlar, komşularına karşı nazik ve kibar davranmışlardır Komşularla ilişkilerde daima saygılı olmuşlar, karşılaştıklarında hâl ve hatırlarını sormuşlardır Evde yaptıkları yemeklerden komşulara da göndermişlerdir İnsanlara yardım etmede önceliği komşulara vermişlerdir
Peygamberimiz, komşu hakları ile ilgili olarak şu uyarıda bulunmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe inanan komşusuna eziyet etmesin”[14] Komşuya eziyet etmemek yeterli değildir, iyilik etmek de önemlidir Peygamberimiz, “Allah’a ve ahiret gününe inanan, komşusuna iyilik etsin” [15] buyurmuştur
Komşularımıza karşı görevlerimiz; iyilik yapmak, onları incitmemek veya zarar vermemektir Komşuların birbirlerine karşı ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini soranlara Peygamberimiz, “Hastalanınca geçmiş olsun ziyareti yap, ölüsü olunca cenazesine git, borç isterse ver, ihtiyaç içindeyse gider, mutluluklarını paylaş, acılarında teselli et, izni olmadan binanı onunkinden fazla yükseltme, onu rahatsız etme, bir meyve aldığında ona da ver Vermiyorsan onu gizli al ve özendirmemek için çocuklarının onu açığa çıkarmasına izin verme” [16] tavsiyelerinde bulunmuştur
Bir defasında, eşi Hz Ayşe, peygamberimize gelerek, "İki komşum ve bir hediyem var Hediyeyi hangisine vereyim?" diye sordu Peygamberimiz, "Kapısı daha yakın olana ver" buyurdu[17]
Öksüzler ve yoksullar korunmaya, gözetilmeye muhtaç insanlardır Peygamberimiz, her zaman etrafındaki yoksul insanlarla, yetim çocuklarla ilgilenmiş, onlara yardım etmiş ve onları koruyup gözetmeyi tavsiye etmiştir Öksüzlerin yalnız kendilerini değil, onlara ait malları da korumak gerekir Bununla ilgili Kur’anıkerim’de şöyle buyrulur: “Ergenlik çağına erişinceye kadar yetimin malına yaklaşmayınız”[18]
Peygamberimiz, nerede bir öksüz görse, yanına gider, saçlarını okşar ve onu severdi Hatta bir gün, ağlayan bir öksüz çocuğa rastlamış ve onu evine götürerek yemek yedirmiş ve üstünü temizlemiştir Daha sonra da bu çocuğu evlat edinmiştir[19]
Hz Peygamber'in ailesinde öksüz ve yoksullar en iyi şekilde karşılanırdı Zekat ve sadaka verirken bunların onurlarını kırmamaya özen gösterilmiştir Evlerine konuk çağırdıklarında, aralarında mutlaka yoksullar bulunmuştur Bu konuda o şöyle buyurmuştur: "Müslümanların evleri arasında en iyi ev, içinde kendisine iyi davranılan öksüz bulunan evdir En kötüsü de içinde öksüz bulunup da kendisine kötü davranılan evdir"[20]
Peygamberimizin, öksüzlere karşı davranışının en güzel örneğini, ünlü sahabi Enes bin Malik'e karşı davranışlarında görüyoruz Küçük Enes, on yaşındayken peygamberimizin evinde kalmaya başladı ve vefatına kadar ona hizmet etti Peygamberimiz, Enes'e her zaman çok iyi davranmıştır Aynı şekilde diğer aile bireylerinin de ona iyi davranmalarını istedi Bir defasında, bir hatasından dolayı Enes'i uyarmak isteyen eşine, "Bırakın çocuğu" diyerek müdahale etmiştir[21]

TRT Radyolarında Yapılan Konuşma Metni
Doç Dr Mehmet Zeki AYDIN
Sivas CÜ İlâhiyat Fakültesi
Haziran 2003, Sivas


DİPNOTLAR
[1] Ahzab suresi, 21
[2] Afzalur Rahman, Hz Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem (Sîret Ansiklopedisi), çev: Yusuf Balcı, İstanbul 1996, c2, s262
[3] Afzalur Rahman, Hz Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem (Sîret Ansiklopedisi), c1, s63
[4] Asım Köksal, İslâm Tarihi, c1, s417
[5] Afzalur Rahman, Hz Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem (Sîret Ansiklopedisi), c1, s83
[6] Lütfi Şentürk ve Seyfettin Yazıcı, Diyanet İslâm İlmihâli, Ankara 1998, s554
[7] İbrahim Canan, Hz Peygamberin Sünnetinde Terbiye, s176-177
[8] Ahzab suresi, 21
[9] Nevevî, Riyazus Salihîn, çev:HHüsnü Erdem, c1, s351
[10] Buharî, Edep, s 31
[11] Afzalur Rahman, Hz Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem (Sîret Ansiklopedisi), c3, s257
[12] Diyanet İslâm İlmihâli, s540
[13] Araf suresi, 31 ayet
[14] Diyanet, İslâm İlmihâli, s484
[15] Diyanet, İslâm İlmihâli, s485
[16] Afzalur Rahman, Hz Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem (Sîret Ansiklopedisi), c3, s242
[17] Buharî, Edep, s32
[18] En'am suresi, 152 ayet
[19] Peygamberimiz Çocuklarla, DİB Yayınları, s5-11
[20] İbn Mâce, Sünen, c1, s251
[21] Buharî, Sahihî Buharî ve Tercümesi, c3, s195

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Akrabaları İle Yardımlaşması

Sosyal yapı içerisindeki ilişkilerin diğer bir boyutu da akrabalarla ilişkilerdir. Bu aile içi ilişkilere bağlı olarak gelişen ve ona nispetle daha geniş bir çerçeveyi içine alan yapıya sahiptir. Hz. Peygamber'in, nübüvvet öncesi dönemi için de geçerli olmak üzere Arap toplumu içerisindeki saygın yeri bilinen bir gerçektir. Bu saygınlık, onun içinde yaşadığı ve mensup olduğu Kureyş kabilesi ile iyi ilişkilerine dayalı bir husustu. Bütün bu iyi ilişkilerin yanında yakın akrabaları olan amcaları, dayıları ve teyzeleri ile de karşılıklı sevgiye dayanan iyi ilişkiler sözkonusu idi. Biz, bu fikri destekleyen birtakım bilgileri, nakledilen rivayetlerin satır aralarından çıkarmaktayız. Burada örnek olarak zikredebileceğimiz bir rivayet, ilk vahyin geldiği anda endişeye kapılan Hz. Peygamber’i Hz. Hatice'nin teskin edici konuşmasını nakleden rivayettir. Hz. Hatice, korkan ve endişeye kapılan Hz. Peygamber'e: "Hayır, vallahi Allah seni utandırmayacaktır. Sen hakkı sahibine verirsin, zayıflara yardım edersin ve akrabalarını ziyaret edersin" diyerek teselli vermişti.
Rasûlullah'ın akrabaları ile yardımlaşma ve dayanışmasının bir örneğini de, amcazadesi olan Hz. Ali'yi yanına alarak yanında yetiştirmesi olmuştur. Bunu nakleden tarihî rivayetlerde, Hz. Peygamber'in amcası Ebû Talib'in çok evlada sahip olduğu, bunun yanında maddî sıkıntı içerisinde bulunduğu, onun durumunu hafifletmek isteyen Hz. Peygamber'in de, Hz. Ali'yi alarak yanında yetiştirdiği ifade edilmektedir. Aynı şekilde Abbas'ın da, kardeşi Ebû Talib'in diğer bir oğlunu yanına alarak onun durumuna yardımcı olduğu da rivayetlerde geçen bir husustur.
Hz. Peygamber'in nübüvvetten önce akrabalarıyla olan bu iyi ilişkilerinin nübüvvetten sonra, onları İslam'a davet etmek şeklinde devam ettiği görülür. Bu hususta O, davetini tüm insanlara yöneltmeden önce ilk olarak yakın akrabalarından başlamıştır. "Sen, en yakın hısımlarını uyar" ayeti nazil olunca Rasûlullah, Mekke'de Safa tepesine çıkmış ve Kureyş kabilesi kollarının ileri gelenlerini çağırarak onlara İslam'ı tebliğ etmişti. Çünkü Ibn Abbas'dan nakledildiğine göre Rasûlullah, Kureyş’te orta nesebde idi ve tüm kollarla akrabalığı vardı. Bu nedenle tebliğine ilk olarak onlardan başlamış, bu tebliğine karşılık onlardan herhangi bir şey talep etmemişti. Bu hususta O, onlardan sadece aralarındaki iyi akrabalık ilişkilerini gözetmek suretiyle kendisine zulmetmemelerini istemiştir.
Hz. Peygamber, nübüvvetle başlayan İslâmî tebliğ sürecinde Allah'a iman eden ve kendisine inanan yakın akrabalarının desteğini her zaman yanında görmüştür. Davetin ilk ve zor yıllarında amcası Ebû Talib, müşriklerin baskı ve zulümlerine karşı onu muhafaza etmiştir. Yine diğer bir amcası Hz. Hamza, ona verdiği destekle Uhud harbinde şehid düşmüştür. Diğer amcası Abbas ise, daha sonraki dönemlerde ona iman ederek, hayatı boyunca Hz. Peygamber'in yanında olmuştur.
Hz. Peygamber'in yakın akrabalarıyla maddî ve manevî dayanışma örneklerinin yanında, akrabalarla ilişkilerin kesilmemesi noktasında ilke bazında müslümanlara yaptığı bazı tavsiyeler de dikkatimizi çekmektedir. Kendisini cennete sokacak bir amel söylemesini isteyen bir kimseye: "Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayarak Allah'a ibadet edersin, namazı kılar, zekatı verirsin, hısımlara bağlılığı ve ilgiyi devam ettirirsin" şeklinde tavsiyede bulunmuştur. Akrabalarıyla ilişkiyi kesenlerin cehenneme gideceği ikazı ve bu ilişkiyi devam ettirenlerin rızkının bollaşacağı müjdesi de bu konuda zikredebileceğimiz diğer örneklerdir. Akrabalarla ilişkinin çerçevesi hakkında bilgi verdiğini düşündüğümüz bir rivayeti de burada zikretmemiz uygun olacaktır. Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Akrabasının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten kişi kendisiyle ilgiyi kestikleri zaman bile onlara iyilik etmeye devam edendir." Rasûlullah'ın, iman etmeyen akrabalarla bile ilişkiyi kesmemeye yönelik ikazı da bu konuda önemli bir noktaya işaret etmektedir.
Diğer bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in yakın akrabası için “Ehl-i Beytim" tabirini kullandığını ve onları birtakım olumsuz hareketlere karşı muhafaza ettiğini görüyoruz. Hz. Peygamber'in amcası Abbas b. Abdulmuttalib şöyle demiştir: "Kureyş'ten bir grup kendi aralarında konuşurlarken biz onlara rastlayınca konuşmalarını keserlerdi. Biz bu durumu Rasûlullah (sav)'a anlattık. Bunun üzerine O: 'Birbirleriyle konuşurlarken benim Ehl-i Beytimden bir adamı görünce konuşmalarını kesenlerin bu durumu nedir? Allah'a yemin ederim ki, Allah için ve bana yakınlıkları sebebiyle Ehl-i Beytimi sevmedikçe kişinin kalbine iman girmez' dedi."
Müslim'in naklettiği bir rivayette Hz. Peygamber, yine "Ehl-i Beytim" olarak isimlendirdiği yakın akrabaları hususunda müslümanların dikkatini çekmiş ve onların haklarına riayet etmeyi emretmiştir. Zeyd b. Erkam'ın rivayet ettiği ve "Sekaleyn" hadisi olarak meşhur olan bu rivayet, Hz. Peygamber'in akrabaları hususunda müslümanlara tavsiyesini ihtiva ettiği gibi yakın akrabalarının tümünün onun Ehl-i Beyt'i içerisine girdiğini de ifade etmektedir. Uzun rivayetin konumuzu ilgilendiren bölümünde şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar, dikkat edin, ben de sizin gibi bir beşerim. Rabbimin size göndermiş olduğu bir elçiyim. Size iki önemli şey bırakıyorum. Onların birincisi kendisinde hidayet ve nur olan Kur'an'dır. Allah'ın kitabını alıp ona sımsıkı sarılınız. Ona gerekli ihtimamı gösterip emir ve nehiylerîne uyunuz." Sonra şöyle devam etti: "Ve... Ehl-i Beytim. Ehl-i Beytim hakkında size Allah'ı hatırlatırım" diyerek bunu üç defa tekrar etmiştir. Rivayetin devamında Ehl-i Beyt'in kimler olduğu sorulan Zeyd b. Erkam, onların âl-i Ali, âl-i Akil, âl-i Ca'fer ve âl-i Abbas, yani Rasûlullah'ın tüm yakın akrabaları olduğunu bildirmiştir. Rasûlullah , bu rivayette olduğu gibi nakledilen diğer bazı rivayetlerde de, akrabaları hususunda müslümanlara çeşitli hatırlatmalarda bulunmuş, müslümanlar da Hz. Peygamber'e gösterdikleri saygı ve sevginin bir benzerini onlara göstermiştir. Diğer taraftan Hz. Peygamber'in akrabalarının zekat alması haram kılınmış Kur'an-ı Kerim'in işaretiyle de onlara ganimetten hisse tahsis edilmiştir. Hz. Peygamber akrabalarına tahsis edilen ganimetin 1/5'inin 1/5'ini dağıtırken, Benû Hâşim ve Benû Muttalib'e hisse vermiş, Benû Ümeyye'yi bu tahsisata dahil etmemiştir. Bu uygulama bize İslâmî tebliğ sürecinde bir çok zulmü Rasûlullah'a ve müslümanlara reva gören Benû Umeyye'nin bu durumunu Hz. Peygamber'in unutmadığını ve onları bu çerçeve içerisine dahil etmediğini göstermektedir.
Akrabalarının memnuniyeti Hz. Peygamber'i sevindirmiş, onların üzüntüsü ise üzmüştür. Bir defasında Hz. Peygamber ashabıyla mescidde otururlarken Hz. Ali oraya gelmiş ve bir müddet oturacak yer aramıştı. Hz. Peygamber ona bir yer açılmasını ister bir şekilde ashabının yüzüne bakarken, Rasûlullah'ın hemen sağında oturan Hz. Ebubekir durumu sezmiş ve biraz yan tarafa yanaşarak: "Buraya ey Ebâ Hasen" diyerek onu çağırmıştı. Bu duruma son derece memnun olan Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir'e: "Ya Ebâbekir, faziletli kişilerin faziletini ancak faziletli olanlar bilir" diyerek onu taltif etmişti.
Sonuç olarak ifade etmemiz gerekirse, Hz. Peygamber aile içi ve akrabalarla ilişkiler konusunda gerekli hassasiyeti göstermiş, İlk olarak eğitme ve bilgilendirme merhalesinden sonra sevgi ve saygı ile muamele etmiştir. Rasûlullah'ın her konuda olduğu gibi bu yaşantısı da müslümanlar tarafından örnek alınmış, aile içi ve akrabalar arasında iyi ilişkilere dayalı olarak huzurlu bir toplum oluşturulmaya çalışılmıştır.

 Aile ve Çocuk Eğitimi" konferansı...

 

Özgür-Der Tatvan Şubesi tarafından düzenlenen, eğitimci yazar Şefik SEVİM'in sunduğu 'İslam’da Aile ve Çocuk Eğitimi' konulu konferans Tatvan Kültür Sarayı'nda yapıldı.

Bayanların yoğunlukta olduğu konferans, Özgür-Der Üyelerinden İbrahim Aykan'ın Kur'an-ı Kerim ve mealinin okunmasıyla başladı. Slayt gösteriminden sonra, Özgür-Der Üyelerinden Ersin SÖNMEZLER'in konuşmasıyla devam etti. Daha sonra Tatvan Özgür-Der Çocuk Kulübü üyelerinin şiir okumaları salonda coşkulu bir havanın yaşanmasına sebep oldu. Sonra Eğitimci-Yazar Şefik SEVİM sunumunu yaptı. Soru ve cevaplardan sonra program sona erdi.

Şefik Sevim'in Konuşmasında, İslam bilginlerinin Çocuk eğitimi ile ilgili görüşlerine ayrıntılı olarak değindi. Fıtri ve Sosyal Gerçekliğimiz Açısından "Aile" Kavramına değinerek; Yapılan anket çalışmalarına göre gençler için yaşamı anlamlı kılan değerlerin başında %70,6 ile ailenin geldiğini. Sevgi, şefkat, nezaket, acıma, cesaret, metanet ve irade gücünün temellerinin tamamen ailede başlayıp, gelişip, olgunlaştığını, Dengesi bozulmamış düzenli bir ailenin her türlü kötülüğe karşı bir sigorta olduğunu anlattı.

Kur'an-ı Kerim'de beyt ( ev) kavramının önemsendiğini, Eğitim için ev ve mekânın ne kadar önemli olduğunu, ahlakın vazgeçilmezliğini, takva elbisesi kavramının açılımını yaptı.

 

Ailede anne faktörü ve konumu ile ilgili, İslam bilginleri ile batılı yazarların görüşlerinden örnekler vererek, Bazı İslam âlimleri " cennet annelerin ayakları altındadır" hadisini annenin çocuğun genel kimlik kazanmasındaki temel belirleyici unsur olduğu anlamına geldiğini söyleyerek, Said-i Nursi'nin" 80 yıllık ömrümde 80 bin insandan ders aldım, ömrümde beni en çok etkileyen ders; annemin bana öğütleri olmuştur." Örneğini verdi.

Peygamber örnekliğinde çocuğun dini duygu ve düşünce gelişimini şu şekilde aktardı.

Peygamberimiz, yılın ilk turfanda meyvesini huzurunda bulunanların en küçüğüne vermiştir.

Çocukların çekinip ürkmelerine sebebiyet verecek hiçbir davranışı olmamıştır.

Fatıma, babasının yanına girdiği zaman, Allah'ın elçisi ayağa kalkar, ona merhaba der; onu öper ve kendi yerine oturturdu.

Karşılaştığı çocuklara selam verip hal hatırlarını sorardı; hatta hoşlanacakları lakaplar takmak suretiyle çocuklarla şakalaşırdı.

Sokakta torunu Hüseyin'i kovalayabilecek kadar doğal davranmıştır.

Çocuklarla birlikte cemaatle namaz kılmıştır.

Oğlu İbrahim öldüğünde 18 aylık olmasına rağmen cenaze namazı kıldırmıştır.

Bazı davetlere çocukları da beraberinde götürmüştür.

Henüz ergenlik çağına gelmemiş çocukların biatlerini kabul etmiştir.

Peygamberimizin yanına izinsiz girenlerin tek istisnası çocuklardı.

Medine'ye her girişinde bindiği bineğin üzerinde Allah Resulüne sarılmış birkaç çocuğu görmek çok olağandı.

Çocuğun dini duyguları kazanmasında etkili olan metodları şöyle sıraladı

İyi örnekler oluşturmak: Örnek olan kimse etkisinde kalan kimseyi işler, yoğurur ve onu kendisi gibi olmaya doğru götürür. Nitekim çocuklarda şuursuz olarak başlayacak taklitler, zamanla şuurlu birer duygu, düşünce ve davranış haline gelir.

1) Çocukların sorularından yararlanma: Verilecek cevapların sade, sıkıntısız, laubalilikten uzak ciddi ve kuşkuya meydan vermeyecek şekilde olması gerekir.

2) Sevgiyle yaklaşma: Temelinde sevgi olmayan hiçbir eğitim başarılı olamayacağı gibi, sevgiyi esas almayan hiçbir din de geniş halk kitleleri arasında benimsenme şansını yakalayamaz

3) Mabetlere ve tarihi yerlere götürmek: Tarihi, mimari, kitap fuarları, hat sergileri, müze ziyaretleri, Kur'an-ı Kerim okuma etkinlikleri, dini sempozyum ve panellere, Müslümanların konferans, seminer, tiyatro gibi etkinliklere anne-babayla katılmaları dini duyguları kazanmada son derece faydalıdır.

4) Hastalık veya ölüm anındaki duygulardan yararlanma.

5) Yüce değerlere sahip insanların öykülerini anlatma. Değerlerin ve bedellerin ölümsüzleştirdiği insanların hayat hikâyeleri, çocuk ve ergen çağındaki gençlere gerekli araç ve gereçlerle sunulduğunda tahminlerin üzerinde etkili olacaktır. ( Çağrı, Hz. Meryem, Ashab-ı Kehf filmleri vs.)

6) Evdeki dini tablolar, semboller, figürler, kullanılan dil, çalınan müzik, ibadet atmosferi, dini kitaplar çocuğun zihninde iz bırakan önemli unsurlardır.

7) Müslüman ailelerle geliştirilen Sılah-i Rahim ve neticesi olan gündemler.

 

Son olarak; Uyumlu, huzurlu ve örnek bir aile modeli için önerilerde bulunarak şu hususları sıraladı.

1) Çocuğun ruh sağlığı üzerinde olumsuz etki yapan nedenler tespit edilmeli, bu gelişmelerin önüne geçilmesi için gereken çabalar ortaya konulmalıdır. Çocuğun ruh sağlığı üzerinde olumsuz etki bırakan nedenler: Sevgi eksikliği, bazı tartışmalar, zina, ayrılıp birleşmeler, aile kavgaları neticesinde küsmeler, somurtmaları ağlayıp bağırmalar, kıskançlıklar, tehditler vs. Temhis çağından sonra insan cinselliğini sömüren yazılı ve görsel medya, çocuğun gücünü aşan sınavlara sokup büyük beklentiler içine girmeleri neticesinde çocuğun kendi değerini akademik konulardaki başarısına bağlı sayması, yakınlarını kaybetmesi, yeterli ve dengeli beslenmemesi gibi.

2) Haftalık aile değerlendirme toplantısı yapmak.

3) Evde kitap okuma ve ibadet yapma alışkanlığını geliştirmek.

4) Sılah-i Rahim geleneğini sürdürmek. ( Aile büyükleri, komşular, hastalar, mezarlar ziyaret edilmeli.)

5) Ailede düzen fikrinin gelenekleştirilmesi: Uyku, uyanma, yemek ve ibadet saatleri, eve geliş ve programlı çalışma saatleri

6) Aile düzeninin, açık net ve şeffaf bir işleyiş içerisinde olması.

7) Aile gezileri, piknikler, seyahatlerin imkânlar ölçüsünde yapılması.

8) Ebeveynlerin çocukları kendi planlarının bir parçası haline getirme duyarlılığı.

9) Kemiyeti az da olsa keyfiyeti zengin dost ailelerle ilişkilerin geliştirilmesi.  Çiçero: " Keyfiyeti zengin dost aile demek, kendini onda görebileceğin, erdeme dayanan, ruhsal donanımımızı sağlayan, birçok yönüyle akrabalığa tercih edilen ailedir."  

10) Sorunların eve taşınmaması duyarlılığı.

11) Teknolojik araç-gereçlerin ( tv, bilgisayar, cep telefonu vs.) amaç dışı kullanılarak evin atmosferini ve işleyişini mekanikleştirmesinin önüne geçmek, evin/ ailenin tabiliğini koruyucu unsurları canlandırmak. ( Aile içi dertleşme, sılah-i rahim, misafirperverlik, okuma vs.)

12)  Ebeveynin, özellikle babanın örnek ve mütevazı duruşu.

13)  Aile fertlerinin bireyselliği aşan bir cemaat ruhu içerisinde müslümanca sorumluluklarını yerine getirici, Salih amelleri esas alan etkinliklere ortak katılım duyarlılığı göstermesi.

14) Babanın evden uzun süre ayrı kalmaması.

15) Babanın mesleği, kazancı, sosyal seviyesi ve toplum içindeki konumu ve meşruiyeti.

Yaşanılan sosyal çevrenin vasat şartlarının altına düşmeyecek kadar helal kazançla ekonomik imkanların oluşturulması gerektiğini söyledi.

 

 Yönetim Kurulu Üyesi ERSİN SÖNMEZLER' in konuşma metni:

İslamın ilkelerinin ve kurallarının yaşanmadığı toplumlar, cahiliyye toplumlarıdır. İster sosyalist, ister kapitalist, ister demokratik, ister laik, isterse halkı Müslüman olduğu halde, Allah'ın kanunlarıyla hüküm edilmeyen toplumlar olsun, hepsi cahiliyye toplumlarıdır.

Cahili düzenlerde, taştan ve betondan yapılan putlara tapma, sömürü, faizcilik, ırkçılık, şiddet, kan dökme, zulüm ve zorbalık vardır. İslamın zıddı cahiliyyedir. Cahiliyye küfür demektir, batıl dindir, şirktir, ahlaksızlıktır, uydurmadır, bilgisizliktir. Kısaca  İslamsız ve Kur'an'sız  bir yaşamdır. 

Allah'u Teala İslamı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü alırsa, işte o müslümandır. Kim, laikler gibi islam'ın  bir kısmını alır, ve bir kısmını almazsa, islamla cahiliyyeyi, Hakla batılı birbirine karıştırmıştır. Müslüman asla laik olamaz; islamda dünya işi ayrı, ahiret işi ayrı diye bir ayırım yoktur. Dini, eğitimden ayırdığınızda eğitim dinsiz olur, Dini, ekonomiden ayırdığınızda, ekonomi zalim, faizci ve kapitalist olur, Dini, devletten ayırdığınızda devlet dinsiz ve zalim olur. Bu ikisini birbirinden ayırmak insanı, insanlığı katletmektir, cinayettir. Kur'an-ı Kerim'de eğitime, miras hükümlerine, evlilik ve boşanmalara, alış verişe, savaşa, suç ve cezalara dair açıklamalar, namaza ve hacca dair açıklamalara göre daha ayrıntılıdır.

Laik ve ırkçı mantık, Allah'ın emri olan namazı serbest bırakıyorken, yine onun emri olan başörtüsünü yasaklıyor, Zikir ibadetini serbest bırakıyorken, cihad ibadetini terörizmle suçluyor Müslüman Kürt halkının ana dilini okullarda  yasaklıyorken, katil Amerika ve  İngilizlerin dillerini serbest bırakıp,teşvik ediyor.

Allah u Teala Bakara Suresinin 85. Ayetinde şöyle buyuruyor. 'Yoksa siz, kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz, sizden bunu yapanların cezası dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.''

Cahiliyye, tarihte olduğu gibi, yine Kur'anla yok edilecektir. Peki, Kur'an aynı Kur'an olduğuna göre, bugünkü cahiliyyeyi neden değiştiremiyor. Bugünkü insanlar, Kur'an okudukları halde, neden karanlıklardan, işgallerden, gözyaşı ve zulümlerden kurtulamıyor. % 99'u Müslüman olduğu söylenen bu ülkede, zalim darbeci ve dinsiz rektörler, Müslüman bacılarımızın başörtülerine, kirli ellerini uzatma cesaretini NEREDEN ve neden bulabiliyorlar?

Çünkü bütün sorunlarımıza şifa olacak Kur'an, okunmadan, anlaşılmadan, raflarda duruyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.  Bir ilacın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir, reçetenin okunmasıyla şifa beklenemez.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor. 'Allah şu Kur'anla amel eden toplumları yükseltir. Onun izinde gitmeyenleri de alçaltır'.(Riyazüz Salihin)  

İşte bunun için, şu soruları kendimize sormalıyız. Kendimizi ve çocuklarımızı çağdaş cahiliyyeden, ahlaki yozlaşma ve çürümeden nasıl kurtarabiliriz? Çocuklarımızı nasıl müslümanca yetiştirebiliriz?

Mekke döneminde İslam dini, Hz. Erkam'ın evinde öğreniliyordu. Bu ev aynı zamanda mescid ve mektep görevi de görüyordu. Hz. Erkam'ın evi kâfirlerin ve zalimlerin kontrolünden tümüyle uzak, özgür bir kurumdu. İnsanları sadece Allah'ın kulu yapan bir kale idi. Hz Ali (r.a.) gibi yiğitler Hz. Erkam'ın evinde yetiştiler.

Bizler ise evlerimizi ihmal etmenin cezasını çekiyoruz. İşe, namazdan ve evden başlamak gerekiyor. Evleri otel ve lokanta halinden çıkarmalıyız. Medya ve kitle iletişim silahlarıyla evler devamlı bombardımana tabi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tayin etmektedir. Müslümanların evleri mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahvehaneye benziyor.

Evlerinde islamı hâkim kılamayanların, sokaklarını, işyerlerini, toplum ve devletlerini hayra doğru değiştirebilmeleri beklenemez.

Anne ve babalar, çocuklarına Rablerini güzelce tanıtmadıkları  ve İslami terbiyelerine yeterince dikkat etmedikleri takdirde, çocuklarının işleyecekleri günahlardan sorumlu tutulacaktır. Çocukların bezlerine ayırdıkları masrafı, elbiselerine gösterdikleri özeni, dinlerine göstermediklerinden dolayı evlatla sınavı kaybedebilirler. Allah u Teala şöyle buyuruyor. 'Ey iman edenler, kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.'(Tahrim-6)

Peygamber Efendimizin şu hadisi meşhurdur. 'Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden  (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz. ( Müslim)

Peygamber efendimiz (s.a.v) yine bir başka hadislerinde şöyle buyurmaktadır. 'Hiçbir baba, çocuğuna, güzel bir terbiyeden daha güzel bir miras bağışlayamaz, bırakamaz'. Çocuklarımızı,  dünya ve cehennem ateşinden korumak,  bütün şeytani tuzaklara ve hastalıklara karşı koruyucu aşılar yapmak, onları yarınlara müslümanca hazırlamak, her anne ve babanın görev alanıdır.

Çocuklarımıza ilk öğreteceğimiz söz LA İLAHE İLLALLAH olsun. Eğer onlara tevhid öğretilmez ise medya ve çevre şartlarıyla Allah korusun, Hıristiyan, ateist, laik, ataist ve satanist olabilirler. Çocuklarımızın okudukları kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenlerini, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları kontrol etmeli, gerektiğinde ambargo koymalıyız.

Çocuklarımızın midelerini nasıl, mikropsuz zehirsiz gıdalarla doldurmak zorundaysak; beyinlerine ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek şekilde olmasını sağlamalıyız.

Cahiliyye döneminde müşrikler kızlarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı. Çağdaş anne ve baba ise, onların ahretini mahvediyorlar, onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı, şimdiki ana ve baba ise,  kız- erkek hepsini, onlar cahiliyyedeki adetlere göre çocuklarını kuma gömüyorlardı, şimdikiler ise, daha çağdaşça televizyonlara, internetlere, sokaklara, barlara kulüplere gömerek, çetelere teslim ediyorlar.

Anne ve babaların önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekir. Kendini ıslah edemeyen, başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın, gölgesi de doğru olamaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz.

Çocukla en fazla meşgul olacak anne olduğu için ilk terbiyeci ve en önemli eğitimci annedir. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz.

 

Özetle şu hususlara dikkat etmeliyiz

*Evleri okul haline getirerek, Allah, Kur'an ve Peygamber sevgisi aşılamalıyız. Aksi halde birileri zalim, ırkçı, kafir olan sahte liderlerin sevgilerini aşılarlar.

*Çocuklarımızı kötü arkadaş ve ortamlardan, iletişim araçlarının ve medyanın mikroplarından arındırmalıyız.  .

*Çocuklara özgüven ve güzel ahlak kazandırılmalıyız.

*İsrafın her çeşidine, karşı bilinç vermeliyiz.

*Kız çocuklarına, küçük yaştan itibaren tesettür ve haya bilincini vermeliyiz.

*Çocuklarımızın beyinlerine kul hakkı ve adalet bilincini yerleştirmeliyiz.

Sonuç olarak, Şehid Seyyid Kutub'un dediği gibi, ' Şimdi tam bir yol ayırımındayız. Kişi seçimini yapmak zorundadır. Seçimini yapmışsa, artık tartışmanın gereği yoktur.

YA İSLAM, YA CAHİLİYYE, YA İMAN, YA KÜFÜR, YA ALLAHIN HÜKMÜ, YA CAHİLİYYE DÜZENİ.